Jung – Keşfedilmemiş Benlik

Normal denilen insanın kendini tanıma derecesi çok sınırlıdır.
Bir çok insan kendini tanımayı bilinç düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip herkes kendini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir. Bilinç dışını ve onun içeriğini bilemez. (s. 47)
Birey giderek daha fazla toplumun bir fonksiyonu haline gelir. Yaşamının gerçek taşıyıcısı fonksiyonunu giderek daha çok kaybeder. (s. 55)
Anayasal devlet ilkel bir toplum tarzına, yani herkesin bir başkasının veya oligarşinin despot yönetimine boyun eğmek zorunda olduğu ilkel kabile komünizmine dönüşür. (s. 55)
Yaşamın dışsal koşulları karşısında bir tavır alabilmek ancak bu koşulların dışında bir referans noktası var ise mümkündür. Dinler işte böyle bir bakış açısı sağlarlar. (s. 57)
Bireyin tanrıya bağımlılığı doktrini dünyanın birey üzerindeki iddiası kadar güçlü bir iddiadır. Hatta bu iddianın mutlakçılığı kişi kollektif zihniyete teslim olduğunda kendine nasıl yabancılaşıyorsa aynı şekilde onu dünyaya karşı yabancılaştırabilir. (s. 58)
İnsan, kesin bir kollektif inancın ifadesidir. (s. 58)
İman, ana hedefi bu dünya olan bir inanç bildirimidir, dolayısıyla dünyevi bir ilişkidir. Oysa dinin anlamı ve amacı bireyin tanrı ile ilişkisinde veya bireyi kurtuluşa ve özgürleştirmeye götüren yolda saklıdır. (s. 58)
İman, resmi kilise ile birlikte varolan bir şeydir (Alışkanlık yüzünden kiliseye devam edenlerin dahi tabi olduğu bir çeşit kamu kuruluşudur).
Büyük sayılarda insanlarla kıyaslandığında bireyin değersiz olduğu inancın, evrensel çapta ve oybirliği ile onay gördüğü bile iddia edilebilir.
Şu kesinki hepimiz bu yüzyılın sıradan insanların çağı olduğu toprağın, havanın ve suyun efendisinin bu sıradan insanlar olduğu ve ulusların tarihsel yazgılarının bu alelade insanların elinde olduğunu söylüyoruz. İnsanoğlunun görkemine onurlu bir bakış getiren bu tablo ne yazık ki sadece bir hayaldir ve bambaşka bir gerçekle karşı karşıyadır. Gerçekte insanoğlu onun adına uzayı ve zamanı fetheden makinelerin kölesi ve kurbanı olmuştur. (s. 73/74)
Başarıları ve malvarlıkları onu daha büyük bir insan yapmaz. (s. 74)
(insanın) kendisini yargılamak için hiçbir kriteri yoktur. (s. 75)
Bilinç, varolmanın önkoşuludur. (s. 78)
Anlama her iki kişinin de bireyliklerine sahip çıkmalarını gerektirir. Anlamak, eninde sonunda her iki tarafada zarar verir. (s. 81)
Yanyana toplanan milyonlarca sıfır bir etmez. Herşey bireyin kalitesine bağlıdır. (s. 84)
İnanç ile bilgi arasındaki kopukluk günümüzdeki zihinsel kargaşanın çok belirgin özelliği olan bölünmüş bilincin bir belirtisidir. Sanki iki ayrı insan aynı konu üzerinde ikiside kendi bakış açısından iki ayrı düşünceyi ileri sürmektedir, ya da aynı insan yaşadığı şeyi iki farklı kafa yapısıyla resmetmektedir. (s. 97)
Öğrenme, içgüdülerin temel alanından uzaklaştırır. (s. 101)

Toplum içinde birey, kendi “sosyal hayatının” kölesidir.

Çeviren: Barış İlhan
İlhan, 99



Jung – Keşfedilmemiş
Benlik

Arkaik
İnsan

“Arkaik” sözcüğü en eski, ilk -orijinal-
demektir.

İnsandan genel olarak söz ettiğimizde (…)
daha ziyade onun ruhsal yaşamından, bilinç düzeyinden ve yaşam tarzından
bahsederiz.

Bilinç gelişimi ne düzeyde olursa olsun, her
uygar insan ruhunun derinliklerinde arkaik bir insan olmaya devam eder.

İlkel insanın bizden köklü bir şekilde
farklı düşündüğünü, hissettiğini ve algıladığını gösteren hiçbir şey yoktur.
Ruhsal işleyişi aynıdır -ancak temel varsayımları değişiktir.

Yaşam koşullarını düzene sokmak çabası arttıkça,
tesadüf daha fazla dışlanmış olur ve kendimizi ona karşı koruma gereksinimimiz
azalır.

“Büyü balta girmemiş ormanın bilimidir.”

Beyaz adam bir timsahı vurur. Anında en
yakın köyden bir grup öfkeli insan koşarak gelir ve bunun bedelini ister. Açıkladıklarına
göre o timsah, silahın ateşlendiği anda köylerinde ölen yaşlı bir kadındır.

