Hasan Ali Toptaş – Heba

Hasan
Ali Toptaş – Heba

Anahtar

“Kimseler fehmetmedi manâsını davamızın

Biz dahi hayranıyız davayı bî manâmızın”

Yenişehirli Avni

Ziya gitti, doksan bir numaralı kapının
ziline bastı.

(Binnaz Hanım’ı görünce) göğüs kafesinin
içinde küçük ve sıcak bir kuşun yavaşça kımıldadığını hissetti. (s. 17)

Bu kadar şahsi bir şey hangi kelimelerle
anlatılır hiç bilmiyorum gerçi. Kelimelerin kudreti içimi göstermeye yeter mi,
onu d bilmiyorum.

…apartman deyip geçiverdiğimiz bu demir ve
beton yığını benim gençliğimdir aslında,

Hasılıkelam, çerden çöpten de olsa insan
illaki bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini,

Çoluğunun çocuğunun rızkı için çırpınıp duran
o iyilik meleğini basit ve kirli hesaplar yüzünden, bir ikindi vakti hunharca
öldürdüler çünkü. (s. 35)

(İhtiyarlar) gövdeleri günden güne genişleyen
büyük bir hareketsizliğin içinde hareket ettiği için, hayat bir hayli yavaş
akar onların gözünde. (s. 42)

Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir
şey değildir.

Rüya

Üzerine, rüyadaki gibi tuhaf bir ağırlık
çökmüştü…

Sonra gördüğü rüyayı, Binnaz Hanım’ı (…)
Kader’i, kaderle birlikte müdavimi oldukları kitapçıyı (…) çocukluğunu düşündü.

Aklı Suriye sınırına kaydı sonra,

Rüyadaki güvercin de geldi (aklına)

…dumana benzeyen boğuk bir sesle Suriye’ye
doğru üst üste kuğurdu.

Askerlerin onu gördüğü yoktu.

…postallarının arkasından da bebek nefesi
gibi küçük küçük toz bulutları havalanıyordu.

Derken çatıdaki güvercini gördü bu asker. (s.
67)

…gözetleme kulelerinin gerisinden çocukluğunu
geçirdiği kasabanın tenha sokakları göründü. (s. 68)

Serinlik kutusu gibi, küçük küçük dükkânlar…

İçlerinden biri Karcı Ali’ye dağdaki kar
kuyusunun nerede olduğunu sordu.

Biraz sonra görürsünüz, o cırlak sesiyle,
yanmış yüreklere kar, yanmış yüreklere kar diye bağırmaya başlar.

İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde
değildir de, gövde yüreğin içindedir belki oğlum… (s. 73)

Atışını yaptı, hedefi vurdu,

Elindeki kuşun sıcaklığı gövdesinin
sıcaklığına karıştı ve bir yol bulup kalbine kadar gitti de, orada uyuyan
hassas bir noktaya dokundu sanki. (s. 77)

Küçük bir kuş (…) sessizlikten yontulmuş,
yontulduktan sonra da orada unutulmuş tüylü bir heykel gibiydi neredeyse. (s.
78)

Ziya sapanını doğrultup kuşa nişan aldığını
fark etti…

Her nasılsa meşini kavrayan sol eli
gevşeyiverdi ve dalın üstündeki kuş yere düştü. (s. 81)

…söyle bakalım (…) niye koşuyordun az evvel,

Hiç, diye karşılık verdi Ziya,

Bunu der demez de kocaman bir ateş düştü
içine ve ağzı birdenbire kurudu.

İşte tam o sırada (…) Karcı Ali de, yanmış
yüreklere kaar, yanmış yüreklere kaar diye bağırmaya başladı. (s. 83)

Demem o ki şu yalan dünyada beteri beteri
var…

Ölülerin arkasından konuşulmaz biliyorsun,
çünkü bir ölünün sessizliği, yeryüzünde yapılan konuşmaların topundan daha
fazla ve daha derin bir şeydir. (s. 97)

Yemek deyip geçmemek lazım,

Rüyalar tuhaftır zaten,

Huzur

Bu izler, diye devam etti (…) hayatımı altüst
eden feci bir olayın eseri…

…bazı kişiler vardır, hiç konuşmasalar bile
insan onları görünce nefesinin genişleyip zihninin açıldığını hisseder ya, (…)
karımla on altı yıl önce (…) o kitapçıya gitmiştik. (s. 137)

Zihnimizde karanlık bir ezber odası vardır ve
şartlar oluştuğunda orada uyuyan ezberler dilimizden yahut hareketlerimizden
dökülür de biz hiç hissetmeyiz…

Müthiş bir patlama sesi duyuldu

Meğer patlamanın merkezi (…) kitapçıymış…

Birkaç gün sonra karımı morgdan bana
parçalanmış halde verdiler… (s. 139)

Kayıtlara üçü kadın ikisi erkek, beş kişi
öldü diye geçti; hâlbuki beş değil altıydı ölü sayısı. Kader hamileliğinin
beşinci ayındaydı çünkü; bir oğlumuz olacaktı ve ben karımla birlikte o gün
orada maalesef onu da kaybettim. (s.140)

…onlarla birlikte ölemedim diye ben derin bir
mahcubiyet duydum sonraki yıllarda.

