Pozitivizm Auguste Comte

Pozitivizm tek geçerli veya doğru bilgi biçiminin empirik bilimin ortaya çıkardığı bilgiler olduğunu savunan felsefi bir görüş olarak tanımlanabilir. Empirik bilim ve bilimsel metodoloji sayesinde do­ğa yasalarının keşfini ve fizik, kim­ya ve biyolojide doğa güçlerinin etkilerinin ortaya konulmasını örnek alan pozitivistler, toplumun nasıl geliştiğini açıklamak ve sosyal değişmenin temel nedenleri ve sonuçlarını ortaya koymak için aynı metodolojiyi sosyal bilimlere uygularlar. Pozitivizm, sosyal dün­yanın doğa dünyasıyla özünde aynı olduğu, ikisinin de en iyi şekilde doğa bilimciler tarafından geliştirilen ‘bilimsel yöntem’ kullanılarak araştırılabilecek nesnel bir gerçekliğe sahip oldukları kabulüne daya­nır. Pozitivist bir perspektifte öznel duygular, yorumlar ve hislere yer yoktur: bunun nedeni en azından, onların gözlemlenip ölçülememesi değil, özellikle nesnel bir analizi çarpıtabilmeleri ihtimalidir. Böyle bir perspektif -mantıksal çıkarım, sınanabilir hipotezler, sebep-sonuç lişkileri ve nihayetinde fizikçi, kimyacı ve biyologların keşfettikleri doğa yasalarına denk nedensellik ve evrim yasalarından hareketle somut olguların gözlemi, sınıflandırılması ve ölçümü lehine- soyut felsefi spekülâsyonları, doğaüstü güçler üzerine metafizik inceleme- teri reddeder: burada doğa bilimlerinde Charles Darvvin ve Albert

 

Einstein’ın büyük teorilerindekine benzer biçimde tarih ve toplumun temel yasaları araştırılır. Pozitivizm bir toplum bilimi, insanın ve top­lumun (ve geleceğin) doğasını keşfetmenin aracı olma peşindedir.

Pozitivizm fikri -gerçekte bir araştırma konusu olarak ve akade­mik bir disiplin olarak sosyoloji fikri- ondokuzuncu yüzyıl düşünürle­rinden Comte’a götürülebilir. Auguste Comte (1798-1857), Güney Fransa, Montpelier’de aristokrat ve muhafazakâr bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Paris’teki ilerici Ecole Polytechnique’de okudu. 1817’den 1824’e kadar ütopik sosyalizmin radikal peygamberi Henri Saint-Simon’un sekreterliğini yaptı. Ne var ki, beraberlikleri bazı sert tartışmalarla sona erdi ve Comte matematik öğretmek için geri dön­dü. 1848’de Pozitivist Toplum’ adlı demeği kurdu ve hayatının geri kalan kısmını, içinde yaşadığı dönemin kaosuna -Sanayi Devrimi, Tarım Devrimi ve Siyasal Devrimlerin özellikle de kendi anavatanı Fransa’da yarattığı kaosa- çözüm bulmak için bir ‘düzen ve ilerleme’ araştırması olarak pozitivizmi genişletmeye ve geliştirmeye adadı; sosyolojiyi bir toplum bilimi, bütün bilimlerin kraliçesi olarak kurma­ya çalıştı.

Comte’un yazıları -her biri bütüncül bir bilgi ve toplum tasavvu­runun parçaları olan- iki ana evreye ayrılır. Birinci evrede, yani, altı ciltlik temel çalışması Pozitif Felsefe Dersleri’nde (1830-42) Comte, bilim -doğa bilimleri ve sosyal bilimler- konusundaki görüşlerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışır. Sonraki yazıları, özellikle de System de Politique Positive [Pozitif Siyaset Sistemi, 1848-1854], yeni bir sos­yal düzen ve yeni bir insanlık dini hakkında ayrıntılı bir projeydi. Comte, genellikle pozitivist felsefe ve sosyolojinin kurucu babaların­dan biri olarak kabul edilir. O ‘pozitivizm’ ve ‘sosyoloji’ terimlerini ilk kullanan kişidir.

