KÜLTÜR NEDİR?

853

KÜLTÜR NEDİR?

Kültür insanı diğer canlılardan ayıran en önemli olgudur. İnsan, diğer pek çok can­lı türüyle karşılaştırıldığında, doğada kendi biyolojik donanımıyla hayatta kalmayı başarmak açısından zayıf ve yetersiz bir varlık olarak görülür. Örneğin avını yaka­lamak ya da bir avcıdan kaçmak için gelişmiş bir hız yeteneği veya avını yakaladı­ğında onu kolaylıkla etkisiz hale getirip parçalayabilecek pençeleri ya da dişleri tü­ründen biyolojik avantajları yoktur. İnsanın hayatta kalmasını ve türün devamını sağlayan yegâne avantajı, onun kültürüdür. Kültür, en genel tanımıyla, insanın do­ğa dışında yarattığı ve ona eklediği maddî ve manevî herşeydir. Bunun içine, üze­rine giydiği giysiden beslenme sistemine, barınma tarzından dinsel inanışına, top­lumsal örgütlenmesinden hayatı anlamlandırdığı ideolojik çerçevelere kadar pek çok şey girer. Kısacası, aslında teknoloji ile ayin ya da konuşma diliyle yemek pi­şirme aynı gerçekliğin parçalarıdır. Bütün canlılar, evrim tarihi içinde farklılaşmış­tır. İnsan türü de bunun dışında değildir. İnsan da, tıpkı diğer hayvanlar gibi do­ğal seçilim ve uyarlanma süreçlerinin etkisi altında biyolojik değişime uğramış, an­cak evriminde asıl sıçramayı biyolojik donanımının yetersiz kaldığı noktalarda, kendisinin ürettiği bir takım araç-gereçler ve kurumlar yoluyla sorun çözerek, ya­ni kültürel olarak gerçekleştirmiştir. Bu yüzden insan üzerine düşünenler, hayvan­lar dünyasında insanın farklılığını önce Homo faber, yani alet yapan kavramıyla anlatmaya çalışmışlar, ancak felsefe ve düşünce tarihinde bu olguyu açıklamak için pek çok başka kavram insanı tanımlayan sıfatlar arasına katılmıştır. Bütün bu sıfatların işaret ettiği ortak yer kültür olgusudur. Zira bu sıfatların tanımladığı özel­likler doğada bulunmaz; bunları insan kendi zekâsının ve el becerisinin ürünü ola­rak, doğa dışında, yaratmıştır. Bu yüzden insan türü, diğer hiçbir türün başarama­dığı bir şeyi, yani dünyanın bütün iklim ve coğrafyalarında yaşamayı ve yerleşme­yi başarabilmiştir. Dünya üzerinde insanın uyarlanarak yurt haline getirmediği hiç­bir coğrafya yoktur. En sıcak çöllerden en soğuk kutup bölgelerine, en kurak boz­kırlardan en nemli tropikal alanlara kadar bütün coğrafî ve ekolojik eşikler insan tarafından iskân edilmiştir. Bunu sağlayan yegâne silah toplu olarak kültür kavra­mıyla açıklamaya çalıştığımız süreçler ve uyarlanma stratejileridir. Güneş ışınlarının dik olarak geldiği ekvator çizgisi çevresinde yaşayan insanlar, bu ekolojik koşulla­ra uygun bir biyolojik uyarlanma geçirmişler ve deri renkleri koyulaşmıştır. Böyle­ce ekolojik koşulların yarattığı risklere karşı biyolojik bir tepki vererek uyarlanmış­lardır; ancak bugün aynı çevrede deri rengi koyu olmayan insanlar da yaşamakta­dır. Bu nasıl mümkün olmaktadır? Çünkü açık tenli insanlar, güneşin dik gelen ışınlarına karşı kendilerini güneşten koruyacak araç ve gereçler yaparak, yeni gi­yinme biçimleri icat ederek ve en nihayet bugünkü teknolojik gelişmeyle aşırı sı­cak ve neme karşı iklim düzenleyiciler yaparak hava koşullarını kendileri açısın-

 

Değişme örüntüsü:

Değişmenin belirli bir denge içinde ve değişen öğelerin karşılıklı ilişkisi bozulmadan yürümesi durumudur.