(Kenan anlatıyor)

Dördüncü yılın sonunda boşandık. Çocuğumuz
olmadı çünkü…

Karım pılısını pırtısını toplayıp köyüne
dönerken, elinde tıbbi bir rapor varmış gibi beni zürriyetsizlikle suçlayarak
ortalığı birbirine kattı.

İki-üç kelimelik bir cümleyi haykırarak benim
geleceğimi mahvedip gitmişti.

Şu yeryüzünde göz göze gelmenin bile bir
hatırı yok mudur, dokunmanın bir hatırı yok mudur…

Sonra günün birinde karımdan evvel davranıp
benzer kelimeleri köyünde ben haykırsaydım, demek ki onun geleceği mahvolacaktı
diye düşündüm. İşte böyle düşününce de, ne yapsın, kadıncağız belki bu nedenle
elini çabuk tuttu dedim. Sonra nasıl olduğunu ben de bilemiyorum ama ona karşı
birdenbire bir merhamet uyandı içimde… …ve ikimizde de acıdım. (s. 145)

(bağ evinde)

…kalan ömrümü burada huzur içinde
geçireceğimden eminim. (s. 147)

Yazıköy

Kenanların evi

Hatırlıyor musun onu?

Hatırlamıyorum diye cevap verdi Kenan…

Nasıl hatırlamazsın yahu, diye hayıflandı
Ziya, hani çamaşır yıkamak için kuyudan su çektiğimiz sırada onu bana sen
göstermiştin… (s. 172)

Sınır

Nasıl olduğunu bile anlayamadan kendini
Silvan’dan çıkıp Malabadi Köprüsü’ne doğru giden asfalt yolun kenarında buldu.

Kuralsızlığı örtmek için kurallardan daha
kalın bir örtü bulamazsınız.

Komutan

Ziya’yı var gücüyle tokatlamaya başladı.

…bir türlü akıl erdiremediği, tuhaf bir
yakınlık duydu.

…aralarında inkârı mümkün olmayan kuvvetli
bir bağ oluşmuş gibi geldi ona. (s. 203)

Askerlik bir an önce de bitse de kurtulsak…

Ziya’nın çektiği kâğıtta da Urfa yazıyordu.

Viranşehir’e düştük…

…daktilo kullanmayı bilen var mı?

Ben biliyorum dedi Ziya,

Tüh be, dedi Ziya kendi adını görünce; şu ile
bak, ağzımdan çıkıveren birkaç kelime yıktı beni!

Ceylanpınar’a doğru yola çıktılar.

Mehmet oğlu Ziya Kul, 1958 Aydın, emret
komutanım…

Komutan, Aydın’ın neresinden olduğunu sordu,

Bit denen arsız mahluk topraktan geliyor
arkadaşlar,

Bu sebeple, utanmayın hiç,

Sınırda yaşadıkları hayat ikisini de serseme
çevirmişti…

Bir insanın kendisine zulmedene gülümsemeye
mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde. (s. 277)

…başka bir ülkeden geldin sen buraya, misafir
sayılırsın,

Senin varlığından haberdar olsunlar ya da
olmasınlar, bu ülkede yaşayan herkesin misafiri sayılırsın. (s. 311)

Sabah olduğunda da sütunun dibinden alıp
elini kolunu bağlamadan Ceylanpınar’a götürerek, Suriyeli yetkililere teslim
etti Mensur’u. O günden sonra bölük binasının önündeki sütunun dibinde hep
geniş omuzlu bir boşluk gördü Ziya… (s. 313)

Minnet

…bana malum oluyor ağbi…

Aynı rüya…

Sevişiyorlardı…

İki kardeş arasında ilişki var diye bir şayia
çıkarsa neticesi kötü olur,

Kaç kez dünürcü gittik,

Olmadı bir türlü, olmadı (…) kızın rızası
yok,

Çünkü kardeşiyle ilişkisi var,

…bizim bu işi çözerse Ziya Bey çözer,

Numan, ta çocukluğundan beri Kenan’ın kardeşi
Nefise’ye yanıktır. (s. 325)

Kızımız istemiyor,

Fazlaca ısrar etiğimiz için Nefise’nin ailesi
iyice uzaklaştı bizden.

Velhasıl şimdi biz senden bu hayırlı iş için
elçi olmanı rica ediyoruz.

…ben böyle bir işe asla karışmak istemem.

Ayrıca ben evliliğin hayırlı bir iş olduğunu
da düşünmüyorum.

Ziya, köye doğru yürüdü,

Dut ağacının dibinde oturan Nefise,

Kızın duruşunda, kırk iki yıl önce vurduğu o
küçük kuşu görmüştü (s. 329)

Buyurun, dedi Nefise.

