Bir Bütün Olarak Dünyanın Bilimi

Bir Bütün Olarak Dünyanın Bilimi
Metafizikçilerin disiplinlerini tanımlamalarının başka bir yolu
da, onun bir bütün olarak dünya ile ilişkili olduğunu söylemektir.
Bu tanımm içerimleri ilk bakışta pek açık değildir. Bununla
birlikte, açıktır ki, herşeyden önce, her biri araştırma amacıyla
dünyanın bir parçası ya da veçhesini seçip kendisini onunla sınırlayan
çeşitli bilim dalları arasındaki karşıtlığa dikkat çekilmek
amacı güdülmektedir. Hiçbir jeolog ya da matematikçi kendi bi –
lim dalının varolan herşeyi kucakladığını iddia etmez. Onlardan
her biri, kendi özel bakış açısına uygun düşen herşeyi kucaklasa
bile, dünyanın, kendisinin dışta bıraktığı birçok yönü olduğunu
teslim edecektir. Metafizikçinin, bunun tam tersine, yalnızca
özel bilimlerin sonuçlarını birbirlerine bağlayarak, onları birbirleriyle
uyumlu hâle getirdiğini düşünmek mümkün olabilirdi.
Bilimsel araştırmanın giderek artan ölçülerde ihtisaslaştığı ve
alt dallara ayrıldığı günümüz koşullarında, bilimsel sonuçların
koordinasyonuna hiç kuşku yok ki ihtiyaç duyulmaktadır; birey –
sel bilim araştırmacılarının, bazen bu alanlar onların kendi alanlarıyla
çakıştığı, bazen de kendi alanlarında elde edilen sonuçların
onların dikkate alma gereği duymadıkları daha geniş kapsamlı
içerimleri olduğu için, başka alanlarda ne olup bittiğinin farkına
varmalarının sağlanmasına ihtiyaç duyulur. Bununla birlikte,
metafizikçiler ya da hatta genel olarak filozoflar, entelektüel
temasa dikkat eden insana özgü bu işlevi yerine getiren kimseler
olarak pek görülemezler. Zira, bu takdirde, onların bir bütün olarak
dünyaya yönelik ilgilerinin salt tikel bilimlerin sonuçlarını
toplamaya ve onların sentezini yapmaya dönük bir ilgi olarak yorumlanması
gerektiği düşünülebilirdi. Platon filozoftan genel
ve kuşatıcı bir bakışa sahip olan biri diye söz ediyordu ve bugün
de, sık sık şeyleri geniş bir perspektiften görme ve, giderek daha
az şey hakkında giderek daha fazla şey bildiği söylenen ortalama
uzmanın dar görüşlülüğünden sakınma ihtiyacmın bulunduğu
söylenmektedir. Bununla birlikte, bu, bilimsel sonuçları daha geniş
bir bakış açısından değerlendirme ve dünyaya ilişkin bilimsel
bir resim adı verilebilecek bir görüş geliştirmekle ilgili bir meseleyse
eğer, bu işe en uygun düşen kişi, bir filozoftan ziyade,
kavrayışı ve ilgileri geniş bir bilim adamıdır. Metafizik, bu tanım
metafizikçinin, merakı sınır tanımayan ve başka insanların
bulgularını onlardan bireysel olarak hiçbirinin sahip olamadığı
bir ustalık ve imgelemle bir araya getirme yeteneğiyle bezenmiş
bir tür süper bilim adamı olduğunu telkin ederse eğer, bir bütün
olarak dünyaya ilişkin bir yorum diye anlaşılamaz. Böylesi, süper
bir bilim adamı olmayı sadece bir bilim adamı umut edebilir.
