John R. Searle – Söz Edimleri

John R. Searle – Söz Edimleri

Dil felsefesi ile dilci felsefeyi birbirinden ayırıyorum.
Dilci felsefe, belirli bir dildeki belirli sözcüklerin ya da başka öğelerin
kullanımlarına bakarak felsefe sorunlarını çözme girişimidir.

Dil felsefesi ise dilin gönderme, doğruluk, anlam ve
zorunluluk gibi dikkat çeken belli başlı yanlarına ışık tutan felsefi
betimlemeler yapma girişimidir.

Bununla birlikte dil felsefesinin soruşturma yöntemi, a
priori ve kurgusal olmaktan çok deneysel ve ussal olduğu oranda elbette onu
varolan doğal dillerle ilgili olguları da hiç gözden kaçırmamaya zorlar.

Dilci felsefe bir yöntemin adıdır; dil felsefesi ise bir
alanın adıdır. (s. 70)

Aslında bir sözcüğün ne anlama geldiğini bilmek demek de bu
bilgiye sahip olmak demektir. (s. 73)

Kavramlarımız için ölçütler arama girişimleri (en doğru
yorumuyla) aslında kavramlarımızı açıklama girişimidir.

Felsefenin temel görevlerinden birinin bu olduğuna
inanıyorum. Benim burada söylemek istediğim, üstün tuttuğumuz bazı açıklama
modelleri kimi kavramlarımızı açıklayamıyorsa, gitmesi gerekenin kavramlar
değil, modeller olduğudur.

Bir dili konuşmak demek, kurala dayalı (son derece karmaşık)
bir davranış girişiminde bulunmak demektir.

Bir dili öğrenip ona hâkim olmak demekse, (inter alia: Başka
şeylerin yanında) bu kuralları bilmek ve onlara hâkim olmak demektir. (s. 79)

Bir yöntemin kendisine dayanarak yaptığı şey, altını çizmiş
olduğum gibi, anadilini konuşan kişinin sezgileridir.

Bu sezgilerin doğruluğu gerçekten de gösterilebilir ama ancak
başka sezgilerin yardımına başvurularak.

Bir dili konuşmak demek, söz edimlerinde bulunmak, yani
bildirimde bulunmak, emir vermek, soru sormak, söz vermek vb. ile göndermede
bulunmak ve yüklemek gibi biraz daha soyut edimlerde bulunmak demektir.

Bu edimleri olanaklı kılan, çoğunlukla dilsel öğeleri
yöneten kurallardır; bu edimler de bu kurallara göre yerine getirilir.

Söz edimleri üzerinde yoğunlaşma gereğinin nedeni basitçe
şu: Her dilsel iletişim dil edimleriyle olur. Dilsel iletişim birimi, genellikle
sanıldığı gibi, simge, sözcük ya da tümce örneği değil, söz ediminde bulunurken
simge, sözcük ya da tümce üretme ya da kâğıda dökme edimidir. (s. 83)

Benim dil kavrayışım eğer doğruysa, bir dil kuramı, konuşmak
kurala dayalı bir davranış olduğu için bir eylem kuramının parçasıdır. (s. 84)

Ben söz edimleriyle ilgili, gereken niteliklere sahip bir
soruşturmanın bir langue soruşturması olduğunu savunuyorum.

Dil felsefesi alanında yapılan çağdaş çalışmalarda, biri
konuşma ortamlarında anlatımların kullanımları, öteki tümcelerin anlamları
üzerinde duran en az iki çizgi ayırt etmek olanaklıdır. (s. 86)

‘Dile getirilebilirlik ilkesi’ diye anacağım, anlatılmak
istenebilecek her şeyin dile getirilebileceği ilkesi bu kitapta bundan sonra
ileri sürülecek savlar açısından oldukça önemlidir.

Bir dil bize, anlatmak istediklerimizi söylemek için sınırlı
sayıda sözcük ve dizimsel yapı verir. Fakat belirli bir dilde ya da her dilde
dile getirilebilirlikle ilgili bir üst sınırın, yani o belirli bir dilde ya da
her dilde dile getirilemez düşüncelerin olması mutlak bir doğru değil, olumsuz
bir durumdur. (s. 87)

İlki, dile getirilebilirlik ilkesi, dinleyen kişi üzerinde
yaratılmak istenen bütün etkileri, örneğin yazınsal ya da şiirsel etkileri,
duygulanımlar, inançlar vb. yaratacak bir anlatım ya da anlatım biçimi bulmanın
ya da uydurmanın her zaman olanaklı olduğunu söylemiyor. Konuşan kişinin
anlatmak istediği şeyi, onun dinleyen kişiler üzerinde yaratmak yöneliminde
olduğu belli etkilerden ayırmamız gerekir.

