Nihaî Gerçekliğin Bilimi

Bu sorulara bir cevap verebilmek amacıyla, başka bir metafizik
tanımı öne sürülmüştür: Bu tanıma göre, metafizik, salt görünenin
tersine, nihaî olarak gerçek olanı tanımlamaya çalışan bilimdir.
Bununla birlikte, görünüşle gerçeklik arasındaki ayırım hiçbir
şekilde metafiziğe özgü bir ayınm değildir. İnsanlar, gündelik
yaşamda güneşin gerçek büyüklüğü ile onun görünüşteki büyüklüğü
veya bir nesnenin (standart koşullarda görüldüğü zamanki)
gerçek rengi ile, onun (standart olmayan koşullar altında) görünen
rengi arasında bir ayırım yaparlar. Bir bulut, her ne kadar gerçekte
su damlalarının bir yoğunlaşması olsa da, beyaz, yün veya
yapağı benzeri bir maddeden meydana geliyor gibi görünür. İnsanlar
genel olarak, bilim adamının sıradan insanların tanışık oldukları
yüzey görünümlerinin tersine, şeylerin gerçek kuruluşlarını
bildiğini kabul etmeye eğilimlidirler. Öyleyse, metafiziği
görünüşün tam tersine gerçekliğin bilgisi olarak tanımlamak yeterli
olmayacaktır; zira, bilim adamları da, görünüşü değil fakat
gerçekliği bildiklerini iddia ederler ve onların iddialarını doğru
kabul etme gibi bir genel eğilim vardır. Gerçekliğe ilişkin metafiziksel
kavrayışta, en azından üç bileşen var gibi görünmektedir.
Daha önce Platon’da açıklanan bir özellik, gerçekliğin aldatıcı
olandan farklı olarak hakikî olduğunu bildirir. Metafizikçinin
bilme gayreti içinde bulunduğu gerçeklikler, tam tamına olduk –
ları gibi olan -çeşit çeşit değil de basit, değişmeden bağışık ve do –
layısıyla da bilginin değişmez nesneleri olan- şeylerdir. Platon-
‘un bu konuma ilişkin kendi kabulü, muhtemelen değişen şeylerin
bilinebilirliğiyle ilgili belirli karışıklıkları yansıtır; bununla
birlikte, bu temel üzerinde, kavramın söz konusu boyutu genel
metafiziksel düşünceden dışlanmamalıdır. Nihaî gerçeklik, her
ne ise, taklidin tersine hakikî olandır. O, ikinci olarak, türemiş
olanın tam tersine, aslî varoluşu için başka bir şeye bağımlı olandan
ziyade, kendi kendine bağımlı olandır. Aristoteles varolan
herşeyin en gerçeğini araştırmaya kalkıştığı veya Ortaçağ filozofları
kendilerinin ens realissimum (“en gerçek varlık”) admı
verdikleri asıl ve yetkin varlığın temel niteliklerini ispatlamaya
teşebbüs ettikleri zaman, onlar, bu dünyanın gündelik şeylerinden
farklı olarak, kendi kendine gerçekten yeten ve buna bağlı olarak
da kendi kendisine neden olan diye görülecek bir şey arıyorlardı.
