Düsturu’l Amel Kitabı, Konuları, Yazarı, Hakkında Bilgi

55

Düstûrü’l-Amel. Kâtib Çelebi’nin (ö. 1067/1657) devlet düzeni ve devletin ıslahına dair eseri.

Osmanlı Devleti’nin XVI. yüzyılın son­larından itibaren içine düştüğü ekono­mik ve sosyal bunalım, idarî zaaf döne­min ileri gelenlerini, bazan padişah ve­ya diğer idarecilerin istekleri üzerine. devleti bu durumdan kurtaracak çare ve tedbirleri ihtiva eden risaleler, lâyi­halar kaleme almaya sevketmişti. Kâtib Çelebi de sağlam tarih bilgisi ve fikrî ya­pısı yanında devlet hizmetindeki tecrü­besinden de faydalanarak görüşlerini bir risale halinde kaleme aldı. Diğer ıslahat yazarlarından farklı olarak devlet idare­si ve felsefesine temas ettiği, fikir ve zihniyet değişikliğini savunduğu risale­sinin önsözünde, IV. Mehmed’in saltana­tı sırasında Osmanlı mâliyesinin buhran­lı bir döneme girmesi üzerine Veziriazam Tarhuncu Ahmed Paşa’nın gayretleriyle, bütçenin denkleştirilmesine yönelik çalış­malar yapmak için 19 Rebîülâhir 1063te başdefterdar Zurna-zen Mustafa Paşa’mn başkanlığında top­lanan divanda hazır bulunduğunu belir­ten Kâtib Çelebi, divan üyelerinin konu­ya dair görüş ve tekliflerini yazılı olarak sunmaları yönünde alınan karar uyarın­ca kendisinin de konuyla ilgili düşünce­lerini bir rapor halinde sunmak üzere Düstûrü’l-amel li-ıslâhi’l-halel adlı ri­saleyi yazdığını ifade eder. Bununla bir­likte Naîmâ’ya göre o dönemde doğru söze kulak verip gereğini yerine getir­meye hazır devlet adamları bulunmadı­ğından Kâtib Çelebi raporunu yetkililere iletmemişti. Fezie^e’dekİ kayıtta da Kâ­tib Çelebi, ancak üç yıl sonra Şeyhülis­lâm Hüsamzâde Abdurrahman Efendi1-nin raporu kendisinden alarak padişaha sunduğunu, fakat rapora itibar edilme­yeceğini bildiği için bu gelişmeyi önem­semediğini, zamanla bir padişahın bu­nu görüp dikkate alacağı ve faydalana­cağı ümidini taşıdığını yazar.

Kâtib Çelebi’nin devlet felsefesine dair görüşlerinin bir özeti olan eser, telif se­bebini anlatan bir mukaddimeden sonra üç fasıl, bir netice ve netîcetü’n-netî-ce ile maliyenin düzeltilmesine ilişkin başlıca tedbirleri içeren “Tenbih ve Teb­şir” adlı bölümden oluşur.

Mukaddimede, İbn Haldûncu bir yak­laşımla fertler gibi cemiyetlerin ömrü­nün de gelişme, duraklama ve gerileme şeklinde üç merhalesi bulunduğu, ancak çeşitli tedbirlerin alınmasıyla bu ömrün uzatılabileceği belirtilir.

Geleneksel İslâm devlet anlayışına gö­re reâyâ Allah’ın padişah ve emirlere bir emanetidir. Kâtib Çelebi, reayanın ah­valine ayrılan birinci fasılda beşerî cemi­yetin dört temel unsurdan (ulemâ, as­ker, tüccar ve reâyâ) oluştuğunu belirte­rek insanın bio-psişik yapısı ile cemiye­tin sosyal yapısı arasında İlişki kurar. Tıp­kı beden gibi sosyal unsurlar arasında da bir ahenk sağlanması, her sınıf ve züm­renin kendisinden beklenen fonksiyon­ları gerçekleştirebilmesi için mevcut im­kân ve fırsatların adalete uygun şekilde hazırlanması gerektiğini ifade eder. Ni­tekim Kanunî Sultan Süleyman döne­minde köy ve kasabalardan şehre göçe izin verilmeyerek hem ziraatın zayıfla­ması Önlenmiş, hem de İstanbul’da imar faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde ilerle­mesine imkân sağlanmıştır. Ancak da­ha sonraları, özellikle Celâli isyanları sı­rasında halk şehirlere göç etmek zorun­da kalmıştır. Kâtib Çelebi kendi döne­minde İstanbul’un etrafının dolduğun­dan yakınır; ayrıca 1045’ten (1635) beri on iki yıl süreyle dolaştığı Osmanlı ülkesinde köylerin çoğunu harap gördüğü­nü, İran’da ise harabe halinde tek bir köye bile rastlamadığını ifade ederek bunun sebebini rüşvet, haksız tayinler, mansıp satmak gibi uygulamalara bağ­lar ve bunlardan vazgeçilmediği takdir­de ülkenin mahvolacağı uyarısında bu­lunur.

