Emir Kuşçu – Mitoloji ve Varoluş

44

Emir Kuşçu – Mitoloji ve Varoluş

Rudolf Bultmann’ın
Mitolojiden Arındırma Yöntemi Üzerine

Mitolojiden arındırma kavramı, tarihselciliğin sınırlı
bakışının ötesinde mitolojinin tarihsel çağrısını dile getirme çabasını ifade
eder.

Tarihselcilik, insan tarihselliği ile ilgili tartışmanın
sona erdiği inancına sahip çıkar…

Bultmann mit sözcüğü ile özel bir tarihsel fenomene,
mitoloji sözcüğü ile de düşünmenin özel bir moduna işaret etmektedir.

Mitoloji, aşkın güçleri içkin güçlere analoji yaparak temsil
ettiğinde onlardan yetersiz bir biçimde bahsetmektedir.

Ona göre mit, insana kurtuluş getiren bir imkânı
taşımaktadır.

Dinler tarihi okulu mit kavramını kültür tarihinin bir
fenomenine indirgerken, Bultmann, mitte günlük koşuşturmanın ötesine uzanan imana
işaret edildiğini belirtir. (s. 10)

Bultmann, mitolojilerin, olayların nedenlerine ilişkin bir
açıklama çabası olduğu anlayışını tamamen reddetmemekte, fakat varoluşu her
türlü nedenselliğin temeline yerleştirmektedir. Zire Bultmann için varoluş,
nedenselliğe dayalı her türlü açıklama biçiminden ayrı olarak tam bir özerkliğe
sahiptir. (s. 12)

…modern insanın mitsel düşüncede ifade edilen varoluşsal
hakikati görebilmesi için, gerek mitolojinin gerekse bilimin nesnelleştirici
düşüncesinin ötesine gitmelidir.

…mitolojiden arındırma, mitin gerçek mahiyetini (…) açığa
çıkarmaya çalışır. (s. 13)

Bireysel varoluş ve kolektif varoluş arasında Bultmann’ın
yaptığı ayrım, temelde, insanın varlık imkânlarına işaret eder.

Bultmann kendisinden önce üstlenilen mitolojiden arındırma
çabasının (…) kerigmayı (kerigma = Tanrısal kelam) da giderdikleri için (…)
Hıristiyan imanı için olumsuz sonuçlara yol açmıştır. (s. 17)

Tarih, uyandırılan öz anlamlarda karşılaşılan somut durumun
talep ettiğine karşı bireyin aldığı kararlar sayesinde varolur.

Tarih, dünya görüşleri tarihidir.

Hıristiyan kerigması, mitolojik bir dünya görüşüne ait
olduğundan dolayı, bilimsel dünya görüşünün kültürel araçlarına yabancıdır.

Schinewend

Modern insan ve Hıristiyanlık arasındaki esas çatışma alanı,
Nietzsche’nin ilan ettiği Tanrı’nın ölümü trajedisinden kaynaklanan kriz
sorunudur. Ona göre bu durumda, insan sadece teknoloji sayesinde doğaya
hükmeden insan değil, aynı zamanda büyüsü bozulan dünyanın nihilist insanıdır.
Bu durumda, mitolojiden arındırma sayesinde, kerigmanın varoluşsal hakikati
açığa çıkarılsa bile, nihilist olan modern insanın İncil’e inanması mümkün
olmaz. (s. 22)

Modern dünyada amel, kökenini kaygı içindeki varoluşta, dile
gelme biçimi ise bilimsel dünya görüşünde bulmaktadır.

Bultmann amel sözcüğünü daima insanın karşıtı olarak
kullanmıştır.

Tanrı’nın kelamı, dünyanın ötesini unutan insanı kuşatan
kaygıdan onu kurtarabilir. Kelam ona (…) hitap ettiğinde dünyadan özgürleşme
imkânı sağlar.

Bultmann’a göre, gündelik kaygı, kişiyi kolektif varoluşun
içinde eriteceğinden dolayı, kişi Tanrı’ya imandan uzaklaşır.

…kendi eylemlerimiz ile güvenliğe erişeceğimizi
zannettiğimizde, kendi eylemlerimizin kölesi oluruz.