dan yaşanabilir hatta konforlu kılarak yaşamı sürdürmektedirler. Bunun tersi de geçerlidir: Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerde yaşayan Eskimolar, soğuk ve buzlar­la kaplı bu coğrafyaya mikro evrim geçirerek uyarlanmışlar; ısıyı vücutta muhafa­za etmeye yarayacak morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirmişlerdir. Tabi­i bu uyarlanmanın tek yönü biyolojik olanı değildir; bunun yanısıra kültürel uyar­lanma ile, o çevrenin olanaklarından yararlanarak buzdan kulübeler (igloo’lar) yapmışlar, avladıkları kutup ayılarının derilerinden giysiler dikmişler, köpekleri ev- cilleştirerek onların çektiği kızaklarla ulaşımı sağlamışlar; o çevreye uygun bir bes­lenme ve geçim rejimi geliştirmişlerdir

 

İşin biyolojik yönü açısından bakıldığında, aynı çevre koşullarında benzer biyolo­jik uyarlanmayı hiç yaşamamış başka tipte binlerce insan yaşamaktadır. Üstelik sa­nayi devriminin olanakları da bu bölgelere aktarılarak (köpeklerin çektiği kızaklar yerine motorlu kızaklar, kömür, petrol ürünleri gibi yeni yakıtlar aracılığıyla yeni ısınma olanakları, gorateks gibi ısıyı muhafaza eden yeni malzemelerden giysiler, çadırlar vs. üretmek gibi) bu bölgedeki kültürel uyarlanma daha ileri bir noktaya götürülmüştür. Bütün bu gelişmeler, insanın tarihöncesinden başlayıp bugünlere kadar ulaşan sorun çözme yöntemlerine, bunların birikimine ve değişip yeni ko­şullara uyarlayabilme yeteneğiyle ilişkilidir. Biz bu değişmeyi bir kültür tarihi ola­rak, yani insanın araç-gereçlerindeki (maddî) değişmeyi izleyebileceğimiz, bunun yanı sıra dünya görüşlerinde ve algılarındaki değişmeyi (zihniyet değişimini) de görebileceğimiz bir değişme örüntüsü içinde tespit edebilmekteyiz. İyiyi-kötüyü de, doğru davranışla yanlış davranış arasındaki farkı da kültürümüzden öğreniriz. Doğal ihtiyaçlarımızı giderirken de onları doğal halleriyle değil kültür tarafından giydirilmiş biçimde, belirli normlara ve kurallara uygun olarak yerine getiririz. O yüzden bir kültür için doğru olan bir başkası için yanlış olabilir ya da bir kültür için olağan olan bir başkası için anormal olabilir. Özetle sadece yaşanabilir bir ortama değil, aynı zamanda bir kültürün içine doğarız. O kültür bizi biçimlendirir, nasıl davranacağımızı, hatta nasıl düşüneceğimizi o kültürden öğreniriz. Adeta kültür

elimize yaşamda karşılaşacağımız durumlar, zorluklar ve sorunlar için bir harita ya da bir rehber tutuşturur. Yolumuzu onunla bulur, sorunlarla karşılaştığımızda çöz­mek için bu rehbere başvururuz. Ancak bu harita ya da rehber durağan değildir, sürekli değişir. Değişimin hızı kültürden kültüre, zamandan zamana değişebilir, ama değişim her yerde ve her zaman esastır. Hiçbir toplum ya da kültür başlangı­cındaki durumunda değildir. Örneğin 1910’ların Türkiye’sinde Alman İmparatoru II. Kaiser Wilhelm’den özenilerek yayılan yukarıya kıvrılmış bıyıklar bir tür ilerici­liği ya da o zamanın iktidar partisi İttihat-Terakki’ye mensubiyeti gösterirdi, bugün bu tür bıyığa atfedilen anlam değişmiş ve “farklı olma”nın bir göstergesi ya da bir delikanlılık timsali olarak algılanır hale gelmiştir. 1930 ve 40’larda badem bıyık modası yayılmıştı; Türkiye’de badem bıyıklılık bir tür Batılılaşma göstergesiydi ve bu bıyık biçimini büyük ölçüde bürokratlar benimsemişti. Bugünse bu bıyık bir tür gelenekselliği işaret eder. Bu örnekler bize sadece kültürün değiştiğini değil, yanı- sıra bizim doğal ya da kişisel sandığımız veya yaşantımız içinde sıradanlaşıp oto- matikman yaptığımız birtakım davranış ve seçimlerimizin kültürel anlamlarla yük­lü olduğunu göstermektedir. Biz Türkler büyüklerin elini öperiz, ama bu bir Batılı için garip birşeydir. Doğu toplumlarında erkeğin erkekle öpüşmesi normal bir dav­ranışken, yine Batılılar için bunun cinsel çağrışımları vardır. Tıpkı yanak yanağa öpüşmekle kafanın alın kemiklerini birbirine vurarak selamlaşmak arasında, yük­lenen siyasal anlamlar bakımından fark görülmesi gibi… Biz kişilerin bu davranış­larına göre kimi zaman onların kimliklerini, kimi zaman dünya görüşlerini çıkarsa- rız. Kişi kentli mi köylü mü, solcu mu sağcı mı, dindar mı dindar değil mi, şu yö- reli mi bu yöreli mi? gibi… Dolayısıyla hiçbir davranış doğal ya da tarafsız değildir; kültür tarafından biçimlendirildiği gibi, onlara kültür içinde çeşitli anlamlar da yük­lenmiştir. Biz onları bu kültürel süzgeç olmadan anlamlandıramayız. Bu süzgeci kafamızın içine yerleştiren de genellikle içine doğduğumuz kültürdür.