Lévy-Brühl bu ilginç ilişkiler için
participatition mystique (gizemli ortaklık) deyimini geliştirmiştir.

İlkel insan bu konularda gizemli hiçbir şey görmez,
onları doğal kabul eder. Onları tuhaf bulan biziz, bunun nedeni de bu ruhsal
fenomenler hakkında bir şey bilmememizdir.

Günlük yaşamımızda daima diğer insanların
ruhsal süreçlerinin bizimkiyle aynı olduklarını varsayarız…

Elgon’un dağ kabilesindeki bir gözlemim (…)
“Sabahleyin, güneş yükselirken, kulübelerimizden çıkarız, ellerimize tükürürüz
ve onları güneşe tutarız.”

“Bu her zaman böyle olmuştur” dediler. Bir açıklama
almak imkânsızdı ve onların sadece ne yaptıklarını bildiklerine, niçin
yaptıklarını bilmediklerine ikna oldum.

Keşfedilmemiş Benlik

Modern
Toplumda Bireyin Acıklı Durumu

Normal denilen insanın kendini tanıma
derecesi çok sınırlıdır.

Birçok insan kendini tanımayı bilinç
düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip
herkes kendini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir.
Bilinç dışını ve onun içeriğini bilemez. (s. 47)

Kalabalık ne kadar büyük olursa, bireyin
önemi o kadar azalır. Ama eğer birey, kendi zayıflık ve yetersizlik duygusu altında
ezilerek, yaşamının anlamını yitirdiğini hissederse -ki, bu anlam kamu refahı
ve yüksek standartları ile zaten benzer o zaman çoktan Devlet köleliği yoluna
girmiş ve, bilmeden veya istemeden, Devletin kulu olmuştur. (s. 54).

Birey giderek daha fazla toplumun bir
fonksiyonu haline gelir. Yaşamının gerçek taşıyıcısı fonksiyonunu giderek daha
çok kaybeder.

…anayasal devlet ilkel bir toplum tarzına,
yani herkesin bir başkasının veya oligarşinin despot yönetimine boyun eğmek
zorunda olduğu ilkel kabile komünizmine dönüşür. (s. 55)

Kitle
Zihniyetinin Dengeleyicisi Olarak Din

Yaşamın dışsal koşulları karşısında bir
tavır alabilmek ancak bu koşulların dışında bir referans noktası var ise
mümkündür. Dinler işte böyle bir bakış açısı sağlarlar. (s. 57)

Bireyin tanrıya bağımlılığı doktrini
dünyanın birey üzerindeki iddiası kadar güçlü bir iddiadır. Hatta bu iddianın
mutlakçılığı kişi kolektif zihniyete teslim olduğunda kendine nasıl
yabancılaşıyorsa aynı şekilde onu dünyaya karşı yabancılaştırabilir.

İnsan, kesin bir kolektif inancın
ifadesidir.

İman, ana hedefi bu dünya olan bir inanç
bildirimidir, dolayısıyla dünyevi bir ilişkidir. Oysa dinin anlamı ve amacı
bireyin tanrı ile ilişkisinde veya bireyi kurtuluşa ve özgürleştirmeye götüren
yolda saklıdır. (s. 58)

İman resmi Kilise ile birlikte varolan bir
şeydir, (…) sadece gerçek inanç sahiplerinin değil, aynı zamanda (…) salt
alışkanlıklarının etkisiyle Kiliseye devam eden (…) insanın da ait olduğu bir
kamu kurumudur.

Demek ki iman sahibi olmak (…) daha ziyade
sosyal bir konudur. (s. 59)

Kitle insanı için devlet politikası düşünce
ve eylemin en yüce prensibidir.

Burjuva mantığında diktatör devletin büyük
bir avantajı vardır (…) devlet tanrının yerini almıştır. Bu nedenle sosyalist
diktatörlükler din haline gelmiş ve devlet köleliği de ibadet biçimi olmuştur.

Devletin politikası iman mertebesine
yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde
yarı-tanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din
şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. (s. 61)

Din
Konusunda Batı Dünyasının Tutumu

Eğer Stalin’in yaptığı gibi, üç milyon
köylüyü açlığa mahkûm edip, bir o kadar işçiyi de ücretlerini vermeden emrinize
amade ederseniz, istediğiniz her türlü sosyal ve ekonomik reformu
gerçekleştirebilirsiniz. Böylesi bir Devlet’in korkacağı hiçbir sosyal veya
ekonomik kriz yoktur. Gücüne dokunulmadığı sürece – yani ortalıkta iyi
beslenmiş ve sıkı disiplinli bir polis ordusu bulunduğu sürece- varlığını çok
uzun bir süre sürdürebilir ve gücünü sürekli arttırabilir. (s. 67-68)

Şu kesinki hepimiz bu yüzyılın sıradan
insanların çağı olduğu toprağın, havanın ve suyun efendisinin bu sıradan
insanlar olduğu ve ulusların tarihsel yazgılarının bu alelade insanların elinde
olduğunu söylüyoruz. İnsanoğlunun görkemine onurlu bir bakış getiren bu tablo
ne yazık ki sadece bir hayaldir ve bambaşka bir gerçekle karşı karşıyadır.
Gerçekte insanoğlu onun adına uzayı ve zamanı fetheden makinelerin kölesi ve
kurbanı olmuştur. (s. 73-74)

