İsmet Özel – Zor Zamanda Konuşmak

İsmet
Özel – Zor
Zamanda Konuşmak

Batı basınında belli sütunların izlendiği
gerçek.

…belli bir sütunu izlemek ya bir otoritenin
görüşlerine başvurmak anlamına gelir yahut olaylar hakkında kapsamlı veya
hazırlop bir yorumla karşılaşmak isteğinin uzantısıdır. (s. 14)

…insan ömrü bir tek gerçeğin, yani o
insanın yüklendiği gerçekliğin dile gelmesine yetebilir ancak…

Bilgi âlet olursa insan da nesne olur.
Bilgi edinme bir mekanizmadan başka bir şey değilse insan da makineden başka
bir şey değildir
. (s. 17)

…bir yazının besleyici olması onun
tüketilmesiyle değil, okurken okur tarafından üretilmesiyle mümkündür.

Genel konular içinde kalınmakla kimsenin
tavuğuna “kışt” denilmiş olmaz. İnsan meselelerini soyut olarak ele almak, yer
ve zaman belirtmeksizin toplum meselelerini söz konusu etmek gazete yazarı için
güvenli bir iştir.

…fıkra yazarı, özel meselelerden ille de
bahsetmek istiyor fakat başının ağrımasını istemiyorsa, ele alacağı konuları
genelden dolaştırıp özele getirir.

Gerçek bir fıkra yazarı olmanın iki şartı

1) haklı bir davayı savunmak

2) sırtını dayayacak bir yerin olması

İnsanların genel eğilimleri bir sözü kim
söylerse söylesin bu söylenilende kendinin peşin olarak benimsediği yargıları
aramak ve bulmakla sınırlıdır. İnsanlar “ne yapmam gerekiyor söyle!” diye
haykırır, ama bu haykırışlarında gizlice şu emir saklıdır: “Söyleyeceğin şey
benim zaten yapmak istediğim olmalıdır.”

Yığınları peşinde sürükleyenler genellikle
tasvibini aldıkları kitlenin ana eğilimini bilip, bulup veya sezip bunu onlara
emir olarak sunabilenlerdir
. (s. 23)

…paylaşılamayan hakikat, hiçbir zaman
“tecelli” edemez
.

…bir insan soyut ve farazi bile olsa bir
vatana sahip değilse o aklen malûldür.

Makineler güzelliklerden tad almaz

Muhayyilenin inkâr edilmesi insanın umutlarını
yıkması ve böylece hırçın ve yıkıcı olması demektir. (s. 43)

Müslümanlar inançlarının bayrağı altında
dövüşürler. Şarkıları ile dövüşür ve kazanırlar.

Düşmanını kurtarmayı öngörmek, sanatı bile
geride bırakan bir yüce duygunun, sınırları geniş bir umudun erleri tarafından,
gaza erleri tarafından yüklenilebilir üstünlükte bir anlayıştır. Bereket budur.
(s. 45)

…yüksek düşüncelerin bayağı zevklerle bir
arada bulunmaları mümkün değildir. Zevklerin bayağılığı düşüncenin asaletini
zedeler
.

Mümin bir bütündür, onun bir yanıyla çok
yüksek bir inancı yaşayıp, bir yanıyla da basit ve değersiz zevklere boyun
eğmesi bir bozukluktur
. (s. 47)

10. asırdan itibaren batı insanı bilgiyi
bilenden ayırmak suretiyle düşünmeye başladı.

Descartes felsefesiyle birlikte bu ayrımı
yasalaştırdı.

Hayatın her evresini teorik ve pratik olmak
üzere ikiye ayırmak batının şematik darkafalılığının belirgin örneklerindendir.
(s. 51)

Yaşamak ve yazmak zıtlığı batılılara, daha
doğrusu batılı düşünme yapısını muhafaza etme gayretinde bulunanlara mahsus bir
çelişkidir.

Bir edebiyat (…) sürüklediği meraklıların
seviyesinde olur.

…derinliği olmayan düşünceler kendilerini
ayakta tutabilmek için kaba düşünen insanlara muhtaçtırlar.

Sahtekârları ele veren bir başka miyar da o
düşünceleri öne sürenlerle, o düşünceler arasındaki uyuşmazlıktır. Yani bir
düşüncenin sahteliğini bizzat o düşünceyi savunup da uygulayamayanlar ispat
edebilirler. (s. 65)

Giovanni Pappini – Gog (s. 66-67)

Bir sanat eserinin gerçekten etkili,
değerli olabilmesi için insanın temel meselelerinden biriyle bağlantılı olması
zorunludur. (s. 76)

Düşünce eserleri de müellifin kişisel
yaklaşımını yansıtmadığı zaman varolamaz. (s. 78)

Sahici dayanakları olan bilginin, sanatın
ve edebiyatın hiçbir şekilde konformizmle ilgisi yoktur. (s. 82)

İlginç bir çağda yaşayasın!