Comte temel çalışmaları Pozitif Felsefe Dersleri (1830-1842) ve Po­zitif Siyaset Sistemi’nde (1848-1854), kendi ünlü Üç Hal Yasası’m, yani toplumun ve insan düşüncesinin tarihsel evrimiyle ilgili analizini geliştirdi. Comte entellektüel gelişme ve düşünmede üç temel evre tespit eder: [1]

  1. Teolojik Evre: bütün doğal fenomenler ve toplumsal olaylar doğaüstü güçlere ve ilâhlara göre açıklanır ve Hıristiyanlıktaki kadiri mutlak Allah anlayışında doruğuna çıkar.
  2. Metafizik Evre: soyut ve hatta doğaüstü güçler halen açıklama­ların temel kaynağını oluşturur, ancak onlar, geçmişin kaprisli tanrılarından daha istikrarlı ve sistematiklerdir.
  3. Pozitif Evre: düşünceler ve açıklamalar spekülâsyonlara değil blime, soyut felsefeye değil empirik deneylere dayandırılır. Sade ce böylece dünya gizemlerinden arınacak ve gerçeklik doğru olarak ortaya çıkacaktır.

Comte’a göre, her tür insan bilgisi bu evrelerden geçerek gelişir, ancak eşzamanlı olarak değil. En altta, temel bilimler, pozitivist araş­tırma ruhunu ilk olarak benimseyen bilimler yer alır. Ardından daha üst düzeyde, daha kompleks disiplinler gelişir, zira onlar kendi geli­şimleri için alt düzey temel bilimlerdeki çalışmalara bağımlıdırlar. Bu yüzden, astronomi ve matematik, önce kimyanın, ardından biyoloji­nin ve son olarak sosyolojinin temelini oluşturan fizikten önce ortaya çkar. Kimya ve daha alt düzey bilimler ‘analitik’ disiplinleri oluşturur­lar, çünkü onlar en temel yasalarla ve doğal fenomenlerin en temel bileşenleriyle ilgilenirler. Comte biyoloji ve sosyolojiyi ‘sentetik’ bi- Smler olarak görür, zira onlar tüm organizmayla meşgul olur ve genel bir resim sunmaya çalışırlar.

Ayrıca, bu oldukça farklı bilimsel disiplinler, genellikten karmaşık­lığa, özerklikten bağımlılığa yükselen, İnsanî ve toplumsal gelişmenin en mükemmel açıklaması olarak sosyoloji içinde nihayet bulan doğal bir hiyerarşiye sahiplerdir.

Comte’un tezine göre, insan toplumları benzer evrim basamakla­rından geçer ve her evre belirli bir düşünce biçimiyle ilişki içindedir (o, daha sonra, her yeni evreyi, geleneksel ve ilerlemeci fikirler ara­sında bir mücadelenin ortaya çıkışı olarak açıklamaya çalışırken bu fikrini değiştirir). Comte, organik bir analojiye başvurarak, toplumun işbölümü aracılığıyla daha kompleks, farklılaşmış ve uzmanlaşmış hale geldiğini öne sürer. Toplumsal dayanışma, temel bir konsensüs ve bu konsensüsü oluşturan kurucu unsurların karşılıklı bağımlılığı temelinde evrim geçirmiştir: bu karşılıklı unsurlar aile, eğitim ve sos­yal sistemi meydana getiren diğer tüm kurumlar ile kültür ve dilin bu sistemin dokusunu oluşturan tüm görünüşleri olarak sıralanabilir. Sosyolojinin rolü, genel bir bakış açısı sağlamak, hem sosyal statiği (toplumsal düzeni sağlayan yasaları) hem de sosyal dinamiği (top­lumsal değişmeyi düzenleyen yasaları) analiz etmektir.

Comte’un sosyolojisi, giderek, toplumsal düzen ve değişmenin il­kelerinin araştırılması haline gelir ve ‘bilim’, ‘reform’ ve devrim-karşıtı geleneksel muhafazakâr muhalefet’ ile bilim ve sanayiye dayalı yeni îltın çağa köktenci inanç arasındaki temel gerilimi yansıtmaya başlar. Zomte giderek temel ortak ahlâki değerleri gerektiren muhafazakâr oplumsal düzen anlayışına yakınlık duymaya başlar. Geleneksel din tayıflayıp devrimci felsefeler ortaya çıksa bile, Avrupa’nın sosyal

 

olduğu kadar ahlâkî bir kriz içinde de olduğunu da kabul eden Com- te, pozitivizmi, kendi yeni toplumsal düzeninin, ve hatta -daha da ileri giderek- yeni bir insanlık dininin temelini oluşturan yeni bir ahlâkî konsensüs yaratacak bir araç olarak sunmaya çalışır.