Aynı şekilde, onyedinci yüzyıl rasyonalistleri de, tözü yalnızca
kendi kendisiyle tanımlanabilen şey diye tarif ettiler. Rene
Descartes ve Benedict de Spinoza gibi yazarlar, metafizikçinin
görevinin, söz konusu bu anlam içinde anlaşılan tözü aramak ve
tanımlamak olduğuna inanmışlardı. Fizikçilerin bu bağlamda ele
aldıkları daha dünyevî tözler söz .konusu metafiziksel araştırmaya
sadece kısmî olarak dahil olurlar. Üçüncü olarak ve çok
daha önemlisi, metafizikçi için gerçeklik, anlaşılmaz olanın tam
tersine akledilir, akıl yoluyla anlaşılır olmalıdır. Görünüşler sadece
aldatıcı ve ikincil olmakla kalmayıp, kendi düzeylerinde
alındıkları zaman, hiçbir anlam ifade etmezler de. Nihaî olarak
gerçek olana erişmek demek, olgulara dair, onları tam anlamıyla
anlaşılır hâle getirecek bir açıklama ortaya koymak demektir. Bu –
radaki kabul, hiç kuşku yok ki, sağduyu dünyasında kalındığında
ya da hatta bu dünyadan, bilimin kavramlarım tasdik etmek üzere
biraz uzaklaşıldığında, şeylerin tatmin edici bir biçimde açıklanamayacağı
kabulüdür. Bu açıklama düzeylerinden biri ya da diğeri,
pratik amaçlar bakımından yeterli olan veya öndeyilerde bulunmak
için uygun bir temel oluşturan sınırlı türden bir açıklama
sağlamaya yetebilir. Bununla birlikte, bu türden pratik güvenilirlik
teorik tatminden oldukça farklı bir şeydir; metafizikçiye
düşen, tüm kabullere itiraz edip, en sonunda şeylerin doğasına
ilişkin olarak, tümüyle tutarlı ve iyi düşünülmüş bir yoruma
ulaşmaktır.
Metafizikçinin, analiz edilen anlam içinde, neyin nihaî olarak
gerçek olduğunu bildirme hakkına sahip bulunduğunu ispat edebilmek
için, yapacak çok şeyi olduğu aşikâr olmalıdır. O işe, gö –
rünüşlerin -varolmayan olmasalar bile- değişken ve anlaşılmaz
olmaları nedeniyle gerçekdışı olduklarını savunarak, gündelik
düşünme biçimlerinin deneyim kapsamı içine giren şeylerin tam
ve. tutarlı bir tasvirini sağlamak bakımından yeterli olmayacak –
lan iddiasmı belirginleştirerek başlamalıdır. Bu, zaman ve mekânla,
şey ve öznitelikle, değişme ve süreçle ilgili yerleşik düşüncelerin
son çözümlemede kabul edilebilirliğine dönük bir
meydan okumayı -metafizikçilerin gerek sıradan insanlar ve ge –
rekse filozof meslektaşları (örneğin, modern Analitik felsefeyi
derinden etkilemiş bir 20. yüzyıl düşünürü olan G. E. Moore) tarafından
kuşkuyla karşılansa bile, yapmakta bir an bile duraksamadıkları
bir itirazı- içerir, ikinci olarak, sağduyunun düşüncesinde
çelişkiler ya da tutarsızlıklar olduğu teslim edildiği takdirde,
metafizikçinin bunların bilim lehine, sağduyuyu terketmek
suretiyle çözülemeyeceğini öne sürmeye geçmesi gerekir. O, bilimin
kavramlarının sağduyunun kavramlarından birçok bakımdan
farklı olduğunu yadsıyacaktır; bilimin kavramlarının sadece
bir yönü değerlendirilirse, onların bir bütün olarak daha kesin ve
dakik bir biçimde tanımlanmış oldukları görülecektir. Onlar bilim
adamlarının tanımlarına gündelik düzeyde bulunmayan teorik
bir içerik kazandırmalarına ve bunu yaparken de, dünyanın,
tek tek ele alındıkları zaman, anlaşılmaz görünen yönlerini birlikli
ve anlaşılır hâle getirmelerine imkân verirler. Bununla birlikte,
metafizikçi bu arzu edilebilir sonucun belli bir bedel karşılığında,
belli görünüşleri tümüyle göz ardı etmek pahasına elde
edildiğini öne sürecektir. Bu düşünme tarzına göre, bilim adamı
sıradan düşüncenin anlamlı hâle getiremediği fenomenlerin daha
doğru bir tasvirini pek de sunuyor değildir; o sadece, seçilmiş bir
fenomenler öbeğinin bağlantılı bir tanımını vermektedir. Bilim
adamının, gerçekte olduğu gibi, salt niceliksel terimlerle ele alınabilenle
sınırlanmış olan dünyası, gündelik yaşamın, bağlantısız
olsa bile zengin olan dünyasıyla kıyaslandığında, hayli yoksul bir
dünyadır. Metafizikçinin buna alternatif olarak, bilimsel kavramların
son çözümlemede tutarsız olmak bakımından sağduyunun
kavramlarına benzediğini göstermeye çalışması gerekir. Bilim
adamının tasdik ettiği öncül veya önkabuller, pratik bakımdan
bunlara bağımlı olan başarılı sonuçlar için engel teşkil edecek
kadar ciddî olmasalar bile, muğlaklık veya bulanıklıklar içerir.