Metafizikçi için daha fazla umut, herhâlde şurada bulunabilir:
İnsanlar sadece bilim adamının dünyaya dair ne söylediğini değil,
fakat aynı zamanda onun açıklamasına yüklenen anlamı da bilmek
isterler. İnsanlar dünyayı farklı düzeylerde ve farklı yeteneklerle
deneyimlerler; onlar sadece araştırmacılar değil, fakat aynı
zamanda eyleyen bireylerdir de; onların bilimsel yaşamlarının
üstünde, ahlâkî ve hukukî, estetik ve dinî hayatları vardır. İnsan
çok yönlü bir varlıktır; evreni bu farklı faaliyet ve deneyimlerin
ışığında anlama ihtiyacı duyar. Burada gizemli hiçbir şey görmeyen
filozofların sayısı az değildir; onlar dünyaya ilişkin olarak,
bilimsel görüşe rakip, ahlâkî ve dinî bir görüşün söz konusu
olamayacağını savunurlar. Bu görüşe göre, ahlâk ve din, teoriyle
değil de, pratik ilgili konulardır; onlar bilime rakip olmazlar,
fakat sadece onu tamamlarlar. Bununla birlikte, bu yansız tavır
genelde pek taraftar bulmaz; düşünen insanların çoğu için, dinden
ve hatta ahlâktan bile vazgeçmek pahasına, bütün yolu bilimle
almak ile, bu, bilimsel iddiaları belli bir çekince kaydı ile değerlendirmek
anlamına gelse dahi, dinî ya da ahlâkî bir bakış açısına
sıkı sıkıya sarılma arasında bir tercihte bulunma diye bir şey söz
konusudur. Ahlâkî yaşam pratiğinin, neyin doğru olduğu konusunda
son sözün bilime ait olduğu kabul edildiği takdirde, olumlanması
pek de mümkün olmayan kabuller üzerinde serpildiği
kabul edilir. İşte bundan dolayı, farklı deneyim biçimlerinin hakikat
iddiaları için rasyonel bir değerleme ortaya koyma ve tek
tek her birine hakkım veren genel bir çerçeve geliştirme zorunluluğu
bulunmaktadır. Bildik birçok metafizik sistemi tam tamına
bunu yaptığını iddia eder; diğerlerinin yanında, bilimin iddialarının
tarafını tutan materyalizm, din ve ahlâkî yaşamda derin bir
hakikat bulan idealizm, ahlâkî fail için numenal ya da duyularüstü
bir alanı korurken, bilimin fenomenlerle ilgili doğruları
verdiğini savunan 18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant’ın
düalist sistemi vardır.
Dünyaya, ya da sıklıkla söylendiği üzere, bir bütün olarak deneyime
ilişkin bir açıklama sunma olarak bu metafizik telâkkisi,
nihaî gerçekliğin gündelik deneyime aşkın olduğunu söyleyen
veya gündelik deneyimin sınırları ötesinde kaldığını düşünenlerin
görüşlerinden ziyade, nihaî gerçekliğin dolayımsız olarak bilinene
içkin olduğunu veya onun özünde varolduğunu düşünenlerin
görüşlerine uygun düşer. Gerçekten de, böyle anlaşılan metafiziğin
meşruiyetini sadece metafizikçi tarafından bilinebilir
olan özel kendiliklerin varoluşunu -ki bu, ortalama insanın sık
sık metafiziği okült olana bağladığına inandığı bir iddiadır- varsaymadan
olumlamak mümkündür. Bu, elbette, söz konusu çizgiler
üzerinde anlaşıldıklarında, metafiziksel problemlerin kolay
çözümlere elverişli oldukları anlamına gelmez. Dünyayı bir bütün
olarak ele almanın oldukça farklı yollarının bir çeşitliliği
söz konusudur: Bunlardan her biri, deneyimin, bireysel metafizikçinin
özellikle anlamlı bulduğu yön veya veçhelerine bağlıdır;
onlardan tek tek her biri, kapsayıcı olma ve rakiplerinin iddialarını
çürütme iddiasıyla ortaya çıkar, fakat ne yazık ki hiçbiri
kendisinin sarih bir biçimde doğru yorum olduğunu kanıtlamayı
başaramamıştır. Materyalizm gibi imkânsız olduğu gerekçesiyle
büyük ölçüde mahkûm edilen sistemlerin bile, pratikte, bilimlerdeki
yeni keşifler eski güçlüklerin üstesinden gelmenin yeni
yollarını açığa çıkardıkça, sürekli olarak yenilenen bir destek talebinde
bulundukları ortaya çıkar. Bir kinik bu olguları, insanların
bu türden teorileri benimsemelerinin, rasyonel iknadan ziyade,
duyguyla ilgili bir konu olduğu anlamına gelecek şekilde
yorumlayabilir; Bradley’in şaşırtıcı bir açıksözlülükle işaret
etmiş olduğu gibi, metafizik, içgüdüsel olarak inanılan şey için
kötü gerekçeler bulmaktan meydana gelir.