Comte’un değerlere karşı bu ilgisi, aynı şekilde, onun sosyal teori ve araştırma anlayışının da temelini oluşturur. O saf empirizmi, sade­ce toplumsal olgular toplama ve ölçme anlayışını reddeder. Sonraki pek çok pozitivistten farklı olarak, olgular ve teori arasında karşılıklı ilişkiler bulunduğunu öne sürer. Comte, aynı şekilde, sosyal araştır­manın doğa bilimlerinin yöntemlerini aynen taklit edemeyeceğini, sadece deneylerle bu işin yapılamayacağını da kabul eder. Yine de o, dolaylı veya doğal sosyal deneyler yapmayı önerir ve gözlem, analiz ve özellikle karşılaştırma gibi bilimsel ilkeleri kendi yeni toplum bili­minin temelleri olarak benimser. O, aynı şekilde, pozitivizmin sınırlı­lıklarını, mutlak hakikât iddiasında bulunamayacağını, olguların sa­dece kısmi ve geçici bilgisine ulaşılabileceğini kabul eder.

Nihayetinde, pozitif evrede, mutlak hakikâte ulaşmanın imkânsız­lığını kabul eden insan zihni evrenin kökeni ve gizli nedenleri arayışından ve olguların son nedenlerini aramaktan vazgeçer. O artık sadece, akıl ve gözlemi çok iyi bir biçimde birleştirerek, olgu­ların gerçek yasalarını -başka deyişle, onlar arasındaki değişmez ardışıklık ve benzerlik ilkelerini-ortaya çıkarmaya çalışır (aktaran, Callinicos, 1999).

Yine de, Comte nihayetinde “sosyal evrenin dikkatli bir biçimde veriler toplanarak sınanabilecek soyut doğa yasaları geliştirmeye elverişli olduğu”na inanıyordu (Turner, 1985). Onun geliştirmeyi önerdiği şey bir ‘toplumsal gelişme bilimi’ydi.

Gerçi, Comte’un sosyal gelişmenin temel kanunlarını arama çaba­sı -toplumun nasıl geliştiğini anlamamızı sağlasa da, onu değiştir­menin mümkün olmaması anlamında- tarihsel kaderci bir yaklaşımı ima etse bile, onun asıl hedefi, toplumsal koşulları iyileştirecek bilgi ve düşüncelere sahip siyaset-yapıcılar yaratmaktır. Nasıl ki, bilimsel yöntem doğayı anlamak kadar ona egemen olacak araçlara sahip doğa bilimciler sağlıyorsa, Comte’a göre, pozitivist sosyoloji de in­sanların kendi politik ve sosyal yazgılarının efendileri olmalarını sağ­layacaktır. Comte, bu yüzden, aslında değişime karşı çıkmaz, daha ziyade onu pozitivist aşamanın bir sonucu olarak görür ve onaylar. Ancak onun korktuğu ve karşı çıktığı şey, toplumun doğal evrimini tehdit eden ve bu yüzden ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’da bizzat yaşanan kaos ve düzensizliğe yol açacak doğal olmayan, insan ürünü veya devrimci bir değişimdir. O düzen içinde ilerlemenin ‘pozitif’

 

özelliklerini kendi etrafında karşılaştığı negatif ve yıkıcı kaosun karşı- sma koyar.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Comte’un pozitivizm anlayışı felsefe ve sosyoloji üzerinde büyük bir eda yarattı. Bu anlayış, J.S. Mili ve Herbert Spencer gibi İngiliz felsefe­den etkileyen ve 1920’lerdeki Mantıkçı Pozitivist Viyana Okulu’na öncülük eden Fransız pozitivist felsefe geleneğinin temellerini oluş­turdu. Pozitivist düşünce Avrupa, Latin Amerika ve ABD’de büyük bir İğiyle karşılandı. Comte’un parolası, ‘Düzen ve İlerleme’ Brezilya milli bayrağında göklerde dalgalandı. O, günümüzde hâlâ etkili olmayı sürdüren pozitif ekonomi fikrine kaynak teşkil etti.

Comte’un sosyolojideki etkisi daha köklü oldu. Kurucusu olduğu pozitivist gelenek İngiliz, Amerika ve Avrupa sosyolojisinde büyük ölçüde egemen bir konumdadır. Emile Durkheim ve Amerikan yapı- sal-işlevselciler tarafından ilân edilen işlevselciliğin temelinde Com­te’un organik analoji kullanımı, toplumsal konsensüs ve sosyal statik gibi kavramları yatar. Onun bilimsel yöntem üzerine vurgusu sosyo­lojik ve antropolojik araştırmalarda hâlâ etkisini sürdürmektedir. Onun daha akılcı, âdil ve güçlü bir toplum için bilimsel bilgiye duy­duğu inanç pek çok modern sanayi-ötesi toplum teorisinden önce sahnede yerini almıştır.

