Demokrasi ve Kapitalizm Samuel Bowles & Herbert Gintis

Samuel Bowles & Herbert Gintis: Demokrasi ve Kapitalizm (Mülkiyet, Cemaat ve Modern Toplumsal Düşüncenin Çelişkileri

Mülkiyet, Cemaat ve Modern Toplumsal Düşüncenin Çelişkileri

Demokrasi ve Kapitalizm

Fransızcadan Çinceye kadar birçok dile çevrilen Demokrasi ve Kapitalizm‘in, gördüğü ilgiyi haklı çıkaran çok iddialı bir projesi var: Batı’nın iki temel toplumsal düşünce ve si­yaset geleneği olan Liberalizmi ve Marksizmi kıyasıya eleştirerek, bu geleneklerin kazanımlarını da özümleyen alternatif bir radikal demokrasi teorisi inşa etmek. Bu teoriyi, yazarlar “postliberal”, kimi eleştirmenlerse “postmarksist” diye adlandırıyorlar. Bowles ve Gintis, son dönemlerde öne çıkan, “iktisat ideolojisi” ya da “iktisadi akıl” karşıtı teorilere çok önemli katkılarda bulunuyorlar. Temel politik projelerinin insanların kendi bireysel ve kolektif tarihlerini kendilerinin yazabilmeleri olduğunu belirtip liberalizmin iki temel ilkesine/normuna bu doğrultuda sahip çıkıyorlar: Bireylerin adil bir toplumda çiğnenemeyecek hakları olması gerektiği anlamında Özgürlük; ve halkın kendi yaşamını etkileyen kararlarda söz sahibi olması gerektiği anlamında Demokra­si. Ama liberalizmin, bu ilkelerin toplumun hangi alanlarına uygulanması gerektiği ko­nusunda getirdiği keyfi sınırlara da karşı çıkıyorlar. Bowles-Gintis “özel” alanın sade­ce özgürlük normuyla değerlendirilmesi uygun olan alan olduğu önermesine katılırlar. Ama Özgürlük ve Demokrasinin uygulanmasını gerektiren, iktidarın toplumsal sonuç­lar doğuracak şekilde kullanıldığı her alan “kamusal”dır onlara göre. Liberalizmin temel saptırması, aile ve ekonomi gibi toplumsal alanları, özel alanlar diye göstererek, demokrasi adına yapılacak her türlü eleştiriden muaf tutmaya çalışmasıdır. Oysa kapitalist ekonomi, tam da sermayeye üretim ve yatırımları denetleyip yönlendirme ve devletin ekonomik politikasını etkileme güçlerini verdiği için, “kamusal” bir alandır. Demokratik hesap verme mekanizmalarına hiçbir biçimde tabi tutulmayan bir iktidarın bir avuç sermaye sahibi ve şirketin elinde yoğunlaşmasına yol açan kapita­lizm, demokrasinin önündeki en büyük tehdittir. Kapitalizm için de­mokrasi bir süstür: Ailede, okulda, işyerinde demokratik olan hiçbir şey yoktur.

Kapitalist toplumların tarihi, yurttaş haklarıyla mülkiyet hakları arasın­daki çatışmanın tarihi olmuştur. Kapitalizme karşı girişilen bütün mu­halefet hareketleri Marksizm’in sınıf söylemini değil, “haklar söyle­meni benimsediklerinde etkili olabilmişlerdir. Sözlüğünde seçme, bireysel özgürlük, kişi hakları, despotizm, hatta demokrasi gibi kav­ramlara hiçbir zaman temel anlamlar yüklememiş ve ekonomik olma­yan tahakküm biçimlerini ikincilleştirmiş olan Marksizm, bu anlamda mutlaka aşılmalıdır. Kapitalizme karşı Sol’un görevi, üretim ve yatı­rımların sermaye tarafından değil toplum tarafından demokratik yol­larla denetlenmesini sağlayacak biçimde yurttaş haklarının kapsamı­nı genişletmek, herkesin kabul edilebilir bir geçim standardına sahip olma hakkı olduğunu kabul ettirmek ve esas olarak ekonomik faaliyetlerin birer amaç değil, in­sani gelişmenin araçları olduğunu göstermektir. İnsani faaliyetin arketipi, liberallere göre seçim, Marksistlere göre emekse, Sol’a göre “öğrenme” olmalıdır: Kişinin, her türlü tahakküm ilişkisinden uzakta, yeteneklerini ve kavrayışını sürekli geliştirdiği, kendini ve hayatı yaratmanın hazzını yaşadığı bir öğrenme süreci…

İçindekiler
Türkçe Basıma Önsöz: Demokratik Talepler ve Radikal Haklar
Sunuş: Kapitalizmin Politikası, Demokrasinin Ekonomisi
Önsöz
1.ŞİMDİ: POLİTİKA, EKONOMİ VE DEMOKRASİ
A.Bütünlükten Yoksun Olan Demokratik Kuram
B.Geleneksel Politik Doktrinlerin Bel Bağladıkları İlkeler
C.Bir Demokratik Kuramın Yeniden Oluşturulmasına Doğru
D.Sonuç: Tarih Yapmayı Anlamak
2.GEÇMİŞ: YURTTAŞLAR, MÜLKİYET VE 
   HAKLARIN ÇATIŞMASI
A.Hakların Çatışması
B.Yurttaşlık Talepleri ve Lockecu Düzenlemenin Çöküşü
C.Amerikan Usulü İstisnacılık ve Jeffersoncı Düzenleme
D.Madisoncı Düzenlemenin Zayıflaması
E.Olumsal Uyumlar: Tarih Olarak Keynesçi Düzenleme
F.Sonuç: Liberalizm, Sosyalizm ve Demokrasi
3.EKONOMİ: ÜRETİM VE MÜBADELENİN 
   POLİTİK TEMELLERİ
A.Çözülmemiş Politik Sorunların Ekonomisi
B.Emeğin Özgüllüğü
C.İktidar, Üretim ve Rekabet
D.Kesenin Gücü
E.Hareket Özgürlüğü
F.Sonuç: İktidar ve Fail Olma
4.YAPI: TAHAKKÜMÜN MOZAYİĞİ
A.Politik Bir Aile, Devlet ve Ekonomi Anlayışı
B.Yeniden Üretim, Çelişki ve Değişim
C.Cinsiyet Sistemi ve Tahakkümün Yeniden Üretilmesi
D.Sonuç: Piyasalar, Dramalar ve Çekişmeler
5.EYLEM: ÖĞRENME VE SEÇME
A.Çıkış, Ses ve Piyasalar
B.Ekonomi İnsanları Üretir
C.Temsilî Yönetim ve Çıkarların Kuruluşu
D.Öğrenme, Sadakat ve Politik Cemaat
E.Doğrudan Demokrasi ve İfade Edici Eylem Kuramı
F.Sonuç: Kolektif Eylem, Özel Alan ve Özgürlük
6.CEMAAT: DİL, DAYANIŞMA VE İKTİDAR
A.Dil ve Toplumsal Gerçeklik
B.Bilinç, Söylem ve Toplumsal Bağ
C.Hakların Yapısındaki Uyum ve Çelişki
D.Toplumsal Mücadele ve Haklar Söylemi
E.Kapitalist Mülkiyet ve Haklar Kavramı
F.Sonuç
7.GELECEK: POST-LİBERAL DEMOKRASİ
A.Despotizm, Kıtlık ve Özgürlük
B.Demokratik Bir Dinamik
C.Küresel Liberalizm
D.Neo-Hobbescu Liberalizm
E.Mübadele, Bürokrasi ve Post-Liberal Demokrasi
F.Post-Liberal Bir Demokrasinin Ekonomi Politiğine Önsöz
G.Demokrasi, fail Olma ve Tarih