Ordunun durumuyla ilgili ikinci fasıl­da, geçmişte giderleri kısmak için ma­aşlı asker (kapıkulu) sayısında indirim ya­pıldığına ilişkin bilgiler verdikten sonra kendi döneminde asker sayısının azal­tılmasının zor olacağını, esasen buna ge­rek de bulunmadığını, eğer kanunların öngördüğü şekilde harcama yapılırsa as­ker sayısını azaltmadan da giderlerin mâkul seviyeye düşürülebileceğini belir­tir. Ancak ulûfeli asker sayısındaki artı­şın sebepleri üzerinde durmaz.

Hazine ile ilgili üçüncü fasılda da in­san bedeniyle sosyal yapı arasındaki ben­zerlik tekrarlandıktan sonra devlet ileri gelenlerinin şan, şöhret ve nüfuz alan­larını gittikçe genişlettikleri, lüks düş­künü oldukları, bu yüzden masrafların sürekli arttığı örneklerle anlatılır ve ar­tık bütçeyi dengelemenin güç, hatta im­kânsız olduğu belirtilir. Kâtib Çelebi yi­ne de bazı zorlamalarla kısmî bir iyileş­tirme yapılabileceğini ifade eder.

Sonuç kısmında bütçe gelirleriyle gi­derlerini denkleştirmek için öngörülen başlıca tedbirlere yer verilmiştir. Bu ted­birler güçlü devlet otoritesi, devlet adam­larının padişaha saygı duyup dürüstlüğe önem vermeleri, orduda tecrübeli olan­ların devletten yana tavır almaları ve as­keri kullanarak fesat çıkarmaya kalkı­şanların kökünü kazımaları, devlet ileri gelenlerinin ordudan faydalanıp israfı önlemeye çalışmaları şeklinde gösteri­lir. Bu işin gerçekleşmesi ise otoriter bir devlet adamına bağlıdır. Netîcetü’n-ne­ticede de bazı çareler sıralandıktan son­ra son bölümde ümitsizliğe kapılmadan, ayrıca haksızlığa sapmadan şeriatın ve aklın kanunu uyarınca isabetli tedbirle­re başvurulursa işlerin yoluna konabile­ceği İfade edilir.

Bu küçük risalede öne sürülen tedbir ve çareler daha sonraki ıslahat yazarla­rı tarafından da benimsenmiştir. Nitekim Kâtib Çelebi’nin, özellikle otoriter devlet adamının işleri düzeltebileceği görüşünü doğrularcasına Köprülü Mehmed Paşa’nın sadârete geçip devleti ye­niden eski gücüne kavuşturması, 1683′-ten sonraki sıkıntılı ve buhranlı yıllarda yaşayan tarihçi Naîmâ’nın bu görüşten etkilenmesine yol açmış, hatta Naîmâ, sağlam bir düşüncenin ürünü olduğunu ve uygulanabilir çareleri kapsadığını belirttiği bu risaleyi geniş Ölçüde iktibas etmiştir.

Nuruosmaniye, Süleymaniye ve İstanbul Üniver­sitesi kütüphanelerinde nüs­haları bulunan Düstûru 1-amerin dün­ya kütüphanelerinde de çeşitli yazmala­rı vardır. Risale ilk defa 1280’de (1863) Tasvîr-i Efkâr’m 122-127. sayılarında tefrika halinde yayımlanmış, aynı yıl Ayn Ali Efendi’nin Kavânîn-i Âî-i Osman’ı ile birlikte basılmıştır. Dostûrü’l-amel, W. F. A. Behrnauer tarafın­dan Almanca’ya tercüme edilmiş, Orhan Şaik Gökyay ta­rafından da sadeleştirilerek yayımlanmıştır.

Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi