Thomas Luckmann Hayatı Eserleri ve Sosyolojisi

 

Luckmann “Görünmeyen Din” adlı eserinde, din sosyolojisinin, modern

toplumda dinin değişen yapısını tahlil etme konusunda sorunlar yaşadığını

belirtmekte ve modern toplumda geleneksel kilise dininin yerini alan her

hangi bir şeyin de ‘din’ olarak adlandırılıp adlandırılamayacağını tartışmaya

açmaktadır.

‘Din’in tarihsel olarak kurumsallaşmış geleneksel kilise ile özdeşleştirildiğini

ve böylece ‘işlevsel’ olmaktan çok ‘özsel’ ve aldatıcı bir din

tanımının ortaya çıktığını ifade eden Luckmann, bu ‘yargılayıcı’ ve ‘etnosentrik’

(benmerkezci) tanımın teolojik ve felsefi meziyetleri ne olursa olsun,

sosyolojik olarak her hangi bir değerinin bulunmadığını söylemektedir. Luckmann,

aşkın bir nitelik taşısın ya da taşımasın toplumsal/insani süreçlerin bir

ürünü olan tüm ‘anlam sistemlerinin’ ‘dini’ olarak nitelendirilebileceğini ifade

etmekte ve böylece dinin evrensel ve antropolojik bir yorumuna ulaşmaktadır.

Bu çerçevede, bir anlam sistemi oluşturan ve dini bir işlev gören herhangi

bir ‘dünya görüşünün’ de, dinin toplumsal bir formu olarak tanımlanabi24

leceğini öne süren Luckmann’a göre, ‘kilise ve dinin özdeşleşmesi’,

sekülerleşmenin yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Şöyle ki, iyi

temellendirilmemiş bir teorinin yokluğunda, sekülerleşme tipik bir şekilde,

kiliselere devamın azalmasıyla ölçülen patolojik bir süreç olarak görülmüş ve

kurumsal boşluk, Comte tarafından öngörülen bir karşı kilise tarafından

doldurulmadığından, modern toplumun dindar olmadığı sonucuna varılmıştır.

Luckmann, dinin, giderek daha öznel ve özel bir konu haline gelmeye

başladığını, yani kiliseden koparak bireyselleştiğini ifade etmektedir. Bu

şekilde dinin ‘resmi model’i ile ‘bireysel dindarlık’ arasında bir ayrım yapan

Luckmann, resmi modelin yerini, modern zamanlarda bir başkasının

doldurabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu yeni süreçte din, bireyin kendisini içinde bulduğu verili ve nihai bir kutsal

kozmos olmaktan çıkmış ve bireysel bir tercih meselesi haline gelmiştir.

Dinin geleneksel tarzlarıyla karşılaştırıldığında dinin bu yeni toplumsal

formu, dindarlığın köklü bir şekilde öznel/bireysel bir biçimidir.