6.DİNİN KÖKENİNE DAİR SOSYOLOJİK TEORİLER

300
PAYLAŞ

Dinin toplumda ne tür bir işlevi olduğu, toplumsal olayları nasıl etkiliyor olduğu, aile, ekonomi, siyaset ve eğitim gibi diğer kurumlarla ne tür bir ilişki içinde oldu¬ğunu tespit etmek nispeten kolaydır ve bunlar din sosyolojisinin aslında en temel ve görece kolay cevap verebileceği sorularıdır. Oysa din sosyolojisinin temel refe¬ransları sayılan isimlerin dinle ilgili sordukları sorular bunlarla sınırlı kalmamıştır. Onlar dinin nasıl ortaya çıktığı gibi hiçbir zaman öğrenemedikleri ve belki de sos¬yolojik olarak hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek bir sorunun peşinden gitmiş¬lerdir. Bu konuda sergilenen yaklaşımlar aslında bir yandan da sosyolojinin çok te¬mel bir metodoloji sorununu da açığa çıkarmıştır. Sorun şu ki bugün test edilebile¬cek bir alanda sosyal bilim yapmak mümkün, dolayısıyla belli bir olgunun bugün başka olgularla olan temaslarını ve etkileşimlerini tespit etmek mümkün. Ama hiç¬bir zaman test edilemeyecek dönemlere veya alalara dair bir şey söylemeye sıra geldiğinde bunu bilimsel olarak temellendirmek nasıl mümkün olacaktır? Bu nok¬tada ilk dönem sosyologların hepsi binlerce yıl öncesine ait bir olgunun nasıl orta¬ya çıkmış olduğunu sormaya kalkışınca bunu bilimsel olarak temellendirme soru¬nuyla karşılaşmışlardır. Bir çoğu bu sorunu fazla önemsemeden, bir kısmı kendi gözlemlerinden yola çıkarak retrospektif bir okumaya gitmiş, bazen de bu sorunu atlayarak söylemek istediklerini söyleyince, ortaya garip bir durum çıkmıştır. 

Örneğin, Auguste Comte bugün bir veri, bir gerçek olarak karşımızda duran din olgusunun tamamen insanın kendi bilgisizliğini telafi etmek üzere başvurduğu bir açıklamalar toplamı olarak kendi uydurmasıyla ortaya çıkmış olduğunu söylemiş¬tir. Yani nedenleri bilişsel olarak bir türlü açıklanamayan ve korkutan yıldırım, dep¬rem, fırtına, yağmur gibi doğal olaylarını açıklamak üzere “tanrı” düşüncesi insan tarafından uydurulmuştur. Madem tanrı bu sebebi açıklanamayan olaylar dolayısıy¬la ortaya çıkmıştır, o halde bütün nedenleri ortaya koyduğumuzda, yani bilim bü¬tün açıklanamayanları açıkladığında, tanrı fikrine de ihtiyaç duymayacağız demek¬tir. O yüzden geleceğin pozitif dünyası bilimin her şeyi açıklayacağı bir dünya ola¬cağı için dine de Tanrı fikrine de yer kalmayacaktır. Comte’un dinin kökenine da¬ir açıklamasında dikkat çekici olan şey muhtemelen bugün bazı örneklerde geçer-li olabilecek bir etkileşimin dinin on binlerce yıl önceki ilk ortaya çıkışı için bir mo¬del olarak benimsenmesi olmuştur. Hâlbuki dinin on binlerce yıl önce nasıl ortaya çıkmış olabileceğini bugünden tespit etmek mümkün değil. Kaldı ki Comte’un dü¬şündüğünün aksine insanların bazı konulardaki bilgileri arttığı halde, dinî düşünce terk edilmiyor, aksine insanlar daha fazla bilgilendikçe dinsel açıklamaların yeri ay¬rı tutuluyor hatta bu açıklamalarla dinî düşünce daha da pekişebiliyor.
Dinlerin kökenine dair 19. yüzyıl filozofları arasında çarpıcı görüşlerde birini de Sol Hegelciler arasında sayılan Ludwing Feuerbach ortaya atmıştır.