Türkçe Basıma Önsöz: 
Demokratik Talepler ve Radikal Haklar

Kitabımızın Türk okuruna sunulması bizim için büyük bir zevk. Bu kitabın ilk İngilizce basımı üzerinden çok geçmeden hem kapi­talizm hem de demokrasi dünyanın değişik bölgelerinde gelişmeler kaydetti. Güney Afrika’da apartheid çöktü ve ırkçı olmayan, demokratik bir anayasa yürürlüğe girdi. Şili, Filipinler, Paraguay ve El Salvador’da askerî güce dayanan otoriter yönetimler yerlerini temsilî demokrasi biçimlerine bıraktılar. Bir zamanlar komünist olan Doğu Avrupa ulusları ve eski Sovyetler Birliği’nde son dere­ce farklı programları savunan partiler arasında rekabete dayalı se­çimler yapıldı. Ve yine bu ülkeler bir tür kapitalizmi uygulama amacıyla piyasa reformlarını benimsedi. Bu süre zarfında yerküre­nin birçok bölgesinde uluslararası ticaretin liberalizasyonu ve ülke içi ekonomilerin düzenleme dışına çıkarılmaları [deregulation] gündeme geldi.

Hem liberal demokrasi hem de kapitalizmin çok sayıdaki çeşitlemelerinin genişleyen alanı bizim yurttaş haklarının ve kapitalist üretimin genişlemeci mantıkları adını verdiğimiz şeydeki en son gelişmelerden öte bir şey değildir. Bu iki ekonomik ve politik yö­netim sisteminin giderek daha fazla onay görmesi yandaşlarınca sevinçle karşılanırken, bu sistemlerin eksikliklerini giderme ve aralarındaki çelişkileri azaltma konusunda hiçbir şey yapılmamıştır.

Marksçı kapitalizm ve demokrasi teorileri gibi liberal teoriler de bu iki sistemin dinamik etkileşimini yeteri kadar hesaba katmamaktadır. Marksçı beklentilerin aksine, politikanın dili neredeyse tüm dünyada her zamankinden daha fazla liberal vurgu taşıyor. Ve ulusal ekonominin tamamının ekonomik merkezî planlaması -bazılarınca uzun süre sosyalist bir toplumun ekonomik temeli ola­rak düşünülmüştü- artık genelde reddediliyor.

Liberalizm, politik bakımdan zafer kazanmış olsa bile, Marksizm’den hiç de daha iyi sonuçlar üretememiştir. Çoğu liberal anla­tımın aksine, politikanın (dili değilse bile) özü indirgenemez bir sınıf antagonizması unsuru taşımaktadır. Reagan ve Thatcher hükümetlerinin uygulamaya koyduğu ve ABD tarafından bütün dün­yada propagandası yapılan ekonomik liberalleşme dalgası eşitsiz­lik, finansal istikrarsızlık ve çevresel felâket yönündeki küresel eğilimlere hız kazandırmıştır.

Sonuçta, hem kapitalizmin hem de demokrasinin başarısı Libe­ral ve Marksist politik ve ekonomik teoriler karşısındaki itirazları azaltmamıştır. Bu kitapta, Politics and Society dergisinin düzenlediği bir sempozyumda ve öteki son dönem çalışmalarda, biz hem Marksizm’in ve liberalizmin bir eleştirisini yapmakta hem de dünya çapında politikaya hâlâ güç veren demokratik özlemlere yaraşır bir toplumbilim ve politik felsefe geliştirip savunmaktayız. Düşüncelerimiz aşağıdaki önermeler çerçevesinde özetlenebilir.

Öncelikle, kapitalist toplumu karakterize eden tahakküm ilişki­leri içinde, -örneğin, kadınlar üzerinde erkeklerin, renkli ırklar üze­rinde beyazların, işçiler üzerinde patronların, yurttaşlar üzerinde devlet seçkinlerinin, tâbi uluslar üzerinde egemen ulusların- sınıf tahakkümünü ve sömürüyü ilke olarak diğerlerinden daha önemli görmek için hiçbir neden yoktur; bir yerde sınıf daha önemli olurken, başka yerde cinsiyet, ırk ya da devlet baskısı daha önemli olabilir -sınıf önemsizdir demek değildir bu, sınıfın her şeyden önce gelmesine teorik bir emir gözüyle bakılamayacağı demektir. Daha­sı, sınıfsal olmayan tahakküm biçimleri -örneğin, ırkçılık ve cinsiyetçilik- sadece pastanın üretim araçlarının farklı biçimlerde sahip­liğine dayalı âdil olmayan bir biçimde bölüşümü olarak anlaşılamaz: Gücün kullanımı da işin içine en az mülkiyetin öncelikleri kadar girmektedir.

İkincisi, ekonomide gücün kullanımı -örneğin, bankerler ve patronlar tarafından borç alanlar ve işçilere karşı- kapitalizmin işlemesi açısından temeldir; bir sonuç olarak servete sahip olmak güce sahip olmak anlamına gelir ve çalışma zorunluluğu tâbiyeti getirir. Emekle sermaye arasındaki sınıf ilişkisi (başka şeyler yanında) po­litiktir; bu sınıf ilişkisine dayanan bir ekonomi ne âdildir ne de ser­best.

Üçüncüsü, emeğin yoğunluğu ve çalışma koşullarıyla ilgili ola­rak sermaye ile emek arasındaki çatışmalar -kısacası, emek gücün­den emeğin çıkarılması-, eğitimin yapısı, ideoloji, çalışma yasaları ve gelir düzeyinin korunması hakkındaki mücadeleler içinde farklı biçimler alır; ancak bu mücadeleler bizzat üretim sürecinde günübirlik verilir. işyerindeki sınıf çatışmalarını göz ardı etmek kapitalizmin nasıl çalıştığını, nasıl evrildiğini ve nasıl yerinden edilebileceğini anlamamak demektir.