İkincisi, anlatılmak istenebilecek her şeyin dile
getirilebileceği ilkesi, söylenebilecek her şeyin diğerleri tarafından
anlaşılabileceğini ileri sürmüyor; çünkü bu, özel dilin, yani konuşan kişi
dışında başka herhangi biri tarafından anlaşılması mantıksal olarak mümkün
olmayan dilin var olma olanağını ortadan kaldırır. (s. 88)

Söz ediminin temel iletişim birimi olduğu varsayımı, konuşan
kişinin anlatmak istediği şey, sözcelenen tümcenin (ya da başka bir dilsel
öğenin) taşıdığı anlam, konuşan kişinin yönelimleri, dinleyen kişinin anladığı
şey ve dilsel öğeleri yöneten kurallar ile söz edimleri kavramı arasında bir
dizi çözümleyici bağ olduğunu söylüyor bize. (s. 89)

Bir dili konuşmak demek, kurala dayalı bir davranış
girişiminde bulunmak demektir. Daha anlaşılabilir bir biçimde dile getirmek
gerekirse, konuşmak kurallara uygun davranışlarda bulunmak demektir. (s. 91)

Konuşan kişi en az üç
farklı edimde bulunur
:

a)   
Sözcükler
(biçimbirimler, tümceler) sözceler

b)   
Gönderme yapıp yüklemede
bulunur (önerme ediminde bulunmak)

c)   
Bildirir, soru sorar,
emreder, söz verir vb. (edimsöz ediminde bulunmak) (s. 93)

Austin’in etkisiz edimi kavramını eklemek istiyorum. Bu
edimsöz edimi kavramıyla bağlantılı, edimsöz edimlerinin dinleyen kişilerin
eylemleri, düşünceleri, inançları vb. üzerindeki sonuçlarını ya da etkilerini
gösteren bir kavramdır. (s. 94)

Önerme edimleri tek başına karşımıza çıkmaz; yani bir insan
bir kesinlemede bulunmadan, bir soru sormadan ya da başka bir edimsöz ediminde
bulunmadan yalnızca gönderme ve yükleme edimlerinde bulunamaz.

Bir şeyi söylemek için sözcükler değil tümceler kullanılır,
sözcüklerin ancak bir tümce bağlamında göndergeleri olur derken Frege’nin de anlatmak istediği budur.

Öncelikle nesnelere tümeller değil, anlatımlar yüklenir. (s.
95)

Gönderme bir söz edimidir; söz edimleri ise sözcükler değil,
konuşan kişiler tarafından sözcükler sözcelenirken yerine getirilir.

Gönderme anlatımları üç çeşittir; özel adlar, belgili
adlarla belgili betimlemeler bir de adıllar. (s. 98)

Bildirmek ve kesinlemek birer edimdir, ama önermelerin
kendileri edim değildir. Önerme, kesinleme ediminde kesinlenen, bildirme
ediminde bildirilen şeydir. Başka bir biçimde dile getirilecek olursa, bu
kesinleme, bir önermenin doğruluğu konusunda (çok özel) bir güvence vermek
demektir. (s. 99)

Sözcelenen içindeki önermeyi açıkça gösteren tümcecikler tam
tümceler değildir. Dile getirilen bir önerme her zaman bir edimsöz edimi içinde
dile getirilir. (s. 100)

Düzenleyici kurallar, önceden varolan bir etkinliği,
varolması mantıksal bakımdan kuralların varolmasına bağlı olmayan bir etkinliği
düzenler. Oluşturucu kurallar ise, varolması mantıksal bakımdan kuralların
varolmasına bağlı olan bir etkinliği oluşturur (ve düzenler).