Eleştirmekte olduğu bilimsel teorilere ilişkin doğru bir kavrayışa
yetili olmadığı hiçbiri için asla söylenemeyecek (örneğin,
Leibniz dahi bir matematikçi olduğu kadar seçkin bir fizikçiydi
de; bir 19. yüzyıl Alman idealisti olan G. W. F. Hegel çağdaş bilimsel
düşünceye ilişkin olarak olağanüstü bir bilgiye sahipti; ve
20. yüzyıl metafiziğinin Anglo Sakson dünyadaki bir öncüsü olan
Alfred North Whitehead, uygulamalı matematik profesörü olup,
onun fizikten hareketle geliştirilmiş olan sistemi, oldukça zen –
gin biyolojik düşünceler içeriyordu) filozoflar tarafından işte bu
çizgiler üzerinde, ustalıklı birçok argüman geliştirildi. Buna
rağmen, bu argümanlar karşısında, o da endişelendiyseler eğer,
pek az sayıda icracı bilim adamının ciddî ciddî endişelenmiş olduğu
apaçık bir olgudur.
Metafizikçi bu durumun olumsuz yönünü telâfi etmeyi başarabilse
bile, onun hâlâ neyin nihaî olarak gerçek olduğuna dair
görüşüne tekabül eden bir şeyin varolduğunu ispat etme ve onu
teşhis etme kayda değer güçlüğünün üstesinden gelmesi gerekecektir.
Kendi kendine tümüyle yeten ve bir bütün olarak kendi
başına anlaşılabilir olan bir gerçek varlık fikrinin kendisi, onsekizinci
yüzyıl İngiliz filozofu David Hume ve başkalarının da
göstermiş oldukları gibi, tutarlı olmayabilir; fazladan, onun
neye uygulanabildiğini söylemeyle ilgili özel güçlükler söz konusu
olabilir. Farklı filozofların nihaî olarak gerçek olan hakkında
oldukça farklı yorumlara sahip olmaları olgusu kesinlikle
kuşkuya neden olur. Filozoflardan bazıları nihaî bakımdan gerçek
olan şeylerin bir çokluğunun varolduğunu söylerken, diğerleri
nihaî olarak yalnızca tek bir şeyin gerçek olduğunu söylemek
istediler; yine, bazılarının tam anlamıyla gerçek olanın bu dünyanın
şeylerine tümüyle aşkın olup, sadece saf akim nüfuz edebileceği
duyular üstü bir alanı işgal ettiğini savundukları yerde, diğerleri
nihaî gerçekliğin deneyime içkin olduğunu (söz gelimi,
Hegelci Mutlak, özel türden bir varolan olmayıp, belirli bir biçimde
anlaşıldığında, bir bütün olarak dünyadır) düşündüler.
Metafiziksel araştırmanın, bu koşullar altında, böyle bir araştırma
işine girişmiş olanlardan birçoğunun söylediği şekilde, belirli
ve değişmez bir öğretiyle son bulmasını beklemek, herhâlde
çok şey istemek olur.