Size farklı ya da garip gelen bir davranışı, farklı ya da garip olarak algılamanızın temel ne­deni ne olabilir? Tartışınız.

İnsan hayatının bütün yönlerini kapsayan ve tarihsel bir derinliği bulunan kül­tür kavramını tanımlamak pek kolay bir iş değildir. Bu yüzden kavram genellikle çok çeşitli yönlerine bakılarak tanımlanmış, antropolojinin tarihi içinde, çeşitli dö­nemlerde pek çok tanımlama denemesi ortaya çıkmıştır. Antropolog A. L. Kroeber ve C. Kluckhohn, 1952 yılında yayımladıkları Kültür: Kavramların ve Tanımların Eleştirisi başlıklı derlemede kavramın 164 farklı kültür tanımına yer vermişlerdi. Ancak şu açıktır ki, eskilerin deyimiyle ağyarını mâni, efradını cami (yani, içeri­ğinde olmayanları dışlayan ama öğelerini içinde toplayan) bir tanım yapabilmek için, kavramın içeriğini belirleyen öğeleri tam olarak anlamamız gerekir.

Kültürün tanımlanmasına ilişkin başlangıçtaki eğilimler, kavramla alet yapmak arasında ilişki kurmak biçiminde gelişti. İnsan alet yaparak diğer hayvanlardan ay­rışmıştı ve biz ilk kültürleri bu aletlere bakarak tanımlıyorduk. Oysa hayatta kal­mak için sadece alet yapmak yetmeyecektir. Zira bugün insana yakın primat türle­rinin (örneğin şempanzelerin) basit aletler yapabildiğini ve onları kullandığını bili­yoruz. Hatta bazı araştırmacılar buna ön-kültür (pre-culture) adını veriyorlar. O za­man insanı farklılaştıran, yani ön-kültürle kültür kavramını birbirinden ayrıştıran başka özelliklere bakmamız gerekecektir. Böyle bir arayışa giriştiğimizde karşımı­za iki alan çıkmaktadır: Toplumsallık ve iletişim. İnsanın hayatta kalma ve doğayı dönüştürme başarısının altında sadece alet yapma yeteneği bulunmamakta, bunun
yanısıra yarattığı karmaşık bir toplumsallık ve geliştirdiği yüksek iletişim olanak ve yolları da yatmaktadır.