Düzenleyici kurallar, öteki kurallardan farklı olarak, emir
tümceleri biçimini alır ya da emir tümceleri olarak dile getirilebilir. (s.
105)

Bir dilin anlam yapısı, altta yatan bir dizi oluşturucu
kural kümesinin uylaşımsal gerçekleşimi biçiminde görülebilir; söz edimleri de
başka edimlerden farklı olarak, anlatımların bu oluşturucu kural kümelerine
uygun olarak sözcelenmesiyle yerine getirilen edimlerdir. (s. 108)

Bir şey söylemek ve onu anlatmak istemek bir edimsöz
ediminde bulunma işidir. Bu etkisöz ediminde bulunma yöneliminin olması zorunlu
değildir. (s. 116)

Anlatmak istemek, bir yönelim işi olmaktan fazla bir şeydir;
hiç olmazsa kimi durumlarda bir uylaşım işidir. (s. 117)

Bir tümceyi sözcelemek ve onu anlamak istemek, şu üç yönelme
işidir; a) dinleyen kişinin, birtakım kuralların belirttiği birtakım olguların
geçerli olduğunu bilmesi (kavramasını, fark etmesini) sağlamaya yönelik (y-1);
b) dinleyen kişinin bu şeyleri, y-1’i kavramasını sağlamak yoluyla bilmesini
(kavramasını, fark etmesini) sağlamaya yönelik; c) dinleyen kişinin, sözcelenen
tümceyle ilgili kurallara ilişkin bilgisinin bir sonucu olarak y-1’i
kavramasını sağlamaya yönelmek. (s. 121)

Söz verme, söz verilen şey söz verilen kişinin yapılmasını
istemediği bir şeyse kusurludur; ayrıca söz veren, söz verilen kişinin söz
verilen şeyin yapılmasını istediğine inanmıyorsa söz verme yine kusurlu olur;
çünkü kusursuz bir sözün, tehdit ya da uyarı olarak değil, söz verme
yönelimiyle verilmesi gerekir. Dahası verilen bir söz, yapılan bir davetten
farklı olarak, verilen bu sözden sözün talep ettiği bir durumu da gerekli
kılar. Böyle bir durumun en önemli yanı, söz verilen kişinin bir şey
yapılmasını istemesi (gereksemesi, arzulaması vb.) söz verenin de bu isteğin
(gereksinimin, arzunun vb.) ayırdında olmasıdır. (s. 134)

Bu koşula içtenlik koşulu diyorum.

Söz vermenin temek özelliği, belli bir edimde bulunma
yükümlülüğünün istenilmesidir. (s. 137)

İçten olmayan söz vermeler.

Konuşan kişi içten olmayan bir söz verdiğinde

Söz verdiği edimi gerçekleştirme yönelimi taşımaz. (s. 139)

Edimsöz gücü belirtme
aracının kullanım kuralları
:

         
Önerme içeriği kuralı

         
Hazırlayıcı kurallar

         
İçtenlik kuralı

         
Temel kural (s. 140)

1-   
Edimin yerine getirilişi
o ruhsal durumun bir dışavurumu sayılır. (s. 142)

2-   
Edimde bulunmanın bir
ruhsal durumun dışavurumu sayıldığı yerde, içten olmamak olanaklıdır.

Konuşan kişi, hazırlayıcı koşulları (hazırlayıcı koşulların
yerine geldiğini) sezindirir, içtenlikli koşullarını (içtenlik koşullarının
yerine geldiğini) dışa vurur, temel koşulu (temel koşulun belirttiği şey, her
neyse) onu söyler. (s. 143)

Bir Söz Edimi Olarak
Gönderme

…söylem içinde anılırlar, yani onlardan söz edilir. (s. 153)

Bir özel ad, adlandırılan şeyle ad arasında gerçekten fark
varsa bir özel ad olabilir ancak. Bunlar aynı şeylerse adlandırma ve gönderme
kavramlarını uygulamak olanaklı olmaz hiç. (s. 155)

Bir yüklem bir nesne için doğruysa, o nesneyle özdeş olan
başka her şey için de, bu başka şeye göndermede bulunmak için kullanılan
anlatımlar ne olursa olsun doğrudur. (s. 157)

Konuşan kişinin bir nesneyle göndermede bulunması demek,
konuşan kişinin, dinleyen kişi için o nesneyi bütün öteki nesnelerden ayrı
olarak belirlemesi ya da istenirse belirleyebilecek durumda olması demektir.
(s. 159)

İnsan olguları hep bir anlamda nesneler hakkında diye
görürse, varoluş önermelerinin önceliğini göremezse, hemen o geleneksel töz
anlayışına çıkan yola girer.

Wittgenstein, Tractatus’ta nesnelerin olgulardan bağımsız olarak
adlandırılabileceğini, olguların nesne bileşimleri olduğunu söylerken, olgular
ile nesneler arasında, artık daha başak bir ayrıma indirgenemez böyle bir
metafizik ayrım yapmaktaydı. Bu bölümün amaçlarından biri de onun bu kuramını
doğrulayan bir dilin olanaklı olmadığını göstermektir; nesneler olgulardan
bağımsız olarak adlandırılamaz. (s. 176/177)

Yükleme

Frege: Kavram ve Nesne

1-   
Frege, bir gönderme anlatımı
ile bir yüklem anlatımının işlevleri arasında o can alıcı ayrımı çizerken
yerinde bir şey yapıyordu.

