E.P. Thompson: İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu

E.P. Thompson: İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu

İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu

Thompson 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden bi­risidir. Kuşkusuz sadece mâdunlann, aşağıdakilerin tarihini yazdığı için değil, bu tarihi onların yanın­dan yazmak cesaretini gösterdiği için de önemlidir. Güç mü­cadelelerinin geçmişini sunarken kendisi de bu mücadelele­rin sahnesi haline gelen tarih alanında Thompson’un katkı­sı daha da büyük bir etkiye sahiptir. Thompson, İngiliz İşçi Smıfı’nın Oluşumu’nda sınıfın nasıl kendisini oluşturan bir süreç olduğunu tartışır. Sınıfın, kültürel olarak değişen çev­re, insan ilişkileri, kültürel yeniden yapılanmalar, inanç dünyası içinden zaman zaman kopan, ama yine tekrar ona dönen bir süreçte kendi kendisini “yapışı”nı anlatır. Sınıfı durgun bir kategori olarak algılayan, sadece “ajan”lann seyyaliyeti ve güç mücadelesinin güdümlü bir parçası olduğu­nu vazeden anlayışa karşı Thompson şarkılar, ilahiler, şiir­ler, yeminler, günlükler ve gazeteler vasıtasıyla tarihi can­landırır. Thompson’un yazdığı ve insan olmanın erdemleri kadar zaaflarını da sergilediği işçi sınıfının kendi kendini oluşturması tarihi, bugün tüm o canlılığıyla okunmayı hak eden uzun bir romandır aslında.


İçindekiler
Bir Toplumsal Dönüşümü Anlama Çabalarına Katkı: 
  Bugün Türkiye’de E. P. Thompson’ı Okumak (Ayşe Buğra)
Önsöz
Birinci Kısım: Özgürlük Ağacı
1.Sınırsız Üyeler
2.Hıristiyan ve Zebani
3.“İblis’in Mevzileri”
4.Özgür – Doğmuş İngiliz
5.Özgürlük Ağacının Dikilişi
İkinci Kısım: Adem’in Laneti
6.Sömürü
7.Tarım İşçileri
8.Zanaatkârlar ve Diğerleri
9.Dokumacılar
10.Standartlar ve Deneyimler
-Mallar
-Evler
-Yaşam
-Çocukluk
11.Haçın Dönüştürme Gücü
-Manevi Mekanizma
-Umutsuzluğun Bin Yıllık Egemenliği
12.Topluluk
-Boşzaman ve Kişisel İlişkiler
-Karşılıklılığın Ritüelleri
-İrlandalı
-Sonsuzluğun Sayısız Evreleri
Üçüncü Kısım: İşçi Sınıfının Varlığı
13.Radikal Westminister
14.Islahatçılar Ordusu
-Kara Lamba
-Işık Geçirmeyen Toplum
-Birleşmeye Karşı Yasalar
-Kırpıcılar ve Çorapçılar
-Sherwood Delikanlıları
-Meslek Adına
15.Demagoglar ve Şehitler
-Hoşnutsuzluk
-Önderlik Sorunları
-Hampden Kulüpleri
-Brandreth ve Oliver
-Peterloo
-Cato Sokağı Suikasti
16.Sınıf Bilinci
-Radikal Kültür
-William Cobbett
-Carlile, Wade ve Gast
-Owencilik
-“Bir Çeşit Makine”
Bibliyografyaya İlişkin Not
 
Önsöz

Bu kitabın biraz hantal ama amacına hizmet eden bir adı var. Çünkü oluşum, faile olduğu kadar koşullanmaya da çok şey borç­lu olan etkin bir sürecin incelenmesidir, işçi sınıfı belirlenen bir zamanda güneş gibi doğmadı. Kendi oluşumunda oradaydı. Kitabın incelemeyi amaçladığı konulardan birisi olduğu için sı­nıflar yerine sınıf. Kuşkusuz aralarında bir fark var. “Çalışan sınıf­lar”, tanımladıkları kadar boşlukları da olan betimsel bir terimdir. Bir yığın farklı fenomeni gevşek bir şekilde bir araya getirir. Bura­da terziler, şurada dokumacılar vardı ve bunlar bir arada çalışan sınıfları oluşturuyorlardı.