Ludwing Feuerbach, (1804-1872) Sol Hegelcilerden ünlü Alman felsefecisi. Hristiyanlığın Özü isimli kitabıyla din hakkındaki görüşleri Marx’ın kendi teorisini geliştirmede önemli olmuştur. Marx onun görüşlerinden etkilenirken ondan farkını ortaya koymak için yaptığı eleştirileri sayesinde kendi görüşünü de geliştirmiştir.
O da Tanrının yine insan tarafından uydurulmuş olduğunu, ama biçim olarak Comte’un düşündüğünden farklı olarak ve bir ihtiyaç olarak yaratıldığını düşün¬müştür. Ona göre yeryüzünde yetenekleri ve güçleri bakımından doğa karşısına oldukça zayıf kalan insan, kendi zaaflarının ve eksikliklerinin tamamlanmış oldu¬ğu kendi varlığının mükemmel bir suretini Tanrı olarak yaratmış. Yani Tanrı mü¬kemmel bir insan olarak insan tarafından bir yansıtma aracı olarak ortaya çıkmış. Feuerbach’ın tanrı düşüncesine (teolojiye) getirdiği antropolojik yaklaşım teoloji tarihinde oldukça önemsenmiştir. Dinin kökenine dair söyledikleri yöntemsel ola¬rak söylenemeyecek şeyler olsa da teolojiyi insanı anlamanın bir yolu olarak ele alan yaklaşımı antropolojiye önemli bir katkı sayılmıştır. Feuerbach’a göre bir dö¬nemin düşüncesine yansıyan tanrıyı öğrenince aslında sadece o dönemin insanını öğrenmiş oluruz. Daha açıkçası teoloji aslında antropoloji yapmanın bir aracıdır. Dinin kökenine dair bu cesur açıklamasına karşılık Feuerbach, yine de dinin top¬lumsal işlevlerini önemsemekte, bu işlevler üzerinde durmaktadır.

Karl Marx ise dinin kökenine dair Feuerbach’ın açıklamalarını paylaşmış ancak onun dinin işlevlerine gereğinden fazla önem vermiş olduğunu düşünmüştür. Marx’a göre din bir üstyapı kurumu olarak insanlarca yaratılmış bir olgudur. Bu noktada Feuerbach’ın kelimeleriyle konuya yaklaşırken göre “Cennetin fantastik gerçekliği içinde süper insanı arayan, fakat orada kendi yansımasından başka bir şey bulamayan insan, kendisinin asıl gerçekliğini aradığı, araması gereken yerde, artık kendi benzerinden -insan-dışmdan- başka bir şeyi bulmaya çalışmayacaktır” (Marx & Engels, 2007: 121). Bu da tanrı veya diğer dinî unsurlardan başka bir şey olmayacaktır. Bu çerçevede Marx din hakkındaki eleştirisinin, tespitinin özetini şu cümlelerle ortaya koyar:

“İnsan dini inşa eder, din insanı değil. Başka bir deyişle, din henüz kendini bula¬mamış veya zaten kendini tekrar kaybetmiş insanın öz-bilinci, öz hissiyatıdır. Fakat insan dünyanın dışında ikamet eden soyut bir varlık değildir. İnsan insanın dün¬yası, devleti, toplumudur. Bu devlet, bu toplum dini, bu tersine dönmüş bilinçlili- ği üretir, çünkü bu tersine dönmüş bir dünyadır. Din, bu dünyanın genel teorisi¬
dir, onun ansiklopedik bir özeti, popüler bir form içindeki mantığı, onun ruhsal onur meselesi, coşkusu, onun manevi müeyyidesi, ciddi tamamlanışı, teselli ve hak- lılaştırımı için evrensel bir zemindir. İnsanın özünün fantastik gerçeklefltirimidir, çünkü insanın özü hakiki bir gerçekliğe sahip değildir.”

Bu terimlerle yaklaşılan dine dair hükümler, din hakkındaki tümevarımsal bir tu¬tumdan kaynaklanıyor. O tutum dinin kökenine dair önceden verilmiş bir hüküm¬den başkası değildir. Dinin hakiki bir gerçekliğinin olmadığı peşinen kabul edildi¬ğinde geriye onun ne şekilde uydurulmuş olduğunun açıklamasına gelir. Din yine tümevarımsal olarak altyapının (maddi dünyanın, üretim düzenlerinin) bir türevi olarak kabul edildiğinde yine geriye bu ilişkiyi mantıksal olarak kurmak kalıyor. Marx, güçlü edebiyat ve retoriğiyle bu ilişkiyi kurmakta zorlanmayacaktır. Ancak kökene dair bir peşin hüküm dine dair sosyolojik bir araştırmayı da zor durumda bı¬rakmaktadır, çünkü köken anı kolay tespit edilebilecek bir an değildir. Marx dinin kökenine dair bu kadar kesin konuşurken dinin sosyal işlevine dair yer yer aşırı eko¬nomik indirgemeci bir yaklaşımı benimsemiştir. Aşağıdaki ifadeleri ise genellikle onun dine karşı uzlaşmaz karşıtlığı şeklinde anlaşılmış olduğu halde farklı yorum¬lara da konu olabilmiştir.