Başarıları ve malvarlıkları onu daha büyük
bir insan yapmaz. (s. 74)

Bireyin
Kendisini Anlaması

…insan kendisi için bir muammadır. Bu
anlaşılabilir bir şey, zira insan kendisini tanımak için gerekli olan
karşılaştırma araçlarından yoksundur. (…) bilinçli, düşünen ve konuşabilen bir
varlık olarak kendisini yargılamak için hiçbir kriteri yoktur. (s. 75)

Ruhsal fenomeni hakkıyla değerlendirebilmek
için, onunla birlikte giden tüm diğer fenomenleri de hesaba katmak zorundayız,
dolayısıyla bilinçdışının ve parapsikolojinin varlığını görmezden gelerek
psikoloji bili}· mi yapmak artık mümkün değildir. (s. 77)

Bilincin olmadığı yerde, pratik anlamda bir
yaşam yoktur, çünkü dünya ancak bir psişe tarafından bilinçli olarak düşünüldüğü
ve bilinçli olarak ifade edildiği sürece varolabilir. Bilinç, varolmanın önkoşuludur.
(s. 77-78)

…anlama her iki kişinin de bireyliklerine
sahip çıkmalarını gerektirir. Dolayısıyla anlamayı anlama ile bilginin denge içinde
olduğu noktaya kadar götürmekte yarar vardır, zira anlamak önünde sonunda her
iki tarafa da zarar verir. (s. 81)

Bu bilinçliliğin taşıyıcısı olan bireydir.
Ancak birey psişesini kendi iradesi ile üretmez, aksine, onun tarafından
önceden oluşturulmuştur ve çocukluk çağında yavaş yavaş gelişen bir bilinçle
beslenmiştir.

…toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar
tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine
kalacaktır. Ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin
toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte
bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır. (s. 83)

Yan yana toplanan milyonlarca sıfır,
maalesef, bir etmez.

…iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli
adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. (s. 84)

Kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır;
çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır (…) hepsinden cadısı ise,
çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir
dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir.
Düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin
yapacağı işlerdir.

Otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o
kadar zayıflar ve çaresizleşir. (s. 86)

Kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde
her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmigeçit yapar ve bireyin
önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini
tümden kaybeder.

Örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve
ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi
ile mümkündür. (s. 87)

Yaşam
Felsefesi ve Psikolojik Yaklaşım

İnanç ile bilgi arasındaki kopukluk,
günümüzdeki zihinsel kargaşanın çok belirgin özelliği olan bölünmüş bilincin
bir belirtisidir. Sanki iki ayrı insan, aynı konu üzerinde, ikisi de kendi bakış
açısından, iki ayrı düşünceyi ileri sürmektedir. (s. 97)

İnsan toplumun bütününde görülen şeyleri
kendi küçük ölçeğinde yansıtan sosyal bir mikrokozmosdur. (s. 98)

İnsan davranış kalıplarını ileri doğru
dönüştüren gerçek bir dürtü olan öğrenme kapasitesinden başka hiçbir şey insanı
içgüdülerinin temel planından bu kadar uzaklaştıramaz. (s. 101)

İçgüdüsel doğasından kopması insanı
kaçınılmaz olarak bilinç ile bilinçdışı, ruh ile doğa, bilgi ile inanç arasında
çelişkiye sokar. (s. 102)

…bilince karşıt (onu dengeleyecek) bir
bilinçdışı vardır.

…ruhsal hataları ve bunların yol açtığı
sorunları salt sözcüklerle başımızdan def edebileceğimizi zannediyoruz. Zira
pek çok insan için “ruhsal” kelimesi hava cıvadan öte bir şey değildir.

Ruhumuz verebileceğimiz kadar çok ilgiye
layıktır… (s. 104)

Kendini
Tanımak

…Tabiat, yüksek bir zekâya aynı zamanda ruh
yeteneği de verecek kadar cömert değildir. Kural olarak, birinin olduğu yerde
diğeri bulunmaz… (s. 110)

Avrupa’nın tarihi boyunca Hıristiyan
ulusların birbirlerine yaptıkları barbarlıklar ve yarattıkları kan gölleri bir yana,
Avrupalı insan sömürgeleştirme döneminde kara derili insanlara karşı işlediği
suçların da hesabını vermek zorundadır. (s. 111)

İnsani bir ilişki, daha ziyade mükemmel
olmamaya, zayıf, çaresiz ve desteğe muhtaç olmaya dayanır…

Nerede adalet belirsizse, polis casusluğu ve
terör iş başındaysa, insanlar soyutlanmaya ve yalnızlığa düşerler ki diktatör
Devletin amacı ve hedefi de budur…

Sevginin bittiği yerde, güç savaşları,
şiddet ve terör başlar. (s. 118)

Kendini
Tanımanın Anlamı

…birey tek başına değişmedikçe hiçbir şey
değişmez. (s. 122)


(Giresun 82017) 

Türkçeleştiren: Barış insan

İlhan Yayınevi

1999