Dördüncüsü, liberal demokratik kapitalizm, sivil özgürlüklerin genişlemesi, örgütlenme hakkı ve seçme hakkı yoluyla çoğunluğu yetkilendiren, -biz buna yurttaş haklarının genişlemesi ve mülkiyet haklarının kullanımının kapsamlı sonuçlan ve doğrudan etkisi yoluyla azınlığın yetkilendirilmesi diyoruz- çelişkili bir kurallar sistemidir.

Beşincisi, ileri kapitalist toplumların modem tarihleri, mülkiyet haklarının kapsamını genişletmek için sermayenin harcadığı çaba­lar, (örneğin, yatırımın küresel hareket yeteneğini güçlendirerek ve böylelikle liberal demokratik devletin sermayeye bağımlılığını artırarak) karşısında ezilenlerin yurttaş haklarının etkisini ve kapsamını genişletme (oy hakkını, örgütlenme hakkını, kadınlar için eşit hakları ve asgari yaşam standardı hakkını yerleştirmek için kullanma) çabalarını kışkırtan bir çatışma, yani yurttaş haklarıyla mülki­yet hakları arasındaki çatışma tarafından yazılmıştır.

Altıncısı, hakların çatışmasıyla bağlantılı olan birçok popüler mücadele sınıf sorunları etrafında ortaya çıkmaktadır, ama sınıfsal olmayanlar gibi sınıfsal talepler de Marksçı terimlerle değil – örneğin, sömürünün ortadan kaldırılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulması- daha çok haklar açısından kavranmaktadır; Marksizm’in bu politikaların sınıfsal içeriğini doğru anladığı ileri kapitalist ülkelerde bile, ilerici politikanın dili Marksizm tarafın­dan değil, liberalizm tarafından sağlanmaktadır.

Yedincisi yurttaş haklarının, üretimin ve yatırımın demokratik düzenlenmesini sağlayacak bir biçimde genişletilmesi sol açısın­dan ekonomik bakımdan uygulanabilir ve politik bakımdan sürdürülebilir her tür programın temel bir parçasını oluşturur. Yani, ekonomik demokrasi sol açısından zorunlu (ama belli ki yeterli olmayan) bir hedeftir.

Sekizincisi, devrim abartılmıştır. Geriye baktığımızda devrimci olarak adlandırdığımız türden köklü yapısal dönüşümler esasen küçük değişimlerin birikimiyle ortaya çıkar. Hâlihazırda, yurttaş haklarının genişletilmesi yoluyla kazanılmış olan demokratik ve eşitlikçi reformlar -solcular tarafından sıklıkla burjuva olarak görmezden gelinmiştir-, ne iyi bir topluma giden yolu tıkayan bir engeldir ne de dolambaçlı bir yoldur. Bunlar sadece oraya ulaşmanın yoludur; ancak o bilinen amaç için var olan birer araçtan öte şeylerdir: İyi bir toplumda olmasını istediklerimizin çoğu liberal demokratik kapitalist toplumlarda, özellikle güçlü sosyal demokrat hareketlerin olduğu toplumlarda, daha şimdiden elde edilmiştir. Bu belki bize liberal demokratik kapitalist toplumlardaki çoğu solcu eleştirmenin neden başka yerlerde yaşamayı düşünmediklerini de açıklar. Sivil özgürlüklerin, genel oyun, örgütlenme hakkının, parasız kamusal eğitimin ve genel sağlık sigortasının olmadığı bir sosyalizmi kim ister?

  1. DEMOKRATİK HAKLAR RADİKAL OLABİLİR Mİ?

Demokratik ve eşitlikçi bir toplumun, yurttaş haklarının toplu­mun yeni alanlarına, öncelikle ekonomi, yeni kolektif hak biçimle­rinin yaratılması ve mülkiyet haklarının yeniden bölüşümü ve sınırlanması alanlarına durmaksızın yayılması yoluyla gerçekleştirilebileceğini savunmaktayız.

Yurttaş haklarının genişletilmesi stratejisinin zorunluluğu ileri kapitalist ülkelerde politik geçer akçe olarak liberal söylemin hâkimiyetinden gelmektedir. Bu etkili liberal hegemonyadan yakınabilirsiniz ya da onu bağrınıza basabilirsiniz. Ama bu konu üze­rinde durmaya gerek yok. Bu yalnızca politik faillerin ikamet ettiği söylemsel manzaranın bir parçasıdır. Ondan istediğimiz gibi yararlanırız ve eğer başarabilirsek onu kendi amaçlarımıza göre şekillendiririz, ama politik tutarsızlık riskine girmeden ondan kaçamayız. “Proletarya diktatörlüğü” ve hatta “sömürünün kaldırılması”nı savunmak Boston’da bira almak için rupiyle ödeme yapmaya çalış­mak gibidir; işe yaramaz çünkü geçer akçe değildir.

Öz olarak yeni talepler genellikle daha eski bir deyişle ifade edilirler. Marx bunu Onsekiz Brumaire‘in ilk sayfalarında tespit et mişti:

…insanlar o zamana kadar var olmayan bir şey yaratarak şeyleri ve kendilerini devrimci bir hale getirmekle meşgul göründükleri zaman­larda, tam da böylesi devrimci bunalım dönemlerinde, büyük bir istek­le geçmişin ruhlarını yardıma çağırırlar ve dünya tarihinin yeni sah­nesini bu muhterem kıyafet ve ödünç alınmış dille sunmak için onlardan isimlerini, savaş naralarını ve törelerini ödünç alırlar.

Ama haklar öz olarak bireyci ve dolayısıyla kapitalizm-sonrası bir topluma geçişin kılavuzluğunu yapmaktan aciz değil midir? Biz böyle düşünmüyoruz. Yurttaş hakları ırksal, etnik ve dinsel azınlıkların, mülksüzlerin, işçilerin, kadınların ve diğerlerinin kolektif mücadeleleriyle kazanılmıştır. Ve yurttaş haklarının öne çıkarılma­sı, örneğin, renkli ırktan insanların saygı görme hakkı, işçilerin seçme ve sendika örgütleme hakkı ya da homoseksüellerin kendi cinsellik biçimlerini seçme hakları radikal demokratik eylemi etkin kılan dayanışmayı ifade etmenin ve kurmanın başlıca yollarından birini temsil etmektedir.

Bu stratejinin radikal potansiyeli hem haklar sözlüğünün kolek­tif eylemin bağlı olduğu umutlar, taahhütler, dayanışma ve öfke uyandırma konusunda içerdiği güçlü kapasiteden hem de haklar dilinin esas itibariyle açık-uçlu oluşundan gelir. Bir zamanlar insanlarda bir şeyler uyandıran İnsan Hakları’nın şimdilerde anakronistik bir tını yaratmasının akla getirdiği gibi, yeni haklar onlar için verilen kavga içinde kazanılır.