İnsan türü, daha önce de değindiğimiz gibi, biyolojik donanımında var olan olanaklarla, doğal haliyle, prematüre yani olgunlaşmamış bir canlı görüntüsü arz eder. Doğada onu üstün kılan yegâne yetisi, diğer canlılarla kıyaslandığında sahip olduğu üstün zekâ gücüdür. Bu zekâ onun giderek gelişen aletler yaparak bu ol­gunlaşmamış doğal halinin dezavantajlarını avantaja çevirmesini sağladığı gibi, ge­lişmiş bir toplumsallık kurmasını da sağlamıştır. Zira insan türü bu toplumsallığı sa­yesinde doğanın zorlu koşullarına direnebilmiş, doğayı istismar ve kontrol etmeyi başararak doğa-dışı bir hayat kurabilmiştir. Değindiğimiz gibi tek bir insan, başka insanlar olmadan doğada yalnız başına var olamaz. Doğanın bahşettiği olanaklar onun tek başına hayatını sürdürmesine yardım etmez. Ya kısa zamanda yok olur ya da belirli tesadüflerin yardımıyla hayatta kalsa bile hayvansallaşır. Bunun çeşit­li örneklerini görmek mümkündür. Örneğin Judie Foster’ın rol aldığı, Michael Ap- ted’in yönettiği ve gerçek bir olayı yansıtan Nell filminde (1994), çok küçük yaşta toplumdan koparak tesadüfen hayatta kalan ve ergenlik çağındayken bulunan böylesi hayvanîleşmiş bir çocuğun öyküsü, insanı yapan şeyin toplumsallık oldu­ğuna ilişkin çarpıcı kanıtlar sunar. Toplumsallıktan kopan birey burada bütün in­sanî değer, kural ve normlardan kopmuş olduğundan ve tamamen kendi yarattığı tuhaf bir dille konuştuğundan toplumsal iletişim kuramayan bir varlık haline gel­miştir. Hiçbir simgeyi çözemez, hiçbir isteğini bildiremez; ihtiyaç duyduğu şeylere sadece saldırarak ulaşmaya çalışır. Bu bireyde iki duygu hâkimdir: Saldırganlık ve korku. Üstelik ne denli uğraşılsa da ona dil öğretilemez.

İlksel topluluk: insan toplumlarının ve toplumsal özelliklerin ilk halini temsil eden topluluktur.

Öte yandan insanlığın başlangıcından beri insanların takımlar ve giderek daha karmaşık topluluklar halinde yaşadığı bilinmektedir. Çünkü prematüre haliyle bir insanın hayatın gerektirdiği bütün etkinlikleri gerçekleştirmesi olanaksızdır. Bu yüzden başka insanlara ihtiyaç duyar. En temelde insan yavrusunun uzun süreli bakıma ihtiyaç duyması, onu koruyup kollayacak, bakımını yapacak ve hayata ha­zırlayacak bir kurumu zorunlu kılmıştır. Anne ile çocuk arasındaki bu zorunlu ba­ğımlılık ilişkisi, sadece çocuğu bağlayan bir süreç de değildir. Anne de çocuğa ba­ğımlı haldedir ve bu yüzden hayatı sürdürmesi için zorunlu etkinliklere vakit ayı- ramayacaktır. O nedenle baba veya annenin mensup olduğu bir tür topluluk onun da ihtiyaçlarını karşılayacak yükümlülükleri paylaşmak zorundadır. Bu, topluluğun devamı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Dolayısıyla paylaşma ve topluluğun ko­runması temelinde bir birlik inşa edilir. İlk toplumsallık biçimi bu olmalıdır. Baş­langıçtaki avcı-toplayıcı insan, sadece bu nedenle değil, yaşamının temeli olan av etkinliği için de örgütlenmek zorundadır. Tek başına av, insanın doğal olanakları­nı aşan bir etkinlik olduğundan bir takımı gerektirir. Bu takım önce örgütlenmek, av sırasında eşgüdümlü davranmak ve av sonunda elde edileni paylaşmak duru­munda kalmıştır. Örgütlenmek ve eşgüdüm, belirli düzeyde etkileşimi gerektirir. Etkileşim gereği, çeşitli iletişim biçimlerinin, en başta da konuşma dilinin gelişme­sini sağlamıştır. Konuşma dilinin üzerine içinde simgelerin ve soyutlamaların yer aldığı büyük bir iletişim dünyası ortaya çıkmıştır. Dil, simgeler ve soyutlamalar, bu ilksel topluluk içinde topluluğun yeni üyelerine aktarılır ve kültür böylelikle inşa edilir, giderek kararlılık ve süreklilik kazanır. Zorunlu toplumsallık hali, insanın ya­banıl rekabet duygusunu da törpüler, ehlileştirir ve rekabetten ziyade dayanışma­yı öne çıkarır. Bu toplumsallık kültürün içinde kararlılık kazanan belirli değerler, normlar ve kurallarla yürür. Evlilik ve akrabalık kuralları, toplumsal cinsiyet rolle­ri, şiddeti kullanma biçimleri, hak ve adalet duygusu, geçim biçimine ilişkin ilke­
ler, serveti biriktirme ve tüketme tarzları, topluluğun dışlama ve içerme mekaniz­maları böylelikle ortaya çıkar.

Bu noktada kavramın genel-geçerlik kazanmış tanımlarına geri dönmek ve yukarıda açımlamaya çalıştığımız özelliklere dayanarak bir tanım önermek artık mümkündür. Kavramın çoğunlukla başvurulan ve geniş kabul görmüş tanımını 1871 yılında Amerikalı antropolog Edward Tylor yapmıştı. Tylor’a göre kültür ya da uygarlık;

bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği (edindiği) bilgi, sanat, gele- nek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.