    Sınıftan, ilişkisiz ve birbirine benzemez gibi görünen bir dizi olayı, hem deneyimin hammaddesinde hem de bilinçte birleştiren tarihsel bir fenomeni anlıyorum. Bunun tarihsel bir fenomen ol­duğunun altını çiziyorum. Sınıfı bir “yapı” ve hattâ bir “kategori” olarak görmüyorum. İnsan ilişkilerinde gerçekten olan (ve oluşu­mu da gösterilebilen) bir şey olarak görüyorum.
    Bundan da öte, sınıf nosyonu, tarihsel ilişki nosyonunu gerek­tirir. Diğer herhangi bir ilişki gibi, verili bir anda onu ölü gibi durdurmaya ve otopsi yapmaya çalışırsak çözümlemeyi boşa çı­karan bir akışkanlık gösterir. En sık gözlü sosyoloji eleği sevgi ya da riayetin katıksız bir örneğini bize veremeyeceği gibi sınıfın da katıksız bir modelini veremez. İlişki her zaman gerçek insanlarda ve gerçek bağlamda somutlaştırılmalıdır. Üstelik, her biri bağım­sız olarak var olan iki birbirinden farklı sınıfa sahip olamayız ve bunları birbiri ile ilişkiye sokamayız. Âşıklar olmadan aşk olmaz; köy eşrafı ve çalışanlar olmadan da riayet olmaz. Ve ne zaman birtakım insanlar (paylaşılan ya da tevarüs edilen) ortak dene­yimlerin sonucu olarak aralarındaki çıkarların özdeşliğini, çıkar­ları kendilerininkinden başka (ve genellikle karşı) olanlara göre duyumsar ve ifade ederlerse o zaman sınıf oluşur. Sınıf deneyimi, büyük ölçüde insanların içine doğdukları ya da iradeleri dışında girdikleri üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Sınıf bilinci, gele­nekler, değer sistemleri, düşünceler ve kurumsal biçimlerde so­mutlaşan bu deneyimlerin kültürel terimlerle ele alınmasıdır. De­neyim kesin görünürse de sınıf bilinci görünmez. Benzer dene­yimleri yaşayan benzer meslek gruplarının tepkilerinde bir mantık görebiliriz ama bundan herhangi bir yasa çıkaramayız. Sınıf bilinci değişik zamanlarda ve yerlerde aynı şekilde ortaya çıkar ama hiçbir zaman tan tamına aynı şekilde değil.
    Günümüzde sınıfı bir nesne olarak kabul eden, yoldan çıkarıcı çok güçlü bir kanı mevcuttur. Bu, kendi tarihsel yazılarında Marx’ın verdiği anlam değildi; ne ki aynı yanlış çok sonraki “Marksist” yazında olumsuz etkisini sürdürmektedir. “O” yani iş­çi sınıfı, üretim araçlarına göre belirli bir ilişki içinde olan pek çok insan, neredeyse matematiksel olarak tanımlanabilen gerçek bir varlığa sahipmiş gibi ele alınmaktadır. Bir kez böyle bir kabul ya­pıldı mı, “o”nun kendi durumunun ve gerçek çıkarlarının gerek­tiği gibi farkında olması halinde sahip olması gereken (ama nadi­ren sahip olduğu) sınıf bilincini çıkarsamak mümkün olmaktadır. Bu kabulün verimsiz şekillerde içinden zuhur ettiği kültürel bir üstyapı söz konusudur. Bu kültürel “boşluk”lar ve çarpıtmalar, sı­nıf bilincini olduğu gibi değil de olması gerektiği gibi açıklayan, parti, mezhep ya da kuramcı gibi kimi ikameci kuramlara geçişi kolaylaştıran sıkıntılardır.
    Ancak, ideolojik bölünmenin öteki tarafında da, gündelik ola­rak benzer bir yanlışlık yapılmaktadır. Bir şekliyle bu tam bir olumsuzluktur. Marx’a atfedilen kaba sınıf nosyonu güçlük çekil­meden yanlışlanabildiğine göre, herhangi bir sınıf nosyonu deliller üzerine empoze edilen alçaltıcı kuramsal bir inşâ olarak kabul edilmektedir. Sınıfın varlığı tümden inkâr edilmektedir. Bir baş­ka biçimde ve garip bir tersine çevirmeyle dinamik bir sınıf gö­rünümünden statik bir sınıf görünümüne geçiş mümkün olmak­tadır. “O”, işçi sınıfı, vardır ve toplumsal yapının bir unsuru ola­rak belirli bir doğrulukla tanımlanabilir. Bununla birlikte, yerini bulamamış entellektüellerin icat ettiği sınıf bilinci kötü bir şey­dir çünkü değişik “toplumsal roller” oynayan (ve böylelikle eko­nomik gelişmeyi geciktiren) grupların uyum içinde birlikte yaşa­malarını bozan her şey, “haklı görülemeyecek karışıklık-belirtisi” olarak esefle karşılanmalıdır. Sorun, “o”nun toplumsal rolü­nü en iyi şekilde kabul etmesi için nasıl koşullandırılacağı ve dertlerinin en iyi şekilde nasıl “ele alınıp yönlendirileceğini” belirlemektir.
    Sınıfın bir nesne değil de bir ilişki olduğunu hatırlarsak, bu şe­kilde düşünemeyiz. “O”nun varoluşu ne ideal bir çıkar ya da bi­lince sahip olmak ne de Ayarcı’nın masasında yatan bir hasta şek­lindedir. Ne de bir otoritenin (gerçek tarihsel bağlam içinde bir tek sınıfın gerçek sınıf durumunu ele almaksızın metodolojiye ka­fayı takmış olarak) bize anlattığı gibi, meseleyi baş aşağı edemeyiz:
Sınıflar, kimi konumlarla ilgili meşrû iktidar farklılıkları, yani otorite beklentilerine göre, toplumsal rollerin yapısındaki farklılıklar üzerine bina edilir… Bir birey, otorite açısından uy­gun rolü oynadığında bir sınıfın mensubu olur… Toplumsal örgütlenmede, bir konuma sahip olduğu için bir sınıfa men­sup olur; yani sınıf mensubiyeti toplumsal bir rolün yükümlülüklerinden edinilir.
Kuşkusuz sorun, bireyin o “toplumsal rolü” nasıl edindiği ve belirli bir toplumsal örgütlenmenin (mülkiyet hakları ve otorite yapısıyla) nasıl oluştuğudur. Ve bunlar tarihsel sorunlardır. Ve biz tarihi belirli bir anda durdurursak, ortada sınıflar kalmaz; yalnız­ca çok değişik deneyimleriyle çok sayıda insan kalır. Ama biz bu insanları toplumsal değişim içinde yeterince izlersek, ilişkilerin­de, düşüncelerinde ve kuramlarında düzenlilik görürüz. Sınıf, in­sanların kendi tarihlerini yaşarken kendilerinin tanımladığı bir şeydir ve sonuçta sınıfın nihai tanımlaması da budur.
    Kimi sosyologların metodolojik zihinsel uğraşlarına yeterince an­layışlı davranamamış olsam bile, yine de bu kitabın, sınıfın anlaşıl­masına bir katkı olarak görüleceğini umuyorum. Zira, içinde oluş­tukları süreçlerin uzunca bir tarihsel dönemde yarattığı bir top­lumsal ve kültürel formasyon olarak görmediğimiz sürece sınıfın anlaşılmayacağına ikna olmuş bulunuyorum. Bu kitap, İngiliz iş­çi sınıfının gençlik yıllarından erken erginliğe geçişinin biyografisi olarak görülebilir. 1780 ile 1832 yılları arasında İngiliz emekçile­rin çoğu kendi aralarında ve yöneticileriyle işverenlerine karşı bir çıkar özdeşliği hissetmeye başlamışlardır. Bu hâkim sınıfın kendisi de çok bölünmüştü ve aslında başkaldıran işçi sınıfı karşısında birtakım çelişkilerin çözüldüğü (ya da görece önemsizleştiği) aynı yıllarda birliğini sağlamıştı. Böylelikle 1832 yılında, Britanya siya­sal hayatında en önemli etken işçi sınıfının varlığı idi.
    Kitap şöyle yazıldı. Birinci Kısım’da, 1790’lardaki can alıcı Ja­koben ajitasyonu etkileyen 18. yüzyılın süregelen popüler gelene­ğini ele alıyorum. İkinci Kısım’da öznel etkilerden nesnel etkilere – Sanayi Devrimi sırasında işçi gruplarının bana özellikle önemli görünen deneyimlerine geçiyorum. Ayrıca, yeni sanayiyel çalışma disiplininin niteliğini ve bunun üzerindeki Methodist Kilisesi’nin etkisini kestirmeye çalışıyorum. Üçüncü Kısım’da Halk Radika­lizminin öyküsünü ele alıyorum ve bunu Luddculuktan Napolé­on Savaşları’nın bitimindeki kahramanlık çağına taşıyorum. Son olarak, siyasal kuramı ve 1820 ile 1830’larda sınıf bilincinin kimi veçhelerini tartışıyorum.
    Bu [çalışma] ardışık bir anlatı olmaktan ziyade ilgili temalar et­rafında bir grup incelemeden oluşmaktadır. Bu temaların seçiminde ve zaman zaman mevcut Ortodokslukların ağırlığı karşı­sında bilinçli davrandım. Çalışan insanların çoğunluğunu, az sa­yıda uzak görüşlü örgütçünün (özellikle Francis Pale’in) dışında, laissez faire’in edilgen mağdurları sayan Fabian Ortodoksluğu var. Çalışan insanları işgücü, göçmen ya da istatistik serileri için veri olarak gören ampirik iktisat tarihçilerinin Ortodoksluğu var. Ha­berciler – Refah Devleti’nin öncüleri, Sosyalist Commonwealth’in ataları ya da (daha sonra görüldüğü gibi) rasyonel endüstriyel ilişkilerin ilk örneklerini aramak için dönemi yağmalayan “Pilgrim’s Progress” Ortodoksluğu var. Bu Ortodokslukların her birinin belirli bir geçerliği de vardır. Hepsi bilgimize katkıda bulunmuş­tur. Benim birinci ve ikinci ile kavgam, bilinçli çabalarıyla tarihin yapılmasına katkıda bulunmuş çalışan insanların rolünü gözden saklamak eğilimleri nedeniyledir. Üçüncüsü ile olan kavgam ise, tarihi gerçekte olduğu gibi değil, daha sonraki zihinsel meşguliyetlerin ışığında okumalarındandır. Yalnızca (yüce gayeleri sonra­ki evrimi sezinleyebilenler anlamında) başarılı olanlar hatırlanır. Çıkmaz sokaklar, yitirilmiş davalar ve de kaybedenlerin kendileri hatırlanmaz.
    Zavallı çorapçıyı, Luddcu kumaşçıyı, “modası geçmiş” el-tezgâhı dokumacısını, “ütopyacı” zanaatkârı ve hatta Joanna Southcott’un aldatılmış müridini gelecek nesillerin muazzam lütfuna eriştirmeye çabalıyorum. Onların zanaatları ve gelenekleri ölüyor olabilir. Yeni sanayiciliğe olan düşmanlıkları geri bir şey gibi gö­rünebilir. Toplumcu idealleri fantazya sayılabilir. Kıyıcı kalkışma­larına çılgınlık denebilir. Ancak onlar, o zamanların keskin top­lumsal sıkıntılarını yaşadılar ve biz yaşamadık. Onların idealleri kendi deneyimleri çerçevesinde geçerliydi ve eğer tarihin kaybe­denleri oldularsa, kendi yaşamları çerçevesinde kaybedenler ola­rak suçlanabilirler.
