Hasan Basri Kimdir, Hayatı, Fikirleri

29

Hasan Basrî. Tam adı Hasan b. Ebi’l Hasan Yesar (D. Medine, 641 – Ö. Basra, 728), hicretin ilk asrında  yaşamış olan yüksek şahsiyetlerden.

Babası, İslâm fütuhatı esnasında esir edilerek, Maysin’dan Medine’ye götürülmüştü. Orada meşhur Zeyd b. Sabit’in azadlıları arasına girerek, Ümmü Selama azadlılarından Hayra adında bir kadın ile evlenmiş ve bu evlilikten, 641’de Medine’de Ha­san dünyâya gelmiştir, Hasan Vadi’l-Kura’da yetişti ve oradan Basra’ya  gîtti; Basra’da kuvvetli seciyesi, zühd ve takvası, ilmi ve belâgati ile büyük bir şöhret kazandı, İbn Şirin ve al-Şa’bi gibi temayüz etmiş zâtlar, Yezid’in hilâfete varisliği mes’elesinde fikirlerini ortaya koymaya cesaret  edemedikleri hâlde, Hasan bunu uygun görmediğini açıkça söylemekten çekinmedi. Abdülmelik’e yazdığı risalesinde aynı lisan serbestliğini muhafaza ettiği için, Şehristani gibi, sonradan gelen müellifler bunda kaderiye inancına eğilim gibi bir mâna sezdiklerinden, bunu Vâsil b. Ata’ya isnat etmeği tercih ederlerdi. Hâlbuki Hasan Basri’nin asıl kendisinin “kaderî” olduğunda şüphe yoktur. Şu kadar var ki, kelâmı ihtilâflarda cephe alacak bîr şahsiyet değil idi. Onun nazarında asıl mühim olan şey insanın yaptıklarından tamamen mesûl olması ve bundan dolayı akıbetten korkarak, günahtan son derecede sakınmasının gerektiği­dir. Meşhur ve gayet beliğ vaazlarında halkı dâima günahlardan tahzir ediyor ve gönüllerine Allah korkusu telkin ediyordu. Murcie fırkası, mü’min için îmânın kâfi olduğunu söylemek suretiyle, “büyük günahları” irtikâp eden fâsıkın da mü’min sayılacağını kabul etmiş oluyordu. Hasan bunu asla kabul et­mez; onun nazarında ağızla iman getiren, fakat günah irtikâp eden fâsik—”münâfıktır”. Bu noktada Mutezile Hasan’dan ayrılmaktadır. On­larca fâsik—manzila bayn  al-manzilatayn yerini işgal eder. Hasan’ın kaderîliği   kabul edildikten sonra, Abdülmelik’e yazdığı meşhur risalenin kendisine âit olduğunu kabul etmek   mümkün olur. Bu risale kaderi fırkasının bize kadar gelen yegâne orijinal vesikasıdır. Siyâsette Ha­san Basri, Emevîlerin ve Haccâc b.Yûsuf’un bâzı tedbirlerine alenen çirkin görmekle bera­ber, hükümete karşı isyanı, kılıç ile, değiştirmeği doğru bulmadığından, İbn ül-As’as’in isyan hareketine katılmamıştır. Onun nazarında, âhiretten korkan mü’min için, bu dünyânın siyâsî işleri önemsizdir. Ehl-i sünnet inancındaki “zâlim bir insanın arka­sında namaz kılmak caizdir” kaidesinin kaynağı belki Hasan’ın bu doktrinine kadar gider.

Hasan Basri’den bir çok hadîs rivayet edilmesine rağmen, kendisi isnad tekniğine önem vermezdi. Hadîs, onun için, başlıca vaaz vâsıtası idi. Vaazları, belâgatinden dola­yı, çok meşhurdur ve Basralılar tarafından top­lanmıştır. Hasan’ın zühd ve takvâsı sonraları tasavvufun gelişmesine sürekli bir tesir etti ve bilhassa Basra mutasavvıfları onu kendilerinin şeyhi sayarlardı. Kendisi bir de, hem Sünnîler hem Mutezile tarafından, bir imam gibi zikredilmektedir. Mutezilenin onu kendilerinden saymasının sebebi, yalnız Amr b. Ubayd ve Vâsil b. Ata gibi mezhebi akidelerinin ilk temsilcilerinin Hasan’ın şâkirdlerinden bulunması olmayıp, bizzat kendi­sinin de, onlar gibi, “kaderîlik” fikrine meyilli bulunması idi. Vâsil b. Atâ’nın sonra­dan kendisinden ayrılmış olması, bu vasiyet üzerinde hiç bir değişiklik meydana getirmemiş­tir. Hasan’ın “uhuvveti” meşhur olduğu için, fütüvvet birlikleri dahi onu imam sayarlar. Bu suretle hemen bütün tarîkatler, kaynağı iti­bârı ile, Hasan’a ulaşmaktadır. Genel bir hürmete mazhar olan bu zât vefat ettiğinde, bütün Bas­ra halkı cenazesini takip etmiştir.