Bilgi Teorisi (Felsefe Akımları)

41

Bilgi teorisi bilginin mahiyeti, kaynağı değeri ve sınırını inceleyen felsefe dalıdır. Gnoseoloji bu bakımdan ontolojinin karşıtı bir anlamı ihtiva eder. Ontoloji doğrudan doğruya varlığın bir kavramı olurken, gnoseoloji anlamında bilgi teorisi varlık hakkındaki bilginin teorisi demektir. Epistemoloji anlamında bilgi teorisinden de farklılık gösterir. Gerçekten epistemoloji, bilimlerin başvurduğu kavram, yöntem, ilke ve varsayımları a posteriori (deneysonrası) bakımdan inceler; bilimlerin gerçek ve tarihi gelişimini araştırır, dolayısıyla bilim felsefesiyle yakınlık gösterir. Buna karşılık gnoseoloji, bilgi faaliyetinin veya yeteneğinin genci ve  a priori (önsel) bir çözümlemesi şeklinde ortaya çıkar ki, evren hakkındaki her türlü bilgide varolan temel kavramları konu edinerek inceler. Nitekim Kant’ın uyguladığı mantıksal yöntem, gnoseolojiktir.

Demek oluyor ki, bir anlamda bilgi teorisi bilgi eyleminde özne ile nesne arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Burada şu soru önem taşımaktadır: bilgimiz, nasıl ve ne ölçüde dışımızda var olana benzemektedir? Aynı doğrultuda çağdaş anlayış bu soruyu şu şekilde sormayı yeğlemektedir: Bilen Öznenin belli bir tabiatı bulunmaktadır; bilen, düşündüğü zaman bu taîbat kendisini bilgiye nasıl yansıtmaktadır? Bilgimizde bu tabiatın rolü nedir? Kısacası bilgi ve düşüncenin değeri nedir?

Bu anlamda bilgi teorisi, bilginin tanımlanması, türlerinin ayrımı, kaynaklarının tesbiti, değer ve sınırının belirlenmesi incelemelerinin bütünüdür. Yani insan bilgisinin mahiyeti, genel olarak yöntemi, mekanizması ve kapsamı üzerinde bir incelemedir. Bu konuda önceleri şöyle bir ayrımın yapıldığı gözlemlenmektedir.

a) Bilgi teorisi için Önceden bilginin, bilme eyleminin mantığı, psikolojisi, biyolojisi, sosyolojisi ve metafiziğinden sözcdilmiştir. Buna göre bilginin hangi mantık ilkelerine göre kurulduğunun araştırılması, mantık açısından bilgi teorisi; bilginin insan yetilerinin hangilerine dayandırıldığı üzerine inceleme; psikoloji olarak bilgi teorisi bilgiyle insanın bedensel (somatik) nitelikleri ve değişimleri arasında bir karşılıklı ilişki var mıdır sorusunu inceleme biyolojik olarak bilgi teorisi; bilginin toplumsal bir olay olarak incelenerek buna göre değerlendirilmesi, sosyolojik olarak bilgi teorisi; bilen Özneyle bilinen nesne arasındaki ilişki üzerine deneyüstü spekülasyonlar, metafizik olarak bilgi teorisini oluşturur.

İşte bütün bunların temelinde geçerli bir bilginin varlığı sözkonusudur ki, buna, özellikle Alınan düşünürleri bilgi öğretisi veya teorisi (Efkenntnistehıv) adını vermişlerdir.

b) Çağdaş anlamda bilginin mahiyeti, ilkeleri, mantıksal kaynağının sınırları, geçerliliği üzerinde yapılan incelemelerdir. Bilginin söz-konusu bütün bu yönlerinin bilimsel açıdan bilgi teorisine bazı Alman düşünürleri “bilgi eleştirisi” (Erkenntniskıitik) adını vermişler­dir.

Sokrates öncesi filozoflar sınırlı da olsa, bilgi konusuna ilgi duymuşlardır. Ancak bilgiyi bilgi teorisi bağlamında ortaya koyan Platon olmuştur. Platon, hocası Sokrates’in “kendini bilmek”, “ne bildiğini bilmek” şeklinde ortaya çıkan ve ahlak felsefesinin temeli olarak da görülen İlkelerinden hareket eder. Ancak “erdemli devlet “in gerçekleştirilmesi sürecinde Platon, siyaset ve ahlak olgularını temel alarak ilk düzenli bilgi teorisini ve İdealist bilgi anlayışını oluşturmaya yöneldi. Theaiios diyalogunda bilginin algıdan ibaret olduğunu ileri süren Aristippos’un duyumcu (sensüalist) görüşünü eleştirip reddeder. Çünkü bilgi bütü­nüyle algıdan ibaret ise, o takdirde Protago-ras’ın izafiyet anlayışı kabul edilecek, dolayısıyla herkes için aynı olan objektif bir bilgi söz-konusu olamayacaktır. Bu bakımdan Platon bilginin algıdan ibaret olduğu görüşünü reddederek, gerçek bilginin tam da algının bittiği yerden başladığını ileri sürer. Kaldı ki, duyumlarımız, ancak görünüşler dünyasındaki şeyleri algılarlar, fakat o şeylerin varlıkları hakkındaki bilgiyi veremezler. İşte bu gerçek bilgiyi ruhumuzun, varlıkları birbiriyle karşılaştıran ve yargıda bulunan faaliyetiyle kavrayabiliriz. Gerçekten duyular aracılığıyla mutlak bir hakîkatİ kavramak imkânı olmadığı için, mutlak bir bilgiyi ancak sonsuz olan, değişmeyen bir varlığın, yani ruhun elde etmesi mümkündür.

Gerçek bilginin mümkün olduğuna delil ise aritmetik bilgilerdir. Çünkü bu bilgiler, düşünen her insan için açık ve seçiktirler, her tür şüpheden uzaktırlar, üstelik kişilere ve zamana göre de değişmezler. Hakikatin kavranmasını sağlayan ilke, sevgi (eros) ve ona dayanan akıl yürütmedir. Bu sevgi, ölümsüz alemden (idealar aleminden) duyulur aleme gelen ruhun, tekrar ölümsüz aleme dönmek için derinden hissettiği istektir. İşte sevginin özel bir şekli olan “bilimsel sevgi” bu derin istekten kaynaklanır. Nitekim ruhun bedenden kurtulma isteği de böyledir. Ölümsüz olan ruh, sayısız defa gelip gittiği duyular alemiyle duyularüstü alemi görüp tanıdığından, ayrıca du­yulur alemde, yani tabiattaki bütün nesneler birbirleriyle ilintili olduklarından bunlardan birini görünce ötekilerini de hatırlar {anamneisis). Platon’a göre daha önce sahip olduğu hakikatin yeniden hatırlanmasıyla bilginin oluşumunu ruh böylece gerçekleştirir. Bunun anlamı bilginin, önceden bilinen, görünen bir nesnenin yeniden hatırlanması demektir ki, bu hatırlamada asıl varlıklar İdealardır. Ne var ki, kesin bilgi (episleme )yo doğru sanı (oıiho doksa) yı birbirine karıştırmamak gerekir. Kesİn bilgi, temel bir ilkeye, yani logos’n dayandığından sürekli ve kesindir, doğru sanı ise süreksizdir. Bu iki bilgi türü iki alemin varlığına işaret eder. Birincisi idealar alemidir, ki, hakikatlerin ölümsüz ve aşkın ilkelerin bulundu­ğu; öteki ise görünüşün ortaya çıkıp yok olan izafi gerçeklerin dünyasıdır. Aklı ilgilendiren bilginin konusu idealar dünyası, doğru sanının konusuysa görünüşler dünyasıdır. Görünüşler dünyasında bulunmayan idealar ölümsüz ve bağımsız varlıklar olduklarından, sadece düşünceyle kavranabilirler. Platon’a göre bilginin kaynağı bu idealar dünyasıdır ve o aynı zamanda erdemin de şartıdır; Sokrates’in erdemin kaynağını bilgi, dolayısıyla da akla dayayan görüşü burada onaya çıkmaktadır, öte yandan İdealar arasındaki sıralanma düzeni, bilginin türleri arasında belli bir ayrımı da şart kılar.

Plüton’dan farklı olarak bilginin esasını kavramlar arasındaki ilişkide değil, duyularla algılanan olgularda gören Aristoteles, bilgiyi belli bir sisteme sokma çabası yanında bilimsel bil­ginin kaynağını, ilkelerini ve belli bir düzenlemeye göre araştırılması gerekliliğini ileri sürer. Bunu gerçekleştirecek olan da mantıktır. Nitekim onun felsefe sistemi mantık ve metafi­ziğine dayalı olarak oluşturulur ki, bu alanlar (mantık ve metafizik) bilgiye ulaşmanın yöntemini de belirler, dolayısıyla hem bilimden, hem de felsefeden önce gelmelidir. Böylece felsefe ve bilime hazırlık alanı olan mantık bilgi teorisini de kendisine konu edinir. Aristoteles bilgi teorisinde Platon’dan farklı olarak akıl ile algıyı, yani deneyi dengelemeye çalışır. Ona göre gerçek bilgi zorunludur. Bir şeyi bilmek, bir olayın ortaya çıkışını ve hangi nedenden doğduğunu bilmek demektir. Bu anlamda bilimsel önermelere mantıksal tümdengelimle (deduetion) ulaşılır ve tümdengelim daima bir kıyas şeklindedir. Kısacası Aristoteles’e göre gerçek bilgi (bilimsel önermeler) kıyas yoluyla çıkarımlanan Önermelerdir. Ayrıca onun bilgi teorisini siyaset ve ahlak felsefe­leri alanlarında bulmak mümkündür. Aristoteles’in kurduğu mantık kavram türleri ve ilişkileri üzerinde ısrarla durması sonraki çağlarda beliren bilgi teorilerinin ilk örneği olduğu gibi, bunları derinden de etkilemiştir. Gerek ilk çağda Aristoteles’ten sonra gelen çeşitli felsefi ekoller, özellikle Stoacılar ve Şüpheciler; gerek Orta Çağ Skolastikleri, özellikle Aquinolu Thomas, Aristoteles’in bilgi teorisinin etkisinde kalarak kendi felsefelerini oluştururlarken, onu geliştirip yorumladılar. Keza İslam düşüncesinde de “Meşşailer” olarak bilinen filozoflar üynı etkiyi farklı biçim de olsa yansıttılar.

Ortaçağ Skolastiğinde Aristoteles’in mantığı temel alınarak kurulan bilgi teorisi, külli şeylerin bilgisine dayandırılacaktır. Ancak XIV.yüzyılda Batıda İslam düşüncesinin, özellikle bilim alanında ortaya konulan birikimle, bu anlayışın tartışmaya konu edildiği görülecektir. Aristoteles mantığını şiddetle eleştiren Roger Bacon; İbn Sina’nın deneyi önemseyen bilgi anlayışını ve genel olarak da müslüman bilginlerin deneysel yöntemlerine dikkat çekerek, külli kavramların birer isim olduğunu (Nominalizm), bilginin doğru objesinin gerçeklik, gerçekliğin de tikel (cüz’i) olduğunu ileri sürecektir. Bacon gibi Ockhamlı William da bilginin esasının tikel varlık ve bunların deney yoluyla algılanmasında aranması gerektiğini savunacaktır. Böylece Skolastikteki tümel (külli) kavramların gerçek olmadıkları, bunların bilgilerinin de birer soyutlamadan öteye anlam taşımadığı açıkça ileri sürülecek, Rönesans ile birlikte tabiat bilimlerinde yenilenme ve gelişme süreci başlayacaktır. Bu alanda müslüman bilgin ve düşünürlerin çeşitli bilim konularına ait inceleme ve araştırmalarıyla, hemen her bilimin kendine özgü bir yönteminin bulunması gerektiği anlayış ve sezgileri mutlaka önemli olacaktır. Kaldı ki, IX. yüzyılda Sicilya’da, İspanya’nın çeşitli kentlerinde kurulan medreselerin müslümanlar yanında hıristiyan öğrencileri de eğitmeleri Rönesans ile açılan yeni çağ tabiat bilimlerinin ve yöntemlerinin oluşmasında kuşkusuz etkili olmuştur. Farabi, İbn Sina, Ebu Bekir Razi, İbn Heysem, İbn Bacce, İbn Tufeyl vb. gibi bilgin ve düşünürlerin çalışmaları doğrudan ya da dolaylı yollardan Yeni Çağ’da Batıda tartışılan bilgi teorileriyle ilişkili görülebilirler.

Yeni Çağ’da Rene Descartes ile Francis Bacon genel olarak matematik ve tabiat bilimleri konularında ortak bir bakış açısına sahip görünseler bile, bilgi teorisi konusunda birbirleriyle çatışan iki felsefi akımın öncüleri oldular. Bacon tabiatın yöntemli ve düzenli bir şekilde inceleme ve araştırılmasını, bunun da deney ve gözlemle algılanan olaylara dayandırılmasını öngörür. Böylece oluşturulacak bilgi teorisi deneyci bir geleneğe dayandırılır ki, daha sonra bu geleneği Locke, Berkeley ve Hume sürdürecektir.

Bacon’un aksine Descartes, akıl tarafından “açık-seçik” kavranan bilgilerin doğru ve güvenilir olduğunu, dolayısıyla kesin ve doğru bilginin algı yoluyla elde edilemeyeceğini ileri sürer. Çünkü duyumun muhtevası nesneleri olduğu gibi vermekten uzaktır ve renk, ses, tat, koku ve dokunma gibi nitelikler nesnelerin özellikleri olarak algılanamazlar. Gazali’de de gördüğümüz “balmumu” örneğini Dcscartes duyumlardaki karışıklığın ve açık-seçiklikten yoksunluğun anlatımında kullanır. Nitekim balmumu parçasını alıp onun duyumlanabilir niteliklerini incelediğimizde, bu niteliklerin ortam veya çevre şartlarına uygun olarak sürekli değişmesine karşılık balmumunun ne ise o olarak kaldığı görülecektir. Öyleyse balmumu duyumlarla algılanan niteliklerden meydana gelmemektedir. Üstelik balmumunun değişmeyen özelliği mekânı, biçimi ve hareketidir ki, nesnelerin gerçek özünü de bu özellikler oluşturur. İşte bu özelliklerin bilgisini duyum değil, anlayış gücü, yani “zeka” (intelligence) verir. Böylece Descartcs’ın ortaya koyduğu rasyonalizmin temeli bu gözleme dayanmaktadır; gerçek bilgi deneyden önce, yani a priori’dir.

Bununla birlikte Descartes deney olgusunu bütünüyle reddetmez. Ona göre bilgi, sözgelimi matematik bilgisinde olduğu gibi, temel doğrulardan (postulalardan) akıl yürütmeyle elde edilir ve bunlardan da mantık yoluyla başka doğrular çıkarılır. İşte deneyin işlevi de burada ortaya çıkar ki, temel doğruları açık ve belirgin duruma getirmektir. Temel doğrular ise, Descartes’a göre doğuştan sahip olunan İdeler, yani düşüncelerdir ve bunun en açık ve kuşku duyulmaz örneği insanın kendi varlığına ve Tanrı’nın varlığına ait bilgisidir. Bu anlamda temel doğrular başlangıçta örtük olarak vardılar, bilginin açık ve belirgin duruma getirilmesinde algının Önemi sözkonusudur. İşte tabiattaki her olayın bir neden sonuç ilişkisine dayandığının algılanması da deneyle mümkün olur. Sözgelimi ateş ile duman arasındaki ilişki doğuştan gelen nedensellik idesiyle kavranır. Kısacası duyular akıl için ancak malzeme sağlayabilirler. Descartes’ın savunduğu bu anlayış rasyonalizm olarak adlandırılacak ve Avrupa’da Spinoza ve Leibniz tarafından savunulacaktır.