Özgürlük, mevcut anın sınırlarını aşan bir amilden beslendiği
için, kendi egosunu öznellikle özdeşleştiren insanın keyfi özgürlüğü değildir.
Hakiki özgürlük sadece öte dünyadan seslenene Tanrı’nın çağrısına itaat etme
konusunda özgür olmaktır. (s. 27)

Gnostik mitoloji insanın dünyevi güvenliğini terk etmesinin
öteden gelen çağrıya icabet için zorunlu olduğunu ifade ediyorsa, Bultmann da
modern insanın Tanrı’nın kurtarıcı fiiliyle karşılaşabilmesi için, bilimselci
dünya görüşünün ötesine geçmesinin gerektiğini vurgular. (s. 29)

Bultmann İsa’nın tarihsel mesajını duyabilmek için Sinoptik
İncillere kulak vermek gerektiğini ifade etmektedir.

Sinoptiklere uyguladığı biçim tenkidinin sonunda İsa’ya
atfedilen sözleri üç grupta tasnif etmektedir. Ona göre Sinoptiklerdeki
apokaliptik-eskatolojik sözlerden başka İsa’nın bir kısım sözü, logia olarak
bilinen (…) doğulu hikmet geleneğinin bir devamı iken diğer bir kısmı (…)
Yahudi dindarlığından yükselen mevcut düzene yönelik eleştirilerdir. (s. 31)

Bultmann’a göre İsa’nın mesajının özünü Tanrı Krallığı
oluşturmaktadır.

İsa insanlara almaları gereken kararın Ne olduğunu değil
Nasıl olduğunu vaaz etmiştir.

…her zaman bir karar krizi içinde bulunan insan, sadece
Tanrı’ya itaat etme bilinci taşıdığında gerçek kararlar almış olabilecektir. (s.
33)

Bultmann’a göre tarihsel İsa kerigmadaki gibi kelamın
bizatihi kendisi değil, sadece kelamı taşıyan birisidir. (s. 37)

Pavlus’a göre İsa, Tanrı’nın affedici kelamından başka bir
şey değildir.

Bultmann’a göre Yunan düşüncesi ve Yeni Ahit’teki insan
anlayışı arasında en temel fark, Yunan düşüncesinde, insanın zamanla olan
ilişkisinin yok sayılması ya da en azından bu konuda İncil ile aşikâr bir
karşıtlık içinde olmasıdır. Yunan düşüncesinde insan, başkalarıyla karşılaşması
sayesinde varolamaz. İnsan kendi gerçek doğasını kavramada zamandan bağımsız
olduğu için, gelecek yeni bir şey getiremez. Yunan düşüncesinde, her insanın
hayattaki rolü önceden belirlenmiştir.

Yunan düşüncesinde insan, kendi bireyselliğini (…) dünyanın
rasyonelliğinde arar.

Yeni Ahit’te insan (…) temelde muvakkat bir varlıktır. (s.
40)

Bultmann’a göre ‘hayatımız Mesih’le beraber Tanrı’da
saklıdır’ dendiğinde, bilinmeyen geleceğin, Kutsal Ruh sayesinde inananları
niteleyen sevgide mevcut olduğu ifade edilmektedir. (s. 41)

Eski Ahit’te dünyanın sonu öğretisi anlamında hiçbir
eskatoloji yoktur. (s. 42)

Pavlus, insanı sadece kararlarında özgür olabilen bir varlık
olarak kabul eder.

Pavlus, mevcut durumun çağrısını Tanrı’nın çağrısıyla
özdeşleştirdi.

İnanan zaten olduğu şey olmalıdır ve olacağı şeyi
halihazırda olmuştur. Burada emperatif-endikatif diyalektiği, kişinin
halihazırda olduğuyla olacağı şey arasındaki bir eş zamanlılıkla sağlanan bir
diyalektik, paradoksal bir birlikteliktir. Zira her endikatif içinde gizli bir
emperatif, her emperatifin ise içinde gizli bir endikatif mevcuttur.

Ruhla yaşarız / ruhla yürürüz. (s. 45)

Kelamla karşılaşan kimse, aynı zamanda yargılamaktadır.
İsa’nın kelamını işiten herkes, hayat ve ölüm arasında bir karar vermek
durumundadır.