Bu tanımlama denemesinde üç vurgu öne çıkmaktadır. Birincisi bir toplumun üyesi olarak tanımlanan insanın toplumsallığına yapılan vurgudur. İkincisi öğren­me edimine yapılan vurgudur. Üçüncüsü ise kültürün karmaşık bir bütün olarak nitelendirilmesidir. Toplumsallık, kültürün var olması için birinci gerektirendir. Toplumsal bir hayat yoksa kültür de ortaya çıkmaz, zaten böyle bir durumda kül­türe gerek de yoktur. Öğrenme edimi yine kültürün bir zorunluluğudur. Zira yeni ortaya çıkan her insan kuşağı yeni bir kültür icat etmez, edemez. Kaçınılmaz ola­rak önceki kuşaklar, kişinin içine doğduğu kültürü ona aktaracak, bu aktarım sü­reci kuşaktan kuşağa yavaş ya da hızlı değişimlere maruz kalarak sürüp gidecek­tir. Dolayısıyla kültür, kişinin genetik olarak getirdiği doğal birşey değildir. Bir ki­şinin içine doğduğu kültür onun yaşamdaki bütün kültürel hayatını da belirlemek­tedir. Bu toplumda doğduğumuz için Türkçe konuşuyoruz ve burada geçerli kül­türel norm, değer ve kurallara göre yaşıyoruz. Eğer başka bir toplumda doğsaydık, başka bir dil konuşacak ve o toplumun meşrebince yaşayacaktık. Yani kimse et­nik, kültürel ya da dinsel kimliğini ve aidiyetini doğuştan getirmez; doğduktan sonra kültür aracılığıyla kazanır. Bu tanım, kültürü karmaşık bir bütün olarak gö­rür. Bu ele alış biçimi tanımı öne süren antropoloğun yapısal-işlevselci bir bakış açısına sahip olmasındandır. Bu bakış açısı kültürü çatışma yaratıcı bir referans ola­rak düşünmez. Kültürün bütün öğeleri çatışmayı önleyecek biçimde birbiriyle des­tekleyici ve tamamlayıcı bir etkileşim ve ilişki içindedir. Ancak bu ilişki pek çok öğenin birbiriyle karşılıklılığını gerektirdiğinden, ilişki basit bir ilişki değildir; daha çok matematikteki matris sistemine benzer bir karmaşıklık içerir.

Bu tanım biraz daha ileri götürüldüğünde Yalçın İzbul’un (1983) yaptığı tanıma yaklaşırız:

Kültür, belirli bir topluluğun, sosyal etkileşim yoluyla sürdürdüğü ve bireylere ka­zandırdığı maddî-manevî yaşam tarzı ve dünya görüşü bileşimi, onların bir bütünleş­mesi olup, varlık nedeni ve sonucu ise çevreye uyarlanma, giderek çevreyi kendi kuramsal amaçları doğrultusunda değiştirme dinamiğidir.

Bu tanım, Tylor’un tanımının yanına toplumsal etkileşimi, yaşam tarzının hem maddî hem de manevî yanlarını, dünya görüşü kavramını ve uyarlanmayı ekle­mekte, kültürü bir dinamik olarak ele alarak kültürel değişmenin evrenselliğine vurgu yapmaktadır. Burada toplumsal etkileşimi kuran şey iletişimdir ve iletişimin

 

merkezinde de konuşma dili yer alır. Konuşma dilinden başlayarak geniş bir ta­hayyül dünyasına ve simgeler sistemine uzanan büyük bir iletişim alanı, toplumsal etkileşimin kurucu öğesidir. Bu kurucu öğe üzerine, o topluluğa mensup bireyle­rin kabul ettiği ve uyduğu ya da uyması beklenen bir değerler, normlar, kurallar alanı inşa edilmiştir. Ancak bunların hepsinin zemininde o topluluğun içinde yaşa­dığı çevreye uyarlanma zorunluluğu yatar ve bu uyarlanma etkinliği bir kerede olup bitecek birşey olmayıp süreklilik arz eder. Bu süreklilik kültürün dinamizmi­ni, yani kültürel değişmeyi ortaya çıkarır. Bu zeminden hareket ederek şimdi kül­türün özelliklerine geçebiliriz.