2-   
Yüklem anlatımlarının da
göndermede bulundukları savında direttiği için getirdiği açıklama bir
çelişmeyle son bulmuştur. (s. 200)

Tümeller

Dünyadaki olguların yardımına başvurularak belirlenemezler;
amaca uygun anlamları olan anlatımlar sözcelenerek bilinebilirler. Sözün
kısası,
tümellerin olgular yoluyla
değil, anlamlar yoluyla belirlendiklerini söyleyebiliriz
. (s. 204)

Yükleme edimini göndermenin bir türü ya da bir benzeri
olarak görmek Batı felsefesi tarihinin en yaygın yanlışlarından biridir. (Aristoteles mantığına karşı ciddi itirazlar görüyoruz
burada
) (s. 210)

Yükleme edimini ‘sorunu gündeme getirmek’ aracılığıyla
tanımlamak, onun apayrı bir edim olduğu anlamına gelmez; onun, belli/belirli
bir içeriğin yer aldığı bütün edimsöz edimlerinin ortak olduğunu gösterir
yalnızca. (s. 215)

Günümüz Felsefesinin Üç
Yanılgısı

Doğalcılık Yanılgısı

Bu, genellikle betimsel diye nitelenen bir bildirimi sıkı
gerektirmesinin olanaksız olduğunu sanma yanılgısıdır. (s. 222)

Yapmak istediğim şey, betimsel bildirimlerden değerlendirici
bildirimler elde etmenin olanaksızlığını ortaya koymak için verilen örneklerin
bütünüyle betimsel bildirimlerden değerlendirici bildirimlerin elde
edilebildiği örnekler olduğunu göstermek. (s. 223)

Söz Edimi Yanılgısı

Kesinleme Yanılgısı

Gönderme Sorunları

Bir önerme edimi, hiçbir koşulda bir edimsöz edimi olan
kesinleme edimiyle özdeşleştirilemez; çünkü bir önerme edimi ancak bir edimsöz
ediminin bir parçası olarak ortaya çıkar, asla tek başına bulunmaz. (s. 254)

İçinde belgili bir betimleme geçen her edimsöz edimini
içinde bir kesinleme geçiyor diye yorumlamak saçmadır. (s. 257)

Özel Adlar

Ad nesnenin yerine geçer.

Bu söylenenler doğru olmakla birlikte hiçbir şeyi açıklamaz.
‘Yerine geçer’ ile anlatılmak istenen nedir? Özel adların bir anlamı var mıdır?
(s. 257/258)

Özel adların anlamları yoktur, adlandırılanları vardır ama
çağrışımları yoktur.

Bir belgili betimlemenin bir nesneye uyduğunu bilmek demek,
o nesneye ilişkin bir olguyu bilmek demektir. Oysa adını bilmek demek onunla
ilgili bir olguyu bilmek anlamına gelmez. (s. 258)

Biz özel adları betimlemek için değil göndermede bulunmak
için kullanırız.
Özel adlar hiçbir şeye
yüklenemezler, bunun için de anlamları yoktur.

“Ad nesneyi anlatır,
nesne onun anlamıdır.”

Tractatus

Sözcüklerin anlamı dünyadaki olumsal olgulara bağlı olamaz,
çünkü biz olgular değişse de dünyayı betimlemeyi sürdürebiliyoruz. Oysa sıradan
nesnelerin varlıkları olumsaldır. Demek nesnelerin adları, aslında gerçek ad
değil! Varlıkları olumsal olmayan bir nesneler sınıfı, olsa gerek; ancak
onların adları gerçek adlar olabilir. Peki, bu ne anlama geliyor?

Burada bütün metafiziğin ilk günahın açık bir örneğini bir
kez daha görmekteyiz: Dilin gerçek ya da sözde özelliklerini dünyaya
yakıştırmak. (s. 259)

Bütün söz vermeler, kişinin kendini, söz verdiği şeyi yapma
konusunda bir yükümlülük altına sokması edimidir. (s. 275)

Değerler, içinde yaşadığımız dünyada yer
alamazlar; çünkü olsalardı değer olmaktan çıkar, dünyanın bir parçası haline
gelirlerdi.
(s.
282)

Sunum ve Çeviri: R.
Levent Aysever

Ayraç Yayınları

Nisan 2000, Ankara