Demokratik bir ekonomi mücadelesinde ne türden haklar kazanılabilir? Demokratik bir ekonomide pozitif özgürlüğe (bir şey yapma özgürlüğü) denk düşen iki dayanak vardır: Toplumun kaynaklarını kullanmayla ilgili olarak eşitler arasında ortak müzakere hakkı ve ekonomik bağımlılığa (kadınların erkeğe, çalışanların işverene vb.) bir son verilmesini gerektiren kişisel ekonomik özerk­lik hakkı. Negatif özgürlüklere (bir şey yapmama adına özgür olmak) denk düşen iki ilke vardır. Birincisi, servet sahibi olma kimseye satın alma gücü dışında başkalarının üzerinde bir güç verme anlamına gelmemelidir; böylelikle demokratik bir ekonomi­de servet farklılıkları farklı yaşam standartları sonucunu doğurabi­lir, ama zenginlere, yoksullara patronluk taslama yetisi kazandır­maz. İkincisi, çalışma edimi sorumlu bir otoriteye boyun eğmeyi zorunlu kılmamalıdır.

Demokratik bir ekonominin vazgeçilmez kurumsal hedefleri bu durumda, demokratik ekonomik plânlamanın, herhangi bir bağımlılık ilişkisinden bağımsız olarak yeterli bir yaşam standardının temininin, sermayenin bölüşüm sürecinde servetle gücü ayırmanın ve demokratik firmalar yaratmanın etkili bir sistemini yerleştirmek olacaktır.

Kamusal mülkiyetin ve servetin yeniden bölüşümünün bazı biçimleri özetlenen hedeflere ulaşmada etkili araçlar olabilseler de bu hedefler mülk sahipliğinin toplumsallaştırılmasını getirmez. Örneğin, üretken servetin yeniden bölüştürülmesi, işçilerin sahip olduğu firmaların belgelerle kanıtlanmış üretkenlik avantajlarının emek gücünün önemli bir bölümü tarafından hayata geçirilmesine izin verecektir. Konut ve tarım alanları sahipliğinin yeniden bölüştürülmesi ekonomik israfı ve kira ilişkilerinden gelen kişisel bağımlılığı ortadan kaldırarak bireysel konut edinmeyi ve bağımsız çiftçiliği yaygınlaştıracaktır. Servetin eşitlikçi bir biçimde bölüştürülmesine dayanan demokratik bir toplum, piyasaları, kapitalist toplumlardaki piyasa işleyişinin ürettiği sert eşitsizliklerle karşılaşmaksızın gelir dağılımını sağlamanın temel aracı yapabilir. Aslın­da, bizim karşı çıktığımız piyasa değil, servetin aşırı yoğunlaşma­sıyla piyasaların dayattığı eşitsizliklerdir.

Demokratik ekonomiyi böyle tanımlamakla, terime iyi toplu­mun diğer özsel karakteristiklerini yüklemekten bilerek sakınıyo­ruz. Örneğin, “demokratik” sıfatı vereceğimiz bir ekonomi kabul edilemez bir biçimde eşitsiz olabilir ya da ideal olmaktan uzak bir devlet yapısı ile yan yana var olabilir.

Yirminci yüzyıl sona ererken, demokratlar, iktidarı daha denet­lenir ve bireyleri daha özgür kılma arayışlarında belli başlı üç mey­dan okumayla karşı karşıyadır.

Birincisi küreseldir: Uluslararası liberalleşme süreci ve genişle­yen ekonomik entegrasyon sermayeye düşük maliyetle coğrafi hareketlilik ve dolayısıyla güçlü ekonomik faillere -özellikle bankalar ve belli başlı korporasyonlara- artan bir pazarlık etme gücü sağlarken, demokratik ulus-devlet özerkliğini ve etkililiğini nasıl koruyabilir?

İkinci meydan okuma içerden gelir: Demokratik hakların ve yönetimin yeni biçimleri her toplumu oluşturan mikro-ekonomik kuramların -ister aile, ister yöre isterse işyeri olsun- çoğunun karakteristiği olan yabancılaşmaya ve gücün kötüye kullanımına seslenebilir mi?

Üçüncü meydan okuma doğal çevremizle ve gelecek kuşaklarla ilgilidir: Ulus-devlet düzeyinde ve uygulanabilir uluslararası kuramlarda iş gören demokratik süreçler çevresel yıkım sürecini tersine çevirmeye ve kabul edilebilir bir ekolojik denge yaratmaya yeterli politikaları hayata geçirebilir mi?

Bu meydan okumalara yeterli karşılıkların bulunup bulunamayacağını bilmiyoruz. Ancak inancımız odur ki, bulunacak olan çö­zümler, hem özel hem de hükümetlerin elindeki güçlerin demokra­tik sorumluluğunu artırma, piyasalarla diğer rekabete dayalı güçlerin hükümetler ve ekonomik faillere disiplin getirmek için daha çok kullanılmasına izin verme ve yaşamın nimetlerini ve yük­lerini daha eşit bir biçimde bölüştürme amacıyla mülkiyet hakları­nın kapsamlı bir biçimde yeniden bölüştürülmesiyle ilgili olacaktır. Demokrasi ve Kapitalizm’in ilk baskısının yayımlanmasını izleyen çalışmamız bu inancı yalınlaştırdı, ama temelde değiştirmedi.

Samuel Bowles
Herbert Gintis
1994

Sunuş: Kapitalizmin Politikası 
Demokrasinin Ekonomisi

Tekvin’in 11. bâbına göre, bir zamanlar “yeryüzündeki bütün insanlar tek bir dil konuşurlarmış” ve Cennet’in kapısının yanı başına bir şehir, bir de kule inşa etmeye başlamışlar. Ne var ki, insanların kibirlerini dizginlemek amacıyla yeryüzüne inen Tanrı, “birbirlerinin konuşmalarını anlayamasınlar diye onların dillerini karıştırmış”. Yeryüzünün dört bir yanına savrulan insanlar böylelikle kule yapmaktan vazgeçmişler.

Tevrat’tâki bu öykü yirminci yüzyılın sonlarında tuhaf biçimde tersine dönmüş görünmektedir: Dünyadaki güçlülerin sesleri, bir yerde özel mülkiyete ya da bilimsel hakikate, başka bir yerde din­sel anlığa, ataerkil ayrıcalıklara ya da ırk üstünlüğüne ses veren kakafonik bir koroyu oluşturur. Buna karşılık, ister Fransızca, Zuluca, Lehçe, İngilizce, Rusça, Tagalogca ve İspanyolca isterse Çince olsun, tahakküme karşı yükselen protesto sesleri giderek tek bir dilde birleşmektedir: Haklar sözlüğünde.