Çinliler ahlaki heyelanların ve siyasi
depremlerin hüküm sürdüğü “ilginç” çağlarda hayatın iyi ve güzel taraflarının
gürültüye gideceğini, eriyip unufak olacağını bilirlermiş.

Tohumları Batı Avrupa’da çatlamış ve sonra
halka halka bütün küreye yayılmış bir medeniyetin sahip olduğu ilginçlik
içindeyiz. (s. 85)

…sanayi toplumu ile içinde bulunduğumuz
elektronik çağ arasındaki temel fark haberleşmenin global yani yerküreyi
bütünüyle kuşatan bir mahiyet kazanmış olmasıdır.

Elektronik çağda iktidar, egemenlik,
güvenlik sıkı sıkıya haberleşmeyle bağlantılıdır.

Haber yayan kaynaklara egemenlik siyasi
egemenliğin belli başlı desteği haline gelmiştir. (s. 97)

Düşen bir cismin hızı artar.

Cismin sona yaklaştıkça daha kısa zamanda
daha çok mesafe katetmesi… (ilerleme dediğimiz süreç)

Son zaman en kısa zamandır.

…hayvanlar, hissiyatları itibariyle devamlı
bir şimdiki zaman içinde yaşarlar.

 İnsanların
büyük çoğunluğu geçmişi bizi geriye doğru çeken bir zihni unsur olarak
değerlendirirken geleceği de ileri itmeye sebep olan bir güç olarak anlamaya
yatkındırlar. Hâlbuki şimdiki zaman içinde bir geçmiş tarafından öne doğru
itilmekte, gelecek aracılığıyla da geçmişe bağlanmaya zorlanmaktayız. (s. 109)

Her insan insanlığın yüküyle doğuyor,

Peygamberler başlangıcın ve sonun bilgisini
verirler.

Resulullah Muhammed’in niçin son peygamber
olduğunun önemi iyice anlaşılmalıdır. Sünneti terketmenin yokluğa mahkûm olmak
demek olduğu son Peygamber’in yoluna girmeden hiçbir bilginin, şifa temin eden
hiçbir doğrunun kavranılmayacağı bilinmelidir.

Bunları kim bilecek?

Susamayanların su araması ne mümkün? (s.
112)

İçinde bulunduğumuz medeni toplum yapısı
insanları küçük veya büyük tiyatrolar içinde hapsetmeye son derece elverişli.

İdeolojik tercihlerini ön plana çıkaranlar
özel tiyatroları seçenlerdir.

Delilik tiyatrodan çıkmanın bir yoludur.

Tiyatrodan çıkmanın bir tek yolu var. O da
iman etmektir.

Tiyatronun tiyatro olduğu, tiyatrodan
çıkınca anlaşılır. (s. 119)

Sistem canlılığını hep kendini tekrar
ederek korur. Aynı fasit daire içinde dönüp durur sistem.

Sistemin ayakta durması için birçok bölgede
ateş hattının bulunması (…) gereklidir.

Bu gereklilikler insanların ancak bu
sistemin içinde bulunabileceğini kabul ettirmek (…) içindir.

İnsan için değerli olan gerçeği
“görmek”tir, gerçeği bildiğini “sanmak” değil.

…bir ülkede herkes karnını doyuracak kadar
yiyecek bulabiliyorsa, artık toklara zengin diyemeyiz. Zenginlik başka şeylerle
ölçülmeye başlanır. Zenginliğin sınırı yoktur, ama yoksulluğa tavan
konulabilir. Yoksulluğun gelişmesi bu tavanın yükselmesiyle ilgilidir.

…bir kültürde yoksulluğu arttıran
paylaşılacak şeylerin çokluğu, yoksulluğu şiddetlendiren ise paylaşmak
isteyenlerin çokluğudur. Üretim yoksulların sayısını arttırır, eğitim
yoksulluğun şiddetini. (s. 134)

“Kaç paralık adam?” sorusunun sorulduğu bir
kültür “modern” kültürdür. Modern kültürde insanlara “paran kadar konuş”
denilir. (s. 135)

…büyücü çırağı ustasının yokluğunu fırsat
bilip su taşıma işini süpürgeye yaptırmaya kalkışmış ve süpürgeye bu işi
bıraktıracak tılsımı bir türlü bilememiş… (s. 139)

…kimse kimseye “insan” özelliklerinde ötürü
muhtaç değildir. Bir insanın öteki için anlamı, sadece bir görevli olmasıyla
sınırlıdır. Bütün haklar toplumsal kurumlara devredilmiştir.