   Hüküm verirken tek ölçütümüz, insanın eylemlerinin, daha sonraki gelişmelerin ışığında haklı çıkıp çıkmadığı olmamalıdır. Ne de olsa bizler de toplumsal evrimin sonuna ulaşmış değiliz. Sanayi Devrimi insanlarının yitirilmiş davalarının kimisinde, he­nüz çare bulamadığımız toplumsal kötülüklerin ipuçlarını yaka­layabiliriz. Üstelik, bu dönem şimdi özellikle iki açıdan ilgiyi zo­runlu kılmaktadır. Birincisi, o zamanki halk hareketi eşitlikçi ve demokratik değerlere olağanüstü yüksek bir önem veriyordu. Her ne kadar biz kendi demokratik yaşam biçimimizle çoğu kez övü­nüyor olsak da, o kritik yılların olayları çoğu kez unutulmakta ya da önemsenmemektedir. İkincisi, günümüzde dünyanın büyükçe bir kısmı hâlâ endüstrileşmenin ve pek çok açılardan Sanayi Devrimi sırasında bizim deneyimimize benzeyen demokratik kurumların oluşumunun sorunlarını yaşamaktadır. İngiltere’de yiti­rilen davalar, Asya ya da Afrika’da hâlâ kazanılabilir.
    Son olarak, İskoç ve Galli okuyucular için bir özür notu. Onla­rın tarihlerini, şovenlikten değil, saygımdan ihmal etmiş bulunu­yorum. Sınıf, ekonomik olduğu kadar kültürel bir formasyon ol­duğu için, İngiliz deneyiminin ötesine geçerek genellemeler yap­ma konusunda ihtiyatlı davrandım. (İrlandalıları, İrlanda’da de­ğil, İngiltere’ye göç ettikleri ölçüde ele aldım.) Özellikle İskoçların sicili hemen hemen bizimki kadar dramatik ve sancılıdır. İskoç Jakoben ajitasyonu daha yoğun ve daha kahramancadır. Ancak İskoçya’nın öyküsü önemli ölçüde farklıdır. Her ne kadar 19. yüzyılın başlarında hangisinin daha beter olduğunu söylemek güçse de, Kalvinizm Methodizmle aynı şey değildir. İngiltere’de Kuzey İskoçyalı göçmenlerle kıyaslanabilecek kadar köylülük yoktu. Ve halkın kültürü çok farklıydı. Sendikal ve siyasal bağ­lantılar gelişmemiş ve süreklilik kazanmamış olduğu için, en azından 1820’lere kadar, İngiliz ve İskoç deneylerini farklı say­mak mümkündür.
    Bu kitap Yorkshire’de yazıldı ve zaman zaman West Riding kay­naklarıyla renklendi. Yıllar önce, bu kitaba dönüşen araştırmayı başlatmama olanak sağlayan Leeds Üniversitesi ve Profesör S.G. Raybould’a; çalışmayı tamamlamamı olanaklı kılan Kıdemli Araş­tırmacı Bursu ödülü için Leverhulme Mütevellileri’ne minnet do­lu teşekkürlerimi sunarım. Burada ele alınan temaların pek çoğunu tartışmış olduğum özel öğrencilerimden de çok şey öğrendim. Elyazmalarından ve telif hakkı olan kaynaklardan yararlanmamı sağlayan yetkililere de teşekkür ederim: özel teşekkürler cildin sonunda yer alacaktır.
    Başka pek çok kişiye daha teşekkür borçluyum. Bay Christop­her Hill, Profesör Asa Briggs ve Bay John Saville, kitabın çeşitli kısımlarını müsvedde halindeyken eleştirdiler; bununla birlikte benim kararlarımdan hiçbir şekilde sorumlu tutulamazlar. Bay R.J. Harris, başlangıçta çalışma sipariş edildiği zaman, içinde yer alacağı serinin kitap boyutlarını aşınca müthiş bir editörlük sabrı gösterdi. Bay Perry Anderson, Bay Denis Butt, Bay Richard Cobb,Bay Henry Collins, Bay Derrick Crossley, Bay Tim Enright, Dr. E.P. Hennock, Bay Rex Russell, Dr. John Rex, Dr. E. Sigsworth ve Bay H.O.E. Swift farklı noktalarda yardım ettiler. Evlilik münase­betiyle tanışmış olduğum bir tarihçiye, Bayan Dorothy Thompson’a da teşekkür etmeliyim. Bütün bölümler onunla tartışıldı ve yalnızca fikirlerinden değil defterlerindeki malzemeden yararlan­ma olanağına sahip oldum. Onun işbirliği şu ya da bu özel bir şeyde değil, tüm problemin nasıl algılandığında kendini gösterir.
Halifax, Ağustos 1963