Burada bir ironi vardır. Soweto öğrencilerinin, Gdansk’taki ter­sane işçilerinin, Almanya’daki alternatif ve yeşil grupların, Avrupa vb Kuzey Amerika’daki radikal işçilerin, dünyanın her tarafındaki feministlerin ya da Nikaragua’daki 1987 anayasasının lingua franca’sının kökleri, Komünist Manifesto’da ya da devrimci Marksizm’in söyleminde değil, her ikisi de liberal geleneğin ürünü olan ve kökleri onsekizinci yüzyılın devlet mutlakıyetçiliğine başkaldırı­sında yatan Fransız İnsan Haklan Bildirgesi ile Amerikan Haklar Bildirgesinde bulunabilir.

Demokrasi ve Kapitalizm adlı kitabımızın ilk basılışından bu yana bir yıl geçti. İnsanlar ayrıcalık kalelerine karşı sürdürdükleri mücadelelerde liberal sözlüğü kullanmayı sürdürüyorlar; oysa önceki dönemlerde benzer durumlarda isyan söylemini besleyen dil sosyalist devrimin diliydi. Liberal ideolojinin Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa, Çin ve Afganistan’daki muhaliflere cazip gelmesi herhalde şaşırtıcı değildir. Ancak Avrupa’nın çevre, barış, işçi ve eşitlikçi gençlik hareketleri ile Latin Amerika ve Güney Afri­ka’daki insan hakları protestoları da en az Filipinler’de aralıksız olarak sürdürülen demokrasi mücadelesi kadar, Marx’tan ziyade Mill’den, Plehanov’dan ziyade Paine’den yararlanmaktadır.

Bununla birlikte, protesto haykırışları liberal bir vurgu taşısa bile, bu inisiyatiflerin içeriği ondokuzuncu yüzyılın sosyalist ve anarşist hayalperestlerinin özlemlerine kesinlikle yabancı değildir. Sözü geçen bu yeni hareketlerin ortaya koydukları özgürleştirici ruh, sosyalist atalarından yadsınamaz izler taşımaktadır.

Haklar ekseninde ifade edilen radikalleşmiş söylem, ondoku­zuncu yüzyılın sonlarında İngilizce konuşulan ülkelerde, neredeyse yalnızca mülkiyet hakları üzerinde ve mülkiyete dayalı bir özgür­lük anlayışında odaklanmış olan liberal geleneğin (doğacağı tah­min edilmekle birlikte) istenmeyen çocuğudur. Liberal geleneğin bu versiyonu, doruğuna, Milton Friedman’ın Kapitalizm ve Özgür­lük adlı kitabında, mülkiyet ile özgürlüğü neredeyse aksiyomatik bir biçimde özdeşleştirmesinde ulaşmaktadır. Ne var ki, serbest ti­caret, özgür sözleşme ve mülkiyetin kutsallığı doktrinleri, bir za­manlar daha çok dinin özgürlüğünde ve kişisel inançların çiğnenemezliğinde odaklanmış olup, politik eşitliği kolayca sınıfsal ayrıcalık olarak kabul ettirmeye çalışan evrensel bir politik düsturu da kapsayan bir söylemin parçalarıdır. Dünyanın her köşesindeki eylemci işçiler, ulusal kurtuluş savunucuları, feministler ve ırkçı ayrıcalık düşmanlarının kanıtlamış olduğu gibi, liberalizmin dili rahatlıkla baştan sona kadar değiştirilebilir ve daha sonra çarpıtılarak radikal amaçlar doğrultusunda yeniden düzenlenebilir.

Liberal politik felsefenin öne çıkardığı ve özünde bireyci olan hak kavramının, liberal söylemin böyle radikal biçimde kullanıl­masının karşısına aşılmaz bir engel çıkardığı düşünülebilir. Oysa bu doğru değildir. İleride göreceğimiz gibi, pratikte yurttaşların (ya da genel olarak kişilerin) hakları, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde savunulduğu gibi, Tanrı’nın bahşettiği haklar olmayıp, mülksüzlerin, kadınların, azınlık ırkların ve diğer grupların kolektif mücadeleleriyle kazanılmışlardır.

Zaten kişi hakları (renkli derili insanların aşağılanmama, homoseksüellerin cinsel tercihlerini ken­dileri belirleme ya da işçilerin işçi sendikalarında oy kullanma veya birleşme hakkına sahip olma hakları) savı da, radikal demok­ratik eylemi etkili kılan dayanışmayı dile getirerek bu dayanışmayı hayata geçirmenin başlıca biçimlerinden birini temsil etmiştir.

Haklar eksenindeki söylemin genişlemesi, liberal söylemin kendi tutarlılığını da zedelemektedir. Zira liberalizm, bir yandan politik eşitliği bir biçimde kapsamakla birlikte; Öte yandan, servet sahiplerinin muazzam boyutlara varan gücünü, eleştirilerden poli­tik söylem yıllıklarında eşine az rastlanır derecede coşkulu bir reto­rikle korumaktadır. Oysa servet, Marx’ın vurgulamış olduğu gibi, yalnızca gelire el koymak demek değildir. Servet, mülksüzler üs­tünde kurulan bir tahakküm biçimidir. Kapitalist ekonominin poli­tik yapısı, görece çok az sayıdaki kişiler ile örgütlerin ellerine mu­azzam bir güç sunmaktadır. Bütün ekonomistlerin kabul ettiği gibi, servet, satın alma gücünün kullanılmasıyla malları yönlendirir. Ama, modern girişimciliğin demokratik olmayan yapısı sayesinde insanları da yönlendirir. Üretimde ortaya çıkan bu sınıfsal ilişki (Marx’ın kapitalizm görüşünün temelinde yer alan, oysa liberal yaklaşımda görülemeyen bir noktadır bu), kapitalizmde demokra­tik biçimde hesap verme yükümlülüğünden kurtulmayı sağlayan bir toplumsal iktidar biçimini temsil eder (bu, aynı zamanda, eli­nizdeki kitapta geniş biçimde irdelenen bir temayı gösterir). Kapi­talizm, kaynakların dağıtılıp gelirlerin bölüştürülmesini öngören bir sistem olmaktan ziyade, bir yönetim sistemidir.

XVI. Louis’nin, III. George’un ve II. Nikola’nın palavralarını yıkıp geçmiş olan dilin, günü gelince Imperial Chemicals’ın, IBM’in ve Fiat’ın mutlakıyetçiliğinin aleyhine kullanılamayacağını düşünmek zordur. Liberal demokratik gelenek şu açık soruya kesinlikle tutarlı bir yanıt veremez: İzleyeceği politikalarla beş yüz bin çalışanının hayatını doğrudan etkileyebilecek ve ürün, yer ve teknoloji seçimiyle bütün bir cemaati ve daha fazlasını etkisi altına alabilecek olan bir işletmeyi kimin idare edeceğinin belirlenmesinde, mülki­yet hakkının demokratik yurttaşlık haklarına baskın çıkması niçin zorunlu olsun?