…herkes toplumsal bir mültecidir. (s. 149)

Kurumlar büyüdükçe insan küçülmekte, her
küçük unsur da diğeriyle arasındaki mesafeyi arttırmaktadır.

Bir ülke modernleşme yoluna girerken önce
gün gelip kendinin de ileri teknolojiye sahip ülkeler gibi dediğini yaptıran,
tuttuğunu koparak kuvvete ulaşacağını hayal eder. Ama bunun birden bire
gerçekleştirilemeyeceğini gördüğü için önce kendi geleneksel yapısını yıkmaya
girişir. Yıktığının yerine ne koyabilirse o kadarına razı olur. Ne var ki bu
süreç zaten metropolün empozesidir. Kalkınmak isteyen ülke elini verdikçe
kolunu kurtaramaz. (s. 151)

…modernleşme çabasındaki bir ülkenin
ulaşabileceği en üst sınır o ülkeye sistemin biçtiği “yer” olabilir ancak. (s.
152)

…metropol ülkelerin son derece dikkatli
oldukları hususlardan biri, bütün uydu ülkelerin kendi aralarında çatışmalı
kalmalarını temin etmektir. Endüstri ve enformasyonun gelişme potansiyeli
taşıdığı bütün bölgeler aynı zamanda savaş bölgeleridir. (s. 155)

Kartezyen düalizm bilim adamlarına
kendileri dışındaki her şeyi ölü sayma, üzerinde deney yapabilme ruhsatı verdi.
Bir tarafta insan vardı, bir tarafta ise tabiat. (s. 163)

…tabiatı koruma fikri (…) aslında tabiata “hâkim”
olma fikrinde değişiklik yoktur. (s. 167)

Tabiatı koruma ideolojisi korunacak
tabiatın kalmadığı bir zamanda yaygınlaştırılmıştır. (s. 168)

Yabani Norveç farelerini (Rattus
Norvegicus) kapanla yakalamak veya zehirlemek imkânsız denecek kadar zor bir
iştir.

…kapanlara yakalanan ve zehirli yiyecekleri
yiyen fareler fare toplumlarının “aşağı” derecedeki üyeleri imiş. (s. 171)

…farelerden farkımız onların düşük değerli
bireylerini toplum dışına atmalarına karşılık bizlerin içimizden çıkan
böylelerini taklide yeltenmemiz… (s. 173)

Türk aydınlarının belirgin özelliklerinden
biri de batılılaşma sürecine girdiğimizden beri zihinlerinde bir yurt
tasarlamış olmalarıdır.

Tanzimat aydınlarının Osmanlı lafzına yeni
bir anlam yükleme çabaları, meşrutiyet aydınlarının liberal idealleri “milli”
kavramlar olarak benimsemeye çalışmaları, cumhuriyet aydınlarının da tarih
sahnesine ilk kez çıkıyormuşçasına yeni bir millet kimliğine sahip çıkma
yaklaşımları…

…insanların soyut bile olsa bir yurt sahibi
olmaları iyidir. Tersi, yani tasarı düzeyinde dahi bir yurt sahibi olmamak,
şahsiyetin parçalanması ve delirmek demek olur. Delilik bir anlamda
kayıtsızlıktır. (s. 188-189)

…bir neslin belli özelliklerle donanmış
olarak yetişmesini, olgunlaşmasını istiyorsak, o nesli eğitme görevini
yüklenmiş olanların da aynı özellikleri taşıması kaçınılmazdır. Başka türlüsü,
ancak yeni yetişenlere heveslerin, arzuların, beklentilerin aşılanması anlamına
gelir ki bu çocukların “geceyarısı” doğacaklarından hiç şüphe etmemek gerekir.
(s. 198)

Duçe, gizli örgütler vs.

…batı düşünce yapısının anti-demokratik
dediği kurum ve temayüller Türkiye’de rağbet bulmamıştır. (s. 207)

Münafık, kendinin münafık olduğunun
anlaşılmaması için geceleri yatsıya kadar mumunu yakıyor.

…yalancılıkla yaşayan insan kendi yalanına
destek olacak tedbirleri alır. (s. 210-211)

Türkiye’de yaşayıp yazdığı halde batı
ülkelerinin terminolojisini özellikle kullanarak kendilerini esoterik kılmış
aydınlar var ortalıkta. Bunlar, açıklıkla söyledikleri taktirde pek kolay
anlaşılacak ve bu yüzden de kabul veya redle karşılanacak yargıları kırk
dereden su getirerek söylemekle bir yer edinme hevesindedirler. (s. 223)

Malumatfuruşluk karşısında yılgınlığa
kapılmamalıdır.