“Dinsel ızdırap aynı zamanda gerçek (reel) ızdırabın bir ifadesi, gerçek ızdıraba karşı bir protestodur. Din, bastırılmış varlığın müşahadesi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, tıpkı ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi. Din insanın afyonudur.”
Din hakkında romantik sayılabilecek bu ifadeler ilk anda Marx’ın dini bir afyon olarak nitelemekle basitçe dinin insanları uyuşturduğu şeklinde anlaşılmış, oysa başka bazı yorumlarda, afyonun insanları tedavi ve rehabilite eden bir ilaç olma boyutuna da işaret edilerek Marx’ın bu sözlerinin başka türlü de anlaşılabileceği savunulmuştur. Buna gerekçe olarak da Marx’ın çağında afyonun uyuşturucu an¬lamı kadar ilaç anlamının da revaçta olduğu ileri sürülmüştür. Kuşkusuz bu, dinin işlevine dair başka bir konu. Konumuza dönersek, dinin bugün bazı toplumlarda, bazı örneklerde Marx’ın tam da resmettiği şekilde işliyor olması, onun kökeni hak¬kında ne Marx’ın ne Comte’un ne de Feuerbach’ın yaptığı, çıkarıma imkân vermi¬yor. Buna rağmen bir sınıflandırmaya göre tam karşıt bir noktada olmasına rağmen Emile Durkheim de dinin kökeniyle ilgili aynı cesur yaklaşımı paylaşıyor. Dinin sosyolojik işlevlerine dikkat çeken çalışmalarıyla din sosyolojisinin tartışmasız en önemli isimlerinden olan Durkheim’in dinin kökenine girerken sosyolojinin bilim¬sel sınırlarını zorlamak durumunda kaldığını kaydetmek gerekiyor. Dini hayatın ilk biçimlerini anlamayı hedeflerken, bu ilk biçimleri nereden bulacağı ister istemez akla geliyor. Çünkü insanlık tarihinin çok eski olduğu gerçeği göz önünde bulun¬durulduğunda en temel biçimlerin de bu en eski toplumlarda olacağı da kabul edi¬lir. Oysa Durkheim en eski toplumların çağımızda Avustralya’nın balta girmemiş ormanlarında yeterince temsil ediliyor olduğunu düşünmüş ve bu kabileleri ince¬lediğinde sanki binlerce yıl önceki ilk insan toplumlarını da incelemiş olacağını varsaymıştır. Binlerce yıl önceki ilk toplulukların nasıl olduğu bile tartışma konu¬suyken ve o toplumlara dair elimizde hiçbir konuda kesin bilgiler yokken bugün yaşamakta olan bir kabilenin onları temsil ediyor olabileceğini düşünmek, doğru¬su bilimsel açıdan ciddi sıkıntılı. Durkheim’in cevaplamayı üstlendiği soru, dinin kökeni olunca ona bir yol bulması gerekiyor ama bu yolun kendisini istediği ce¬vaba götürmesine imkânı olmadığı görülüyor. Durkheim din sosyolojisini ve teori¬sini sahadan topladığı verilere dayandırmaya çalışan tümevarımsal bir yaklaşımı benimsemiştir. Dinin toplumsal işlevlerini mevcut din pratiklerinden yola çıkarak temellendirmek mümkün. Ancak dinlerin kökenine ilişkin bir açıklama yapmaya uzandığında bunu tümdengelimsel bir yaklaşım benimsemeden temellendirmek mümkün görünmüyor. Bu noktada Durkheim’in çalışmalarına yön veren varsayım¬lar şöyle sıralanabilir.
• Dinin en ilkel toplumlarda da bulunan temel bir şekli vardır ve ilk ortaya çıktığında nasıl ise bu şekil bugünkü ilkel kabilelerde de aynı şekliyle bulu¬nabilir. O yüzden de Avustralya kabileleri arasında yaşamakta olan din bin¬lerce yıl önce dinin ilk ortaya çıktığında yaşayan dinle aynıdır.
• Din toplumların gelişmesine paralel olarak basitten karmaşığa, çok tanrılılık- tan tek tanrıcılığa doğru bir evrim geçirir/geçirmiştir.