Kapitalizmin politik eleştirisi, son zamanlara kadar, servet ile politik nüfuz arasındaki çok yakın ilişkide odaklanmış ve servet sa­hibi olanların demokratik bir yurttaşlar topluluğunun tercihlerini sınırlama gücünü (söz konusu yakın ilişkinin sonucudur bu güç) hedef almıştır: Biz ise, ilerideki sayfalarda, devletten daha ziyade kapitalist ekonominin yapısında (gerek işyerleri ile piyasalarda, gerekse bunun aileler ve cemaatlerle olan ilişkisinde) odaklanacağız. Bu alanlara ilişkin değerlendirmemiz, kapitalizmin ekonomik kazanç­ları ve toplumsal statüyü bir piramit şeklinde paylaştırmasına uzun zamandan beri yöneltile gelen eleştiriye politik bir boyut katacaktır.

Kapitalizmin bu çerçevedeki bir politik eleştirisi, ekonomi poli­tik konusundaki geleneksel tartışmaların birçoğunu gündem dışı bırakır. Sözgelimi, uzun yıllar boyunca piyasa savunucuları ile plânlama savunucularını karşı karşıya getiren tartışmayı hatırlayın.

Bu tartışmanın 1930’lu yıllarda Polonyalı ekonomist Oskar Lange’ın (Chicago Üniversitesi’nden) temsil ettiği sosyalist tarafı, ideal bir plânlı ekonominin, ilke olarak, kaynakları rekabetçi bir kapitalist ekonominin becerebileceğinden daha optimal bir şekilde dağıtabileceğini göstererek görünüşte galip gelmişti. Ancak muhafazakâr ekonomist Friedrich von Hayek’in ve daha yakınlarda Gordon Tullock ile James Buchanan gibi kamusal seçim [public choice] kuramcılarının itirazları da oldukça yerindeydi: Kapitalizmde piyasanın başarısızlığı, merkezi plânlama sisteminde hesap verme yükümlülüğünün bulunmayışıyla ve bürokratik katılığa yönelik bir eğilimin ortaya çıkışıyla dengelenmektedir. Bunun dışında, fiilî bir plânlama uygulamasının gerektirdiği bilgi işlem süreçlerinin mali­yetleri, piyasa sisteminin darlıklar ve yokluklar devletinin alıcıla­rıyla satıcılarını bilgilendirme konusunda benimsediği aksak ama âdemi merkezileşmiş ve gerçekten işlerlikli tarzı karşılaştırıldığında ekonomi için daha fazla ayak bağı olacaktı. Devlet sosyalizminin ekonomik sistemlerine bağlanan umutların kırılması (ki bugün ide­olojik yelpazeyi boydan boya kaplayan bir ruh halidir bu), muhafa­zakâr seçeneğin yabana atılamayacağını düşündürmektedir.

Bunun için, bizim kapitalizmi demokratik olmayan bir toplum­sal düzen olarak değerlendirmemizi kabul edenler bile haklı ola­rak demokratik bir ekonominin kabul edilebilir bir maddi zengin­lik ve boş zaman düzeyi sağlamak, hatta darlığın kalıcı olup devletlerin birbirleriyle rekabet ettikleri şimdiki gibi bir dünyada toplumun uzun vadede kendini yeniden üretmesini güvence altına salmak açısından yeterli üretkenlik ve büyüme düzeylerine ulaşıp ulaşamayacağı sorusunu yöneltebilirler. Ne var ki, ekonomide de­mokratik bir politik yapıyı, dağıtımı yönlendirmede piyasadan ziyade merkezi plânlamadan yararlanma, verimliliği arttırmada maddi özendiricilere başvurma, rekabetten ziyade ahlâki özendiricilere önem vererek işbirliğini öne çıkarma, idari kararların alınmasında hiyerarşik bir sistemden ziyade gayri resmi bir katılımcı demokrasi­ye başvurma şeklinde değerlendirme eğilimi konunun tartışılmasını engellemiştir.

Bunun üzerinde düşününce, politik demokrasi ile örgütlenme yapısı arasında basit bir bağ bulunmadığı açıkça görülüyor olsa gerek. Aslında bu karışık durum, onsekizinci yüzyılda, demokrasi­ye geçmenin şehir meclisinin ya da Yunan site-devletinin egemen­liğini doğuracağı gerekçesiyle demokratik yönetime yöneltilen ortak eleştirileri hatırlatmaktadır (modern temsilî demokratik yöne­timin oldukça karmaşık olan karakteri tarafından temelsiz kılınan bir görüştür bu). Aslına bakılırsa, demokratik bir ekonomide, yurt­taşlar, ağırlıkla bireylerin ve grupların ekonomik aktörler olarak yetkinleşmelerini sağlamak amacıyla ve toplumsal hedefleri gerçekleştirmenin etkili bir aracı olarak piyasalardan yararlanmaya karar verebilirler. Ayrıca, politik demokrasinin ahlâki özendiriciler ekseninde yükselen bir sadakat ve bağlılık geliştirdiğini gösteren sayısız gösterge bulunmasına dayanarak, maddî özendiricilerin ya gereksiz ya da etik bakımdan istenmeyen şeyler oldukları sonucu­na varılamaz. Dahası, ahlâki özendiriciler ile maddi özendiriciler arasında, işbirliği ile rekabet arasında çözülemez bir çelişki bulunduğu ve bunlardan herhangi birisinin diğerinin yokluğunda etkisini sürdürebileceği görüşü, entelektüel mirasımızın tuhaf ve anakronik bir boyutunu yansıtır. Oysa gelişigüzel yapılan gözlemler, tarihsel deneyimler ve toplum kuramının önemli bir bölümü bu görüşü yalanlamaktadır.

Tocqueville’in çok önceleri kabul ettiği gibi, demokrasinin ken­dine özgü bedelleri vardır. Bu bedeller, kendi işlerini idare edebil­dikleri zaman insanların kapıldıkları coşkunun ve tutarlı davranamamanın sonucudur. Ancak, sorumsuz bir otoriteye sahip olmanın da kendine özgü bedelleri olduğu genellikle gözden kaçmaktadır. İnsanları, kendilerinin koyup onaylamadıkları ve üstelik kendi çı­karlarına da uymayabilecek yasalarla kurallara itaat etmeye zorla­ma gerekliliğinden kaynaklanan ve uygulama alanında ortaya çıkan bedeller vardır. Demokrasi ve Kapitalizm, işte bu tür bedelle­rin şu an içinde bulunduğumuz çağda neden yaygın olduğunu ve neden gün geçtikçe daha yaygınlaşacağını açıklamaktadır.

