Ernst Cassirer – İnsan Üstüne Bir Deneme

Ernst Cassirer – İnsan Üstüne Bir Deneme
İnsan Kültürü Felsefesine Bir Giriş


İnsan Nedir

Sokrates felsefesinin ayırıcı özelliği, yeni bir nesnel içerik değil, düşüncenin yeni bir etkinlik ve işlevidir. Sokrates’e değin, düşünsel bir monolog olarak kavranılmış olan felsefe, Sokrates’te diyaloga dönüşmüştür.

İnsanın doğasının bilgisine ancak diyalog yolu ya da diyalektik düşünce aracılığıyla erişebiliriz.

Doğruluk, doğası gereği diyalektik düşüncenin ürünüdür. Platon

İnsan, sürekli olarak kendini araştıran bir yaratık… (s. 17)

İnsan, kendi yaşamının koşullarını benimsemekten başka bir şey yapamaz. İnsan artık yalnız bir fiziksel evrende değil, bir simgesel evrende de yaşamaktadır. Dil, söylence (mitos), sanat ve din bu evrenin parçalarıdır. (s. 33)

Dil, öncelikle, duyguları ve duygulanımları dışlaştırır.

Us, insanın kültürel yaşam biçimlerini tüm zenginlik ve çeşitlilikleri içinde kavrayabilmemize elverişli değildir. Bu nedenle, insanı ussal hayvan olarak tanımlamak yerine -simgeleştiren hayvan- animal symbolicum diye tanımlamalıyız. Ancak bu şekilde onun ayırıcı özelliğini belirtebilir ve insana açılan yeni yolu, uygarlık yolunu anlayabiliriz. (s. 34)

Göstergeler ve simgeler iki ayrı konuşma evrenine aittirler. Bir gösterge, fiziksel varlık dünyasının, bir simge ise insanın anlam dünyasının bir parçasıdır. (s. 38)

İnsanın gözlerini önce göklere çevirmesi salt düşünsel bir merakı giderme isteği değildi. Onun göklerde aradığı şey, kendisinin ve kendi insansal evreninin bir yansımasıdır. (s. 52)

Anımsama… geçmişin yeniden doğuşudur. Yaratıcı ve yapıcı bir süreci içerir. (s. 55)

Simgesel bellek insanın kendisiyle yalnız geçmiş yaşantılarını yinelemekle kalmayıp aynı zamanda bu yaşantıları yeniden yaşadığı bir süreçtir.

“Ozan olmak insanın kendi kendisinin yargıcı olması anlamına gelir ” Ibsen

Şiir, insanın kendisi ve yaşamı üzerine yargı verebileceği biçimlerden biridir. O, özbilme ve özeleştiridir. (s. 56)

İnsan bilgisi kendi özyapısı gereği simgesel bilgidir.

Simgesel düşünce için gerçekle olanak, güncel olanla ideal şeyler arasında kesin bir ayrım yapmak zorundadır.

Bir simgenin fiziksel dünyanın bir parçası olarak güncel bir varlığı yoktur. O bir anlama sahiptir. İlkel düşüncede varlık ve anlam alanlarını ayırt etmek çok güçtür.
Bir simgeye büyüsel veya fiziksel gücü olan bir şeymiş gibi bakılır.
İnsan kültürü geliştikçe nesnelerle simgeler arasındaki ayrım açıkça duyulmaya başlanır. (s. 61)

“İdealar dünyasında yaşamak olanaksız olanı sanki olanaklı immiş gibi ele almak demektir.” Goethe (s. 65)

İnsan ve Kültür

Simgesel biçimler felsefesi şu varsayımla başlıyor; insanın ‘özüne’ veya doğasına ilişkin herhangi bir tanım varsa bu tanım tözsel olarak değil, ancak işlevsel bir tanım olarak anlaşılabilir.
İnsanın göze çarpan karakteristiği, metafiziksel doğası olmayıp yaptığı iştir.
Dil, söylence, din, sanat, bilim, tarih bu halkanın öğeleri ve çeşitli dilimleridirler. Bu nedenle bir insan felsefesi bu insani etkinliklerin temel yapısını kavramamıza ve aynı zamanda onları bir bütün olarak anlamamıza yardımcı olacak olan bir felsefesidir. (s. 71)