• Nitekim Durkheim dinin basitçe insan tarafından ve toplumsal bir işlevi ye¬rine getirmek üzere uydurulmuş olduğu varsayımına dayanıyor. Her top¬lumda bulunuyor olmasından hareketle bu işlevin toplum için çok önemli ve evrensel nitelikli olduğunu kabul ediyor. Ancak bu kabul, dinin sonuçta uydurulmuş olduğunu düşünmesine engel değildir.
Aslında burada Durkheim’in dinin kökenine dair yaklaşımı diğer pozitivist ge¬lenekten gelen çağının düşünür ve sosyologlarınkini tekrarlamaktadır. Durkhe¬im’in de Marx’ın da bugün gözlemini yapmakta oldukları dinsel olguların işlevleri hakkında söylediklerine ilk anda itiraz edilmeyebilir çünkü kendi teorik yaklaşım¬larını doğrulayacak kadar ampirik veriye dayanabilirler. Dinin belli pratiklerde ger¬çekten iktidarları meşrulaştıran bir ideolojik araç olarak kullanımı da yaygındır. Ay¬rıca dinin toplumsal bütünlüğü sağlamak gibi bazı işlevlerine değinilebilir. Üstelik bazı insan pratiklerinde belli dinsel inançların uydurulmasına da tanık olunabilir. Oysa bütün bunlar dinin ilk kökeninin ne olduğuna dair bu kadar kesin konuşma¬ya imkân vermez. Çünkü din fikrinin ilk defa bütün insanlığın aklına nasıl gelmiş olduğunu bugünden bilimsel bir yolla tespit etmenin imkânı yoktur. Çünkü:
• Bugün bazı ilkel kabilelerde dinin yaşanma biçimi dinin geçmişteki bütün örneklerde böyle yaşanmış veya böyle doğmuş olmasını da göstermez.
• Nasıl bugün ilkel kabilelerle eş zamanlı olarak alabildiğine gelişmiş medeni¬yetler örneklerini beraber sergiliyorlarsa geçmişte de en ilkel sanılan dinsel biçimlerle eş zamanlı olarak daha medeni veya karmaşık versiyonlar da or¬taya konulmuş.
• Dahası çok ilkel sayılabilecek bazı toplumlarda yine tek tanrılı dinsel inanç¬ların varlığı da gösterilebilir. Tek tanrılı dinsel pratiğin tarihi de çok eski za¬manlara götürülebileceği gibi bazı tektanrılı dinlerin kısa bir süre içinde pa¬gan bir kültüre doğru farklı bir değişim yaşadıkları da görülmüştür. Örneğin Hristiyanlık ilk ortaya çıktığında tam ikonoklazmik (put kırıcı, heykel karşıt¬lığı) bir vurguya sahip olduğu halde kısa bir süre içinde önce teslis inancı arkasından da kutsallaştırılmış sayısız figürün yeşermesine imkân veren bir genişliği benimsemiştir.
• Esasen dinlerin kökeninin çok tanrılı olduğu ve dinlerin tek tanrılı bir dine doğru bir evrim geçiriyor olduğu düşüncesi basit bir evrimci tarih anlayışını temel almaktan kaynaklanıyor. Oysa bu temel varsayımın kendisi sorunlu¬dur. Dinin çok tanrılılık ile tek tanrılılık arasındaki veya rasyonalizm ile ir- rasyonalizm arasındaki seyri konusundaki ampirik örnekler Davud Hume’un sarkaç modelini daha fazla doğruluyor. Ancak ilk dinsel tecrübenin nasıl ya¬şanmış olabileceğine dair gözlem ve deneye dayalı modern bilimin söyleye¬bileceği fazla bir şey yoktur. 
Esasen köken sorunu sadece din konusunda değil, aile ve siyasetle ilgili diğer konularda da benzer yanlışlara yol açmaya teşne bir sorundur. Marx ve Engels’in ailenin kökenine dair yaklaşımları veya doğal durumla ilgili aydınlanma filozofla¬rının söyledikleri aynı temel yanlışı yapar. İlk dönem hakkındaki bilgiler ampirik değil mantıksal olarak temellendirilir. O mantığın temeli ise;
a. Bütün toplumların aynı süreçlerden geçtiği,
b. Bu sürecin basitten karmaşığa, özel mülkiyetin yokluğundan mülkiyetli top¬luma ve ailenin de mülkiyetin bir parçası olduğu,
c. Bugünün ilkel kabilelerinde (nasılsa gelişimini tamamlamamış toplumlar olma¬sı dolayısıyla) eski toplumun görülebileceği gibi alt varsayımlara dayanıyor.