Uygulama alanında görülen bedeller arasında, patronlarının kaygılarına aldırış etmek için hiçbir nedenleri olmayan işçilerin gözetim altında tutulup denetlenmeleri, işsizlerden emeği disipline etmek amacıyla yararlanılması ve varlıklı insanları muhtaç durumdakilerden korumak üzere gelişkin güvenlik sistemlerinin kurulma­sı da vardır. Aslında, oyunun kurallarının uygulanması için gerek duyulan emeğin toplam miktarı (bizim terminolojimizde koruyucu emek) toplam işgücünün önemli bir oranını oluşturur: 1984 yılına ait verilerle, ABD’deki her dört işçiden bir tanesi (yirmi yıl önce bu sayı beşte birdi) ya da her türde yatırım için gerekli olan sermaye mallarının üretilmesi sürecine katılanların önemli bir kısmı bu kap­sama girmektedir. Demokratik bir üretim ve paylaşım sistemi ön­gören ekonomik vaatler, koruyucu emeği üretken emeğe ya da her­kesi kapsayan boş zamanın çoğaltılmasına aktararak toplumsal düzenin uygulama alanında ortaya çıkan bedelleri önemli ölçüde azaltacaktır.

Kuşkusuz, ekonomideki demokratik hesap verme yükümlülüğü kendine özgü birtakım sorunlar yaratır. Bu sorunların en önemlisi herhalde teknolojik muhafazakârlık ve yenilik korkusunu doğuran eğilimdir. Ne tuhaftır ki bunu savunan ekonomistler kapitalist ekonominin en çarpıcı yönlerinden birisini (kapitalist ekonomik kuramların oldukça etkileyici olan yeniliği teşvik etme yeteneğini taşımaları) çok az öne çıkarmaktadırlar.

İlke olarak bakıldığında, demokratik temelde örgütlenmiş bir ekonominin kapitalist ekonomiden ciddi ölçüde daha fazla yenilikçi olamamasının hiçbir nedeni yoktur. Gerçekten de kapitalist toplumlar pek çok açıdan yeniliğe düşman olurlar: Yenilikler açısından vazgeçilmez bir önem taşıyan krediler genelde yalnızca varlıklı kesimlere ve büyük meblağlar halinde verilir; oldukça seçmeci eğitim sistemleri, potansiyel yenilikçilerin sayısını daha da sı­fırlar; yaygın işsizlik işçilerin yeni üretim yöntemlerine karşı direnme eğilimlerini kuvvetlendirir; sırf kâr elde etme peşinde olanlar, somut biçimde yararlanılıp satın alınamayacak olan araştırmalardan genellikle uzak dururlar. Dolayısıyla demokratik bir ekonominin karşısındaki güç görev, mevcut ekonomik rekabet, girişimcilerin ödüllendirilmesi ve kredi bulma sistemlerini muhafaza ederek (ya da yeni baştan böyle bir sistem tasarlayarak) çoğunluğun egemenliği karşısında ekonomik bakımdan yaratıcı bireylerle grupların kollanmasını ve yaratıcılığın teşvik edilmesini sağlamak olacaktır.

Mülkiyet haklarının karşısında kişi haklarının kapsamının genişletilmesi vaadi uygulanabilir ve salt soyut düzeyde istenilir bir şey olmakla da kalmaz. Aslında, ekonomik örgütlenme tartışması­nın zemininde gözlenen kayma daha çok ileri kapitalist ülkelerde demokratik toplumsal hareketlerin karşı karşıya olduğu ekonomik ve politik koşullardaki muazzam değişikliklerle dengelenmektedir.

İlk olarak, geçtiğimiz yirmi yılda üretim, depolama ve bilgi işlem maliyetleri büyük ölçüde düşmüş olup, daha da düşmeye devam edecektir. Enformasyon devrimi yurttaşlarla işçilerin üretim ile kaynak dağıtımını âdemi merkezi bir tarzda denetleme güçlerini muazzam ölçüde artırmıştır. Ama aynı zamanda, devletlerin, iş sahiplerinin ve diğer hiyerarşik örgütlenmelerin yurttaşların faaliyetlerini gözetleyip özel yaşamlarına tecavüz etme güçlerini de artırmıştır. Demokratikleşme, özel yaşamın gizliliğini korumanın ve enformasyon devrimini toplumsal bakımdan yararlı yönlere kanalize etmenin biricik etkili aracı olabilir.

İkincisi, üretim giderek küresel bir ölçekte yapılmaktadır. Gerçi, bir yerde üretilen parçaların başka bir ülkede monte edilerek yer­yüzünün yine başka bir köşesinde bir meta olarak satılması hâlâ is­tisnaî bir durumu yansıtmaktadır. Ancak birçok sanayi kolunda, şirket plânlamacılarının gözünde bir an yanıp sonra sönüveren bir parıltıdan ibaret bir şey de değildir. Enformasyon devrimi ve onun getirmiş olduğu ulaşım maliyetlerindeki azalma bu eğilime güçlü katkılarda bulunmuştur. Yatırımlar üzerinde toplumsal denetimin bulunmadığı dikkate alındığında, üretimin küreselleşmesi ulus-devletin hükümranlığına meydan okumaktadır. Bu eğilim pratikte demokratları, yatırımları özel sektörün denetlemesi (ki bu etkisiz bir ekonomik politikayı ve demokrasinin güçsüzleşmesini getirir) ile yatıranların toplumun denetiminde olmasını sağlayacak demok­ratik kurumların geliştirilmesi arasında bir seçim yapmaya zorlar.

Son olarak, yirminci yüzyıl çok yerinde bir deyişle devrim çağı olarak adlandırılmıştır. Ancak Çin’de, Rusya’da ve diğer ülkelerde yaşanan altüst oluşlar, ileri kapitalist ülkelerde meydana gelen ses­siz bir devrimle (önceleri toplumun başlıca mesleklerini oluşturan köylülük ile ev kadınlığının ortadan kalkması ile) dengelenmiştir.

Yeni yüzyıla girilirken, Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın büyük bölümünde, yetişkin çalışan nüfusun yansından fazlasını ya çiftçi­ler ya da ev kadınları (ya da ikisi birden) oluşturmaktaydı. Bu iki meslek kapitalist genişleme açısından muazzam bir emek rezerviy­di ve birikim sürecinin, işçilerin özlemleriyle pazarlık güçlerini artıracak olan emek darlığıyla karşılaşmadan, patlamalar ve bunalımlarla ilerlemesini sağlıyordu.