Bununla beraber, onun ideal bir toplum taslağı oluşturmaya yö­nelik girişimleri daha az başarılı, hatta saçmadır. Comte bir ‘sos- yokrasi’, sosyologlar tarafından yönetilen bir toplum ve sosyolatri – insanlık dinine saygılı bir dizi yortu- tasarladı. Ancak o, bu tür aşırılık­lar sonucunda pek çok destekçisini kaybetti, hatta Durkheim bile bir pozitivist olarak onu reddetti.

1960’ların sonlarında pozitivizmin Batı sosyolojisindeki egemen- fiğine karşı saldırılar artmaya başladı. Marksistler onu muhafazakâr eğilimi nedeniyle ve kapitalist toplumun temelinde yatan sınıfsal çelişkileri kabul etmediği için eleştirdiler. Fenomonologlar daha da leri gidip, onun yaklaşımının asıl temellerine; sosyal gerçekliğin bi­reyler grubunun üstünde ve ötesinde olduğu inancına; sosyal yapıyı, toplumsal değişme ve insan davranışlarını düzenleyen temel kanun­ların bilimsel yöntem ve nesnel analizle ortaya çıkartılabileceği inan­ana saldırdılar. Aksine fenomenologlar, sosyal gerçekliğin doğal gerçeklikten tamamen farklı olduğunu, bu gerçekliğin insanların gündelik hayattaki yorumlardan ve olaylar ve nesnelere yükledikleri anlamlardan öte bir şey olmadığını öne sürdüler. Böyle bir bakış açısından, nesnel analiz imkânsızlaşır ve bilimsel yöntem bir çarpıtma haline gelir. Daha ziyade, sosyolojik araştırmanın hedefi, “bilimsel sosyoloji”de tamamen reddedilen -anlamlar, duygular ve yorumlar gibi- öznel faktörleri ortaya çıkartmak olmalıdır. Bilgiye, hatta fizik bilgisine böylesi rölatif bir bakış, felsefecilerden ve hatta -T.S. Kuhn gibi- bilim tarihçilerinden büyük destek görmüştür.

Bu felsefi ve sosyolojik zarafet kaybının sorumlusu, kısmen ‘pozi­tivizm’ teriminin kullanılma ve yanlış kullanılma biçimi; onun özellikle nicelleştirme konusuna sığ bir yoğunlaşmayı haklı çıkartmak için kullanılması ve ayrıca İnsanî değer ve anlamı dışlayacak ölçüde top­lumsal olgulara saplantılı bir inançtır. Pozitivizm kavramı, nicelleştir- meye dar bir yoğunlaşmayı, toplumsal olgulara takıntılı inancı meş­rulaştırmak için kullanılmıştır. İnsanları değerleri ve yorumları olgula­rın zaten kendilerini anlattıkları şeklindeki takıntılı bir inanç içinde dikkate alınmamıştır. İnsan eylemi ve bireyin sosyal olayları etkileme ve değiştirme yeteneği pozitivist açıklamalarda çoğu kez göz ardı edilmiş veya dikkate alınmamış ve bu yüzden sosyal bilim çoğu kez oldukça determinist, insana-uzak, hatta toplumu kontrol ettiği insan­ların ötesinde bağımsız bir kendilik olarak sunan bir yaklaşım olarak görünmüştür. Bu perspektiften bakıldığında, insanlar kontrol ede­medikleri bir toplumsal düzenle ve bir toplumsal gelecekle uyum içinde dans eden kuklalardan fazla bir şey olarak görünmez.

Zayıf yanlarına ve günümüzde yöneltilen eleştirilere rağmen, po­zitivizm sosyolojinin saygıdeğer ve itibarlı bir akademik disiplin, top­lumsal değişmeyi analiz eden ve hatta öngörebilen bir toplum ‘bi- lim’i haline gelmesini sağlamıştır. Aslında o sosyolojinin kurulmasını sağlamış ve onun gelişimi ve tartışmalarına, dinamizmi ve süregiden geleceğine oldukça önemli katkılarda bulunmuştur. Hiçbir başarı tam kabul görmemiştir. Pozitivizm çoğu kez sosyolojinin ‘Büyük Birader’i olarak görünmüştür. İronik olan, Comte olgu ve değer arasındaki karşılıklı ilişkiyi, araştırmanın sürdürülmesinde ahlâkî değerlendirme gereğini vurgulamasına rağmen, onun çalışmasının bu yanının çoğu kez unutulması ve uzunca bir zamandır gözden kaybolmasıdır. Yine de, pek çok felsefeci ve sosyolog tarafından gizemli bir şey olarak görülse bile, pozitivizm bilimsel statüsünden güç almayı sürdürmek­tedir, ancak o artık hâkim, ana-akım sosyoloji değildir.