…bir şeyi düşünmüşsek, onu bir
daha düşünmemiş olmayı başaramayız
.

Müslüman için küfrün küfr olduğunu bilmek
yeterlidir. Ayrıca onu özünden kavrama çabası göstermeye yeltenmesi boşunadır.
Çünkü küfr ziyandır, hüsrandır, yokluktur ve hiçtir. Müslüman hiçten bir şey
anlamaz. (s. 230)

Eğer insanın gerçekten sarahatle anladığı
manasız şeyler varsa, ancak o zaman bazı şeyleri manasız bulmakta hak sahibi
olabilir. (s. 231)

İstisnalar kaidelerin mezarıdır.

Hasmını küçümsemek, bir bakıma kendini
vehimlere kaptırmak demektir.

…insanlar dünyasında geçerli kural (…)
birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır.

İhlas sahibi olmak; aşkınlık içinde
bulunmak, metafizik şartlar içinde yaşamaktır.

Teslimiyet pazarlıksızdır. Samimiyet
gösterişsizdir. İhlas endişesizdir. (s. 260)

Bir halkın yerleşik inançlarını okşamak o
halkın yaşadığı bölgede iktidarı ele geçirme manevrasının vazgeçilmez bir
parçasıdır. (s. 262)

Amerika’da zenci düşmanlığı, komşu evde bir
zenci aile yaşadığı zaman anlaşılır.

…zenci düşmanlığı beyazların kendilerini
üstün tutabildiği şartlarda değil üstünlüğünü kaybettiği şartlarda ortaya
çıkıyor.

Zenci düşmanlığı daha çok toplumun alt
tabakalarında rağbet buluyor. (s. 269)

Gerçek İslamî anlayışın hükümran olduğu
toplumlarda Müslümanlar maddi kuvveti, paranın tesirini, refahı hiçbir zaman
itikadi kuvvetin üstünde görmemişler.

Hiç kimse parasının veya elinde tuttuğu
imkânların kuvvetine dayanarak yaptığı bir haksızlığın üstünü örtmemiş, (s.
278)

Bilim kendi propagandasını tapınaklara
muhalefet etmiş olmakla yaptığı için bugün kendinin nasıl putperestlere yaraşan
bir tapınak kurduğu anlaşılamıyor. (s. 284)

İnsanları öldürmek için mazeret arıyorsanız
tezinizi bilimsel bir tarzda ortaya koymanız gerekir.

Nasıl
Mı? Niçin Mi?
(s. 291-294)

Modern insanlığın belli hedeflere varmada
tuttuğu yol “nasıl?” sorusunu sormakla başlıyor.

Niçin sorusuna cevap aramakla, bilgiye yeni
bir boyut eklemiş oluruz.

Niçin kalkınacağını bilmeyen bir toplumun
nasıl kalkınacağını da bilmesi mümkün değildir (…) hem de vardığı hedefin
anlamına varması mümkün değildir.

Hayatını nasıl sorusuna bağlamış insanlar
çoğu kere rüzgâr önünde sürüklenen yapraklar gibidir. Her yeni duruma nasıl
uyacağını düşünür onlar. Durumları tartışmaz. Nasıl para kazanacak? Nasıl
şöhret sağlayacak? Nsıl paçayı kurtaracak…

İnsan olmak bir bakıma “niçin” sorusuyla
başlar.

…totaliter yönetimler resmî ideolojinin
doğrultusunda yer almayan düşünceleri suç sayarlar. Bir ülkede eğer düşünce
suçu işleniyorsa orada bir yılgı ve baskı rejiminin yaşandığı, insanların temel
hak ve hürriyetlerinin hiçe sayıldığı, daha açıkçası o toplumu oluşturan
ferdlerin insandan sayılmadığı söylenebilir.

Düşünce suçunun işlenebilmesi için
düşüncelerin dışa vurulması gereklidir.

Çağdaş toplumlarda suç sayılan unsur
düşünce değil “eylem”dir. (s. 295)

Yönetim yetersizleştikçe yasalar ağırlaşır.

Rüzgâr eğilip bükülmesini bilen dallara bir
şey yapamaz, ama dik duran ağaçları kırar.

Bir kimsenin doğru olarak bildiği şeyi bir
diğerine aktarabilmesi için karşısındakinin bu doğruyu kabul edecek hazırlığı
peşinen yedeğinde bulundurması gereklidir. (s. 333)

Bir olayın hesaba katılacak en az iki
cephesi vardır. Aklın yolu birdir diyen insanlar mümkün olan iki ihtimalden
ancak birini hesaba katanlardır.

Ok hedefini bulmazsa ne olur kaygusu oku
hedefe ulaştıracak ilkeyi yaralar. (s. 364)

Şule Yayınları

1996