Söylence dünyasdı, eylemlerin, güçlerin çatışan kuvvetlerin dramatik dünyasıdır. O her doğa olayında bu güçlerin çatışmasını görür.
Bilimin yeni ışığı altında söylencebilimsel algı sönmek zorundaydı. (s. 79)

Söylencenin gerçek örneği doğa olmayıp toplumdur. Onun tüm temel öğeleri, insanın toplumsal yaşamının izdüşümleridir. Doğa bu izdüşümler aracılığıyla toplumsal dünyanın imgesi haline gelir. (s. 81)

Bergson’un kendisine verdiği yön, insanın ahlaksal yaşamı metafiziksel dizgesi aracılığıyla yorumlamaktı. (s. 89)

Büyüye inanma, insanın uyanmaya başlayan kendine güveninin ilk ve en şaşırtıcı anlamlarından biridir. İnsan, burada artık kendisini doğal veya doğa üstü güçlerin elinde kalmış saymaz. Kendi rolünü oynamaya başlar; doğa diye adlandırdığımız oyunda bir aktör olur. Her büyüsel uygulayım, doğal etkilerin büyük ölçüde insan eylemlerine dayandığı kanısı üzerinde temellendirilir. (s. 92)

İnsan büyü ile kendisi doğanın güçlerine boyun eğmek zorunda olan bir varlık olarak değil, ama tinsel enerjisi ile bu güçleri düzenleyip denetleyebilen bir varlık olarak saymayı öğrenir. (s. 93)

Homeros şiirlerinin etkisi yüzünden Grek dininin tüm bu ilkel özellikleri ortadan kalkmaya başlıyor. Herodotos’un dediği gibi; “Grek tanrılarına adlarını verip onların biçimlerini çizen” Homeros ve Hesiodos olmuştur. (s. 97)

Dil ile mythos yakın akrabadırlar. İnsan kültürünün ilk evrelerinde… birini ötekinden ayırmak hemen hemen olanaksızdır. (s. 107)

Dünya, onu (ilkel insan) göre cansız veya dilsiz bir şey olmayıp, işitebilen ve anlayabilen bir şeydir. (s. 108)
Sözcüğün büyüsel işlevi kalkmış ve yerine anlambilimsel işlevi geçmiştir. (s. 109)

Demoritos, insan dilinin duyusal özyapıdaki, belli seslerden kaynaklandığı savını ilk ortaya atan düşünürdü. (s. 112)
Bir adın işlevi her zaman bir nesnenin özel bir yönünü vurgulamak üzere sınırlanmıştır. (s. 129)
“Resim, dilsiz şiir, şiir ise konuşan resimdir.” Simonides (s. 133)

Sanat, gerçekliğin… sezgilerce, düşünce aracılığıyla yorumlanmasıdır. (s. 140)

Trajik ozan duygularının kölesi olmayıp efendisi olan bu efendiliğini seyircilere de aktarabilen kişidir. (s. 142)

Güzellik duygusu, biçimlerin devingen yaşamına karşı duyarlılıktır. Bu devingen yaşam, kendimizde buna karşılık olan devingen bir süreç olmaksızın kavranamaz. (s. 144)

Tüm sanat ve bilimlerin en gizli yanları şiire aittir. (s. 148)

Özünde değerli olan bilmeye de değer. (s. 150)

Sanat kendimizi gönüllü olarak bıraktığımız uyandırıcı bir düştür. Bergson
Sanat bizi geriye, gerçekliğin asıl kaynağına / kaynaklarına götürür. (s. 153)

Her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır. (s. 183)

Dilde, dinde, sanatta, bilimde insan kendi dünyasını kurmaktan başka bir şey yapmaz. (s. 206)

“Şiir, düşüncelerle değil, sözcüklerle yazılır” Mallarme

Çeviren: Necla Arat
Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2009