Benim sözümü dinleyip
beni gönderene iman edenin ebedi hayatı vardır ve yargılanmaz fakat ölümden
hayata geçmiştir.
[Yuhanna, 5:24]

Bu ona, (…) hayatın olağan vasatilikteki anlamından
uzaklaşırsa, sahiciliği bulabileceğini öğretir. (s. 50)

Bultmann, kişinin sadece varoluşsal kaygılar sayesinde Mesih
hadisesiyle onun kelamında karşılaşabileceğine işaret etmektedir.

…tarih, hiçbir arkaik sembolizmin yapısını radikal bir
biçimde değiştiremez. Aksine tarih, ona sadece yeni anlamlar yükler.

Kilise Babalarının eserlerinde dışsallaşan dünya tarihi
anlayışı, Yahudi apokaliptik tarih anlayışının bilimselci bir ilgiyle
yorumlanmasından başka bir şey değildir. Augustine Tanrı Şehri adlı eserinde,
tarihi, Mesih’in ve Kilise’nin gelişine kadar hazırlık safhası olan ve şeytanın
hükmü altında olan kötülük çağı ve tanrısal inayetin gücü altında olan kurtuluş
çağı olarak iki safhada ele alır. (s. 61)

Kant’ın tarih görüşünün Hıristiyan tarih teolojisinin ve
eskatolojisinin ahlakçı bir dünyevileştirmesi olduğu söylenebilir.

Hegel tin öğretisiyle, Hıristiyan Parousia inancının
sekülerleştirilmesinden başka bir şey elde edemedi. (s. 63)

Spengler, medeniyetlerin doğasının doğru bir biçimde teşhis
edilmeleri halinde, gelecekte vuku bulabilecek olayların önceden kestirilebileceğinden
bahsetti. (s. 68)

İncil metinlerini mitolojiden arındırma daha çok hermenötik
bir meseledir.

Tarihsel hakikat, sadece tarihsel olarak varolan insanların
varoluş hakikati olarak anlaşılabilir.

Bultmann insan varlığından varoluş olarak bahsettiğinde,
nesne düzeyine indirgenemez olan hakikatten, sadece insana ait olan bir varlık
biçiminden bahsetmektedir. (s. 74)

Doğa bilimi, varoluşun tarihselliğini anlamayı güçleştiren
nesnelleştirici düşünce biçimine sahiptir.

Bir tarihçi her hangi bir olayın nasıl gerçekleştiğini
anlamaya yönelir yönelmez, tarihsel olayı meydana getiren nedenleri keşfetmeye
çalışacağından dolayı, tarihin nesnel bir fotoğrafını elde etmeye çalışacaktır.
Bultmann, hiçbir olayın tarihsel bir neden olmaksızın gerçekleşmeyeceğine
işaret ettiğinde Kant’ın etkisi altındadır.

Bultmann, tarih biliminde rastladığımız neden-sonuç
bağıntısını doğa biliminde ortaya konan nedensellik anlayışından ayırt ederken
Yeni Kantçı felsefeye yönelir. (s. 77)

Heidegger, tarihin temelini tarihten önce olan Dasein’ın
tarihselliğinde arar.

Dasein’ın tarihselliğinin temelinde, onun ölüme-doğru-varlık
olması bulunmaktadır.

İnsan ölüme-doğru-varlığında kendi varoluşunun
sonluluğu-sınırlılığı ile karşılaştığında, sonsuz imkânlardan kendi yazgısının
faniliğine sürüklenmektedir. (s. 78)

…tarihsel bir olayın anlamı sadece tarihin sonunda kesin
olarak anlaşılabilir. Nitekim insan tarihsel bir varlık olduğu için, tarihin
anlamını kesin olarak anlaması mümkün değildir. (s. 82)

Dilthey çeşitli formları içinde hayatı anlamaya çalıştı. Ona
göre hermenötiğin görevi, sadece metnin yorumuna ait bir şey olmanın ötesinde,
hayatın kendini eserlerde nasıl ifade ettiğine ulaşmaya çalışmaktır.

Bultmann’a göre, metni anlamak, metnin söylediği şeyi
anlamaktır. Yorum daima metnin hakkında konuştuğu şey tarafından yönetilir. (s.
87)

Bultmann’a göre, yorumun koşulu metin ve yorumcunun aynı
tarihsel dünyada yaşadıkları olgusuna dayanır. (s. 91)

Bultmann’ın katılımcı anlama kuramı, büyük ölçüde
Aristoteles’in trajedi yorumuna dayanır.