Nefise ayağa kalkmış, göz kamaştırıcı bir
sükûnetle, yakın bir uzaklığın gerisinden öylece bakıyordu.

Cevval Dayı’nın yanına gitmem gerek. İstersen
birlikte gidelim de tanıştırayım sizi, ne dersin?

Kabul eder mi acaba, diye sordu Nefise,

Benden başka kimseyle görüşmüyor da, dedi
Kenan, (s. 331)

Hakikaten tuhafmış dayın,

Elçilik yapman için (…) ağbisiyle birlikte
Numan sana gelmiş, öyle mi,

Ziya, ne çabuk duyulmuş… (s. 337)

Numan iyidir hoştur,

Nefise’den vazgeçemedi bir türlü, daha
doğrusu içindeki canavarla hesaplaşamadı.

…insan içindeki canavarı öldürürse çöle
dönüşür,

Dilinde Nefise türküsüyle ortalıkta serseri
mayın gibi gezinip duruyor. (s. 340)

Ziya Bey koş, dayımı bıçakladılar!

Fena

Körükçü Kâzım bıçaklamış,

Neden bıçakladı seni,

Münakaşa ettik,

Kenan bir türlü iyileşemediği için, o günden
sonra hep Besim’le Ziya götürdü dayının yemeğini.

Kar yağdı köye,

Vakitler kuşluk vaktiydi,

İşte o gün, oracıkta düşüp öldü Kenan, (s.
356)

…elinde sigara, ne yapacağını bilemeden duy
ağacının etrafında saatlarce dolanıp durdu.

Havalar ısındı sonra, ortalık yeniden
yeşillendi,

Kenan’a aranızdaki mesele neydi,

Geçen yıl Kenan benden borç almıştı,

Ben ona ihtiyacı olan paranın hepsini
göndermiştim zaten,

Biliyorum,

Fakat Kenan bu paranın beş binini kasabadan
bulduğu bir ustaya kaptırdı.

Bunları bana neden anlatmadı.

Öderdim ben bu paranın hepsini.

Askerdeyken büyük bir iyilik etmişsin sen
ona,

Ben o iyiliğin ne olduğunu bilmiyorum,

Nasıl bilmezsin yahu, insan ettiği iyiliği
bilmez mi,

Sen biliyor musun,

Dediğine göre Kenan çok hastalanmış, nöbete
çıkacağı sırada yere yığılmış (…) sen de o vakit, işte Kenan benim demişsin,
onun yerine nöbete gitmişsin,

Üstelik o gece sabaha kadar kaçakçılarla
vuruşmuşsun,

Biraz bağırdık çağırdık,

Elime imansız bir bıçak geçti,

Ben ne halt ettiğimi, ettikten nice sonra gördüm,

…kimse gelip bizi ayırmadı, herkes kavgayı
seyretti.

Hicabımdan cenazesinde de gelemedim,

Köyde kalmaya devam edecek misin,

Evet, dedi Ziya,

…birazcık dinle beni, köyde nicedir birtakım
laflar dolaşıyor.

Ben senin yerinde olsaydım (…) bugün bu köyü
terk ederdim. (s. 367)

Bacağından bir bıçak sıyrığı almakla insan
ölür müymüş, Kenan mutlaka zehirlendi diyorlar mesela. Güya sen zehirlemişsin
onu, sebebi da Nefise’ymiş.

Cevriye Hanım (…) köyde birtakım laflar
dolaşıyor evladım, dedi ardından da, o sebeple sen çek elini Cevval’den ona biz
bakarız. (s. 369)

Birdenbire zebella gibi bir adam dikildi
önüne

Utanmıyor musun lan çocuğun yaşındaki çocukla
ha diyerek elindeki sopayı var gücüyle Ziya’nın başına indirdi.

Eli sopalı birkaç kişi daha fırladı,

Ziya, canını dişine takıp daha hızlı
koşuyordu. Buna rağmen yine de Numan’a yakalandı…

Meşeliğe ulaştığında yorgunluktan ölecek
gibiydi. (s. 373)

Ötedeki kulübeye doğru yürüdü.

Kalkıp açtım

Beni arıyorlar dedi cansız bir sesle

Kapıya dayanırlarsa beni vermezsin değil mi,
dedi Ziya onları görünce

Buraya gelemezler, dedim ona…

…buldum, dedi köylülerden biri, bakın işte
bakın şu kayanın dibinde top gibi büzülmüş öylece yatıyor.

Ziya başını çevirip beni orada boşuna
arıyorlar dercesine yüzüme baktı.

Sonra iki adam çıktı kayanın arkasından, biri
koltuklarından diğeri bacaklarından tutmuş Ziya’yı taşıyorlardı yavaş
adımlarla.

Ziya başını çevirip bana baktı yeniden,

Beni buldular, dedi büyük bir şaşkınlıkla.
(s. 376)

Everest Yayınları

Ağustos 2016