Platonculuk

Platonculuk
Platonculuğun özü iki dünya, gündelik yaşamın duyuların konusu
olan bildik dünyası ile hakikî gerçekliklerin, zihnin konusu olabilen
görünmez dünyası arasındaki bir ayırımda bulunur. Sıradan
insan birincisinin varoluşunu tanır, ve ikincisinin varoluşunu atlar;
o gerek olgu ve gerekse değerlerle ilgili inançlarının ne kadar
keyfî olarak doğru kabul edildiklerini ve ne ölçüde içsel çelişkilerle
dolu olduklarını görmeyi başaramaz. Filozof, daha doğrusu
gerçek bir filozof, ona üzerinde durduğu zeminin ne kadar çürük
olduğunu gösterecek bir konumdadır. Filozof popüler iyi ve kötü
telâkkilerinde ne kadar az düşünce bulunduğunu kanıtlayabilir,
duyusal bilgi kavramının bizatihi kendisinin, bilginin değişmez
bir nesneyi öngerektirmesine rağmen, duyunun nesnelerinin sürekli
olarak değiştikleri için güçlükler içerdiğini gösterebilir.
Fakat onun bundan daha fazlasmı da yapabileceği iddia edilir.
Onda bulunan tanrısal kıvılcıma benzer bir şeyden dolayı, filozof,
uygun ve yeterli bir hazırlığın ardından, bakışını gözle görünmez
dünyanın gerçeklikleri üzerinde yoğunlaştırır ve bunların
ışığında, hem neyin doğru olduğunu ve hem de nasıl davranıla –
cağım bilir. O bu sonuca kolayca erişilemeyecektir -bu sonucu
elde etme, kabullere tekrar tekrar meydan okuma da dahil olmak
üzere, sadece büyük bir entelektüel çabayı değil, fakat onun yeryüzündeki
salt hayvani veya duyusal olan herşeye sırt çevirmesini
de içerir. Fakat buna rağmen, amaca ilkece erişmek mümkündür ve
buna erişen insan kendisinin en önemli parçasını ona açık olan en
iyi şekilde gerçekleştirmiş olacaktır.
Bu türden bir görüşün belli türden insanlar için dolayımsız
bir çekiciliği olduğunu söylemeye hiç gerek yoktur. Bildik şeylerin
gerçekdışı olduğu ve onların gerisinde bütünüyle farklı bir
düzenin bulunduğu sıklıkla yaşanan duygusunun şiirde ve başka
yerlerde yeterince örneği veya delili vardır. Platonculuğun bu
türden “sezgiler” üzerine inşa edildiği söylenebilir; bir metafizik
olarak, onun görevi bu sezgilere entelektüel bir ifade kazan –
dırmak, onları duygu düzeyinden teori düzeyine taşımak olmuştur.
Bununla birlikte, Platonculuğun yalnızca bir ruh hâli olan
şeye entelektüel bir yapı kazandırmak olmadığına dikkat etme
gereği de bulunmaktadır; o belirli birtakım problemleri çözme
yönünde özgül bir teşebbüstür. Platon örneğinde, problemler geleneksel
ahlâka duyulan güvenin kaybolması ve “insanın herşeyin
ölçüsü olduğu” öğretisinin doğuşu tarafından ortaya konmuştur.
Platon bu öğretiye çağdaş bir olguya, matematiksel bilginin ge –
lişiminde görüldüğü üzere, bilimin yükselişi olgusuna müracaatla
karşı koyabileceğini düşündü. Onun anladığı şekliyle matematik,
bildik dünya hakkında olmayan kesin hakikati sunmaktaydı;
özellikleri geometrici tarafından araştırılan üçgen, münferit
bir üçgen değil, fakat tikel üçgenlerin öngerektirdiği prototip
olmak durumundadır. Üçgen ve çember duyuların dünyası
yerine, aklın dünyasına aittir; onlar birer Form olmak durumdadırlar.
Bu matematiksel söylemin nesneleri için söylenebiliyorsa,
ahlâkın objeleri için de doğru olmalıdır. Hakikî adalet ve gerçek
iyilik popüler kanaatlerde veya insanî kurumlarda bulunmaz; on –
ların, ayrı bir dünyada ezelî-ebedî olarak varolan değişmez
Formlar olarak görülmeleri gerekiyordu.
Modern filozoflar bu sistemde eleştirilecek çok şey buldular:
Daha önce de gösterildiği üzere, onlar Formların soyutlamalardan
ziyade, varolanlar olmalarına itiraz ettiler; bilimden ahlâka
giden argümanı, olguyla değer arasındaki mutlak bir dikotomi
olduğunu düşündükleri şeyden dolayı, tamamen sonuçsuz bir argüman
olarak gördüler. Bugün herhâlde hiç kimse Platonculuğu,
ona tam tamına Platon’un kendisi tarafından verilmiş olan şekliyle
benimsemez. Bununla birlikte, ana fikir varlığını bir şekilde
sürdürdüğü gibi, Platon’un kendilerine bir çözüm getirmeyi
ümid ettiği ahlâkî problemler de sonraki düşünce tarafından bir
çözüme kavuşturulabilmiş değildir.