Bu iki farklı ve karşıt anlayışı Kant tek bir sistem içinde bütünleştirecektir. Bütün bilgilerin deneyle başladığını, fakat bütün olarak deneyden çıkartılmadığını ileri süren Kant, bilginin deneyden gelen unsurlar ile anlayış gücünün tamamladığı unsurları birbirinden ayırır. Ona göre, İnsan bilgisinin meydana gelmesinde hem duyumların, hem de anlığın payı ve etkisi sözkonusudıır. En ilkel deneyde bile deneyle İsbat edilemeyecek unsurlar vardır ki, bunlar zaman ve mekan kategorileridir. Çünkü zaman ve mekan kategorileri deneyle isbatlanamazlar, dolayısıyla deneyle elde edilemezler. Nitekim tabiat bilimlerinde sadece duyular yoluyla elde edilemeyecek veriler bulunmaktadır. Dolayısıyla bilimsel bilginin önermeleri zorunlu olarak doğru, aynı zamanda tümel ve değişmezdirler. Oysa deneyin tümel ve zorunlu bilgileri vermesi mümkün değildir. Gerçek­ten bilgi teorisinin temellendirilmesinde Kant’ın bu anlayışı çerçevesinde analitik ve sentetik önermeler İle  a priori ve a posterioıi bilgi arasında ortaya koyduğu ayrımlar önemlidir ve hala da önemli olmaya devam etmektedir.

Kant’tan sonraki gelişmelerde Alman İdea­lizmi içinde Fichte “Ben” kavramını ahlak felsefesiyle birlikte bilgi teorisini de kapsayacak biçimde temellendirdi. Hcgel mutlak idealizm felsefesini, “aklî olan herşey gerçektir, gerçek olan her şey ise aklîdir” temeline dayandırdı. XVIII. yüzyıldan sonraki felsefi akımlar bilgi teorisi çerçevesinde oluşurken, bilimler ile felsefenin zaman zaman daralip genişleyen sınırlarını, konularını ve yöntemle­rini bu bağlamda tartıştılar. XVIII. yüzyıl de­neyci felsefesi olsun, XIX. yüzyılın pozitivİst felsefe olsun, XX. yüzyılın Frcge, Russelt, Whitehed başta olmak üzere matematik mantıkçıları, Schlick, Carnap, Neurath gibi Viya­na Çevresi ya da Yeni-Pozitivistlcri olsun, bu tartışma bağlamında ele alınabilir.

Bilgi teorisiyle ilgisi bakımından yeni bir kullanımdan da sözetmekyerinde olur ki, bu yeni kullanım “Epistemik” (Epistemics) terimidir.

Epistcmik terimi, 1969’da Epİstemik okulu fonuyla ilgili olarak Edinburgh Üniversitesi’nde İlk kez ortaya atılmıştır. Terim epistemoloji olarak bilinen felsefi bilgi teorisine zıt anlamda bilginin bilimsel yoldan incelemesine işaret eder. Epistcmik sözcüğünün daha geniş kapsamlı bîr tanımı ise şöyledir: Aracılığıyla bilgi vcanlamının gerçekleştirildiği ve ilctİşİ-me geçirildiği -algısal, zihni ya da dilbilimsel-süreçlere ilişkin biçimsel modellerin kurulma­sı.

(SBA)