Trejedi sayesinde izleyici, sahnede temsil edilen oyunun bir
katılımcısı haline gelir.

Bultmann, Aristoteles açısından izleyicinin trajediye
katılımının, trajedide temsil edilen varoluşa ya da karar krizine katılım
olarak anlaşıldığını vurgular. (s. 92)

Kişi özel varoluşu ile ilgili suallerde Tanrı’yı
araştırdığında, onun hayatı Tanrı’yla ilgili araştırmasının bir parçası olur.
Çünkü kişinin Tanrı ve kendi hakkındaki suali özdeştir. Bir başka ifadeyle,
kişi Tanrı’dan bahsettiğinde kendi varoluşundan da bahsetmiş olacaktır. Çünkü
hem Tanrı hem de insan varoluşu nesnelleştirilemez bir niteliğe sahiptir. Bu
nedenle İnciller, kişinin varoluşuna hitap eder. (s. 95)

Bultmann’ın teolojik hermenötiği, insan varoluşunun İncil
metinlerinde nasıl anlaşıldığı üzerine odaklanmaktadır. (s. 96)

Felsefe kesin özel bir nasıl sorusuyla belirlenen insan
varoluşu ile ilgili olarak nasılın kendisi hakkında değil, sadece nasılın
neliği hakkında konuşur.

Bir başka ifadeyle, felsefe varoluşa sadece varoluşsallık
açısından ilgilenmektedir. (s. 103)

Tanrı’nın kelamı, insanın ön anlaması tarafından
belirlenemez.

Tanrı konuştuğunda insana düşen, kelamı kendi ön anlaması
ile özdeşleştirmek değil, dinlemektir. (s. 106)

Bultmann, Heidegger felsefesinin Yeni Ahit’in sekülerleşmiş
felsefi bir biçiminden ibaret kaldığını belirtmektedir.

Heidegger’in sahici varoluş ile ilgili söyledikleri
Hıristiyan’ın kendi varoluşunu kazanabilmesi için katkı sağlamaz.

Çünkü Bultmann’a göre varoluşu tamlığa kavuşturan Dasein’ın
ölüme-doğru-varlık oluşu değil, Tanrı’yla sen-ben ilişkisi içinde
karşılaşmasıdır. (s. 109)

Nihilist umutsuzluk, insanın gerçek anlamda tarihselliğini
yitirmesiyle ilgilidir. Zira nihilizm, insan varoluşunun geleceğe açıklığını
yok ettiğinden, yeni bir oluş anlamında aktüel bir imkânı ifade eden insan
varoluşunun tarihselliğini imha eder.

Nihilizm, insanın tarihsel bir varlık olduğu gerçeğini inkâr
etmez, sadece insanın tarihselliğinin tamamen anlaşıldığını/aşıldığını(?)
savunur. (s. 112)

İnsan kendi varoluşunu Tanrı’nın hediyesi olarak kabul etmek
zorundadır. Kendi varoluşunu tanrısal inayetle gerçekleşen bir hediye olarak
kavramayan kimse, hayatı kötümser bir biçimde kendi istekleri karşısında kendi
omuzlarına bindirilen bir yükmüş gibi anlayacaktır. (s. 113)

Tanrı’yı, gözümüzle değil, ruhumuzla tecrübe ederiz. Kişi
sadece varoluşsal bir ilişki içinde Tanrı’nın bilgisine erişebilir. (s. 115)

Hıristiyan imanı için Tanrı’nın fiili, inanmayandan çok
inanan kimse için gizlidir. Bu nedenle Hıristiyan imanı, Tanrı’nın fiilini
gözlemlenebilen bir olayla özdeşleştiremez. (s. 121)

Mucize, sadece onda Tanrı’yı göremeyen kişi için gizlidir.
Bununla birlikte, insanın tanrısızlığı, sadece kendi isteği ve iradesiyle
aşabileceği bir durum değildir. Zira tanrısızlık, insanın günahı tarafından
belirlenen varoluş olduğundan, insanın varolma tarzıdır. (s. 126)

Bedenden doğan bedendir, ruhtan doğan ruhtur.

Elis Yayınları

Aralık, 2006, Ankara