Mustafa Nâima

 

 

Nâima, kronolojik tarihçiliği yanında, Devlet-i Aliye ‘nin düştüğü bunalımın nedenlerini ve çıkış yollarını kendine konu edinen bir sosyal tarihçidir.

 

Nâima’ya göre devletin düştüğü bunalım ve buhranın nedeni içyapıda aranmalıdır. Bu nedenle o tarihinde dış nedenlerden çok iç nedenlere yer verir. Herkes gibi o da, adam kıtlığından (kaht-ı ricâl) yakınır. Onun deyimi ile, “hâzık bir hekimin (büyük adamın) hüsn-ü tedbiri sayesinde” bu olumsuz durumdan kurtulunabilirdi.

 

Her ne kadar Nâima dış sebeplere değinmemiş, iç sistemi tasvir etmişse de bu, bize Osmanlı toplum yapısını açıklamada önemli ipuçları vermektedir. O şöyle diyor: “Malum ola ki mülk ve saltanat manasına olan devlet bir nevi ayin üzre içtima-ı beşeriyeden ibarettir… İnsanın ömr-i tabîiyesi üç mertebe üzere takdir olunur: Sinn-i nümüv ve sinn-i vukûf ve sinn-i inhitât..İnsanın devletten ibaret olan içtimai hali dahi üç mertebe üzeredir… Heyet-i ictimâ’iye-i beşeriye dahi erkân-ı erbaadan telif ve terkip olunup ulema, asker, tüccar ve reâyâdır… Kaçan ki zikr olunan kuvvetler i’tidal üzre olmayup birine za’f veya fütûr gele mizac-i mezbûre hiyânet ve fesat üzre olurlarsa mizac-ı devlete za’f ve fütûr gelir.”

 

Nâima’nın en önemli özelliği kronolojik tarihçiliği yanında sosyal tarih, tarih felsefesi ve tarih sosyolojisi yapmış olmasıdır. Tarihinin başında mevcut metodolojisine uygun bir eser meydana getirdiği ittifakla kabul edilen bir husustur. Onun Bio-organik okul içinde yer alan sosyal olaylar üzerinde kafa yoran bir bilim adamı olduğu söylenebilir. Sosyal tabaka ve sınıflar arası dengeye ait görüş ve tespitleri günümüz sosyolojisinin konuları içerisindedir. Sosyal olay ve olgular arasında kurduğu sebep-sonuç ilişkileri ve ulaştığı teorisi, bize Vico ve Weber’i hatırlatmaktadır.

 

XVI ve XVII. yüzyıllarda, Osmanlı devleti bunalım içindedir. Eski denge bozulmuştur. Düşünürler bozulan dengeyi ve bunalımın nedenlerini tespit etmekle, devleti yeniden ihya edebileceklerini düşünmüşlerdir. Bu çağda Osmanlı düşünürlerine egemen olan felsefe şuydu: “kanun-i kadîme” dönülmek suretiyle sistem tekrar eski dengesini bulacaktır.

 

Nâima, “Devlet ebed müddet” felsefesinden hareketle, Osmanlı devletinin düştüğü bunalımların nedenlerini ve çıkış çarelerini araştırmış, bunun için de bir modele ihtiyaç duymuştur. İbn Haldun’un teorisini kendisine model olarak seçmiş ve XVII. yüzyıl Osmanlı toplum yapısı ile İbn Haldun’un söyledikleri arasında bir benzerlik kurmuştur. İbn Haldun’un Doğu İslam toplumları için geçerli olabilecek modelini Osmanlı düzenine uygulamıştır.

 

İbn Haldun devletleri insana (canlı varlığa) benzetir. Ona göre devletler de insanların geçirdiği hayat sürecinden geçerler; devletler de canlı varlıklar gibi doğar, büyür ve ölürler.

 

Nâima, İbn Haldun’un ileri sürdüğü determinist “tavırlar” teorisini aynen benimsemiştir. Fakat beşinci tavırdan sonra Osmanlı Devleti’nin ölümüne razı değildi. Bu nedenle Nâima’da kaderci bir görüşe yer yoktur. Akılcı tedbirler alındığı takdirde o, mukadder çöküntüye mani olunabileceği kanaatinde olması nedeniyle kötümser değil, iyimser bir felsefenin örneğini vermiş oluyor. Bu dönemde Osmanlı’yı ölümden kurtaracak “âkil” ve “hâzık” bir kişiye ihtiyaç vardır. Bu kişi Osmanlı’nın kaderini olumlu yönde değiştirecek büyük adam niteliklerine sahip olmalıydı.

 

İbn Haldun’un determinist “tavırlar teorisi” ani ve köklü değişmelerin olmadığı zamanlar için geçerliydi. İbn Haldun’da kanaatimizce eleştirilmesi düşünülebilen husus; bütün dünyayı etkisi altına alacak hatta temelden değiştirecek yeni buluşları hesaba katmamış olmasıdır. Halbuki Nâima’nın yaşadığı çağ dış etkenlerin ve iç bunalımların yoğunluk kazandığı bir döneme rastlar. XV. ve XVI. yüzyıllarda Avrupa’da ortaya çıkan Merkantilist akım Osmanlı devletini de etkisi altına almıştır. Avrupa’da gelişen bu yeni akım, para sistemi altın ve gümüşe dayanan Osmanlı devletinin ekonomik yapısını alt üst etmişti. Nâima her ne kadar bu dış etkilerin farkında ise de, bütün dikkatini sadece iç bozukluklarda toplamıştır. Bu Nâima’nın sisteminin eksik bir yanı olarak kabul edilebilir. Çünkü Osmanlı devleti üzerinde araştırmalar yapan günümüz tarihçileri Osmanlı rejiminin çöküş nedenlerini iç etkenlerden ziyade dış nedenlerde aramaktadırlar