Bu iki büyük emek havuzu -ev ile çiftlik- şimdi önemli ölçüde boşalmıştır. Yani gelecekteki beklenti, merkezdeki kapitalist gücün zayıflaması ve kâr peşinde koşturanların belki bir kere daha eme­ğin bol olduğu kapitalist periferiye çekilmesi yönündedir. Bu olası­lık, Orta Çağ’ın sonlarında, Avrupa nüfusunun büyük ölçüde kırılmasının getirdiği emek darlığıyla birlikte, Avrupa’nın onbeş ve onaltıncı yüzyıllarda Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya dek genişlemesini hatırlatmaktadır.

Eğer içerdeki yedek işgücünün tükenmesi işverenlerin işsizlik sopasını kullanmalarını giderek daha pahalı bir araç durumuna getiriyorsa; onların Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da çalışma süreçlerini denetlemeleri de bağlılık ve katılım havucundan yararlanılmasına, belki de emek bolluğuyla fazla ilgisi olmayan yeni işgücü kaynaklarının ya da tahakküm biçimlerinin geliştirilmesine bağlı olacaktır.

Bu üç eğilim (üretimin küreselleşmesi, enformasyon devrimi ve kapitalist istihdamın işgücü deposu olarak ev ile çiftliğin yok olması) yalnızca ekonomik demokrasi konulu tartışmaları şekillendirmekle kalmayacak, aynı zamanda, yurttaş hakları ile mülkiyet hakları arasındaki süre giden çatışmanın seyrini de şekillendirecektir.

Samuel Bowles

Herbert Gintis

Nisan 1987

Önsöz
Bizim demokrasi ve tahakküm hakkındaki düşüncemiz, üç ayrı düşünce tarzının bir sentezidir. Bu düşünce tarzlarından birisi, radikal demokratik gelenek ile bu geleneğin 1960’lar ve sonraki yılların toplumsal hareketlerinde yansıyan ifadesidir. İkincisi, liberal top­lum kuramı ve toplumbilimidir. Üçüncüsü ise Marksizm’dir. Belki daha doğru bir ifadeyle söyleyecek olursak, düşüncemizin evrimi, çağımızın radikal demokratik hareketlerinin umudu ve öfkesi ile artık egemen konumlara gelmiş olan iki entelektüel gelenek arasın­daki sürekli bir karşılaşma yolunu izlemiştir.

Bu karşılaşma iki sonuç vermiştir: Modern toplumlarda, iktida­rın çok yönlü karakterinin fark edilmesi ve iktidar analizi ile iktida­rın kötüye kullanılmasının düzeltilmesinde öğrenmenin ve insanî gelişmenin merkezî öneminin değerinin anlaşılması. Bunlar, akademik eğitimlerini ekonomi dalında tamamlayan kişiler açısından yeni kaygılar olarak görülebilirler, ne var ki böyle bir izlenim yal­nızca kısmen doğru olabilir. Politik kuram ile ekonomi arasındaki yakın ilişkinin geçmişi en azından Thomas Hobbes’a ve liberal top­lum kuramının onyedinci yüzyıldaki kökenlerine kadar uzanır. Bu ilişki bugün de, pek çok politik kuramın -fiilî analitik çerçevesi de­ğilse bile- modeli olarak neo-klasik ekonomik düşüncenin, nere­deyse toptancı bir mantıkla benimsenmesiyle ifade edilmektedir.

Bizim çağdaş Marksist ve liberal politik kurama yönelik eleştirimizin, önemli ölçüde, her iki kuramın da temelini oluşturan ve genellikle örtük biçimde var olan ekonomik kuramın eksikliklerine yönelik olması şaşırtıcı değildir. Çağdaş demokratik düşüncenin berbat durumuna ilişkin çözümlememiz, içerikte değilse bile orta­ya atılan temalar bakımından, Adam Smith, Karl Marx ve John Stuart Mili gibi daha eski ekonomi yazarlarının kaygılarını yansıt­maktadır.

Ekonomi ile politikayı birleştirmemizde yeni olan bir yan varsa bu da, politik düşünceye ekonomi metaforunun aşılanmasına tanık olmuş son iki yüzyılın egemen eğiliminden farklı olarak, bizim bunun tam tersini önermemizdir: Biz, ekonomik düşüncenin politik bir eleştirisinin yapılmasını ve iktidarla ve insanî gelişmeyle ilgili gerçekten politik nitelikli kavramların ekonomik sistemlerin analizine taşınmasını öneriyoruz.

Ne incelemelerimiz sırasında karşımıza çıkan konuların karmaşıklığı ne de son yıllarda demokratik politik hareketlerin aldığı po­litik yenilgiler ve uğradığı hayal kırıklıkları, iktidar, insanın gelişmesi ve ekonomik yaşam arasındaki bağların hem anlaşılabilir hem de -kısmen anlaşılabilir olmalarından dolayı- gelişmeye açık oldukları inancımızı azaltabilmiş değildir. Kaldı ki, onsekiz yıllık iş­birliğimizin ve demokratik düşüncenin gelişmesi konusundaki bu mütevazı katkıyı yayınlamamızın temelindeki itkiyi ve birleştirici ilkeyi sağlayan da bu inançtır.

Bize bir şeyler öğretmiş, bizi eleştirmiş, bizi dürtmüş, bizi çile­den çıkacak kadar öfkelendirmiş ve çeşitli yollarla araştırmamızı kışkırtmış olanların sayısı burada tek tek sayılamayacak kadar çoktur. Ancak biz burada, yetersiz olduğunu bile bile, eleştirileri, öğüt­leri ve yardımları ilerideki sayfalarda hissedilecek olan kişilere teşekkür etmek istiyoruz: Robert Ackerman, Peter Alexander, Tank Banuri, Harold Benenson, Charles Bright, Barry Clark, Joshua Cohen, Jean Elshtain, Ann Ferguson, Nancy Folbre, Gerald Friedman, David Gordon, Ian Gough, Philip Green, Jeanne Hahn, Susan Harding, Dolores Hayden, Ernesto Laclau, C.E. Lindblom, Elaine McCrate, Stephen Marglin, Chantal Mouffe, Berteli Oilman, Carla Pasquinelli, Nora Randall, Hannah Roditi, Richard Sack, Christine Di Stefano, Kathleen Stewart, Susan Tracy, Thomas Wartenberg, Thomas Weisskopf, Robert Paul Wolff ve Meg Worcester. Aynca, Massachusetts Üniversitesi’ndeki öğrencilerimize de teşekkür etmek istiyoruz.

Bize sağladıkları malî destek ve konukseverlik için John S. Guggenheim Vakfı, Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü, Alman Marshall Fonu, Massachusetts Üniversitesi Fakülte Araştırma Demeği, Siena Üniversitesi ve Massachusetts Üniversitesi İnsanî Bilimler Fakültesi’ne de teşekkür ederiz.

Son olarak, anlayışlı davranışları ve yakın ilgileri için Basic Books yayınevinden Martin Kessler, Sandra Dhols ve David Grafa şükranlarımızı sunuyoruz.