Albert Louis Gabriel Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

18

Albert-Louis Gabriel (1883-1972} Anadolu Türk mimari eserlerini Batı’da tanıtan Fransız mimar ve sanat tarihçisi.

2 Ağustos 1883’te Haute Marne ilinin Cerizieres kasabasında tanınmış bir mi­mar babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Aksi yöndeki ısrarlara rağmen baba mes­leğini seçerek Paris’te Ecole nationale des beaux-arts’da mimarlık okurken bir taraftan da Sorbonne Üniversitesi Ede­biyat Fakültesi’ne devam etti. Böylece her ikisinden de mezun oldu ve meslek hayatının ilk yıllarında çeşitli başarılar elde ederek 1903’te l’Academie des beaux-arts’ın Jean Leclaire ödülünü aldı. 1908-1911 kazı mevsimlerinde merkezi Atina’da bulunan Fransız Arkeoloji Ensti-tüsü’nün Delos adasında sürdürdüğü ça­lışmalara mimar olarak katıldı ve orta­ya çıkarılan Helenistik çağa ait evlerin plan, rölöve ve süslemelerini çizdi. Bu de­senler 1911 yılında Paris’te sergilendi ve ona ikincilik madalyası kazandırdı.

Gabriel İstanbul’a ilk defa 1908’de git­ti; fakat Türk mimarlık sanatı ile ancak üç yıl sonra Osmanlı idaresinden çıkmak üzere olan Rodos’ta yakından temas kur­du. Burada, Saint Jean şövalyelerinin yaptırdığı kale ile şehir içindeki çeşitli mimari eserler üzerinde çalışmalar yap­tı ve adanın İtalyanlar tarafından 4 Mayıs 1912de işgal edilmesi üzerine La Revue socialiste dergisinde Türkler’in tarafını tutan makaleler yayımladı (XXVIIl/334 (Paris 1912), S. 413-421; XXX/349 |1914|, s. 18-28). I. Dünya Savaşı başladığında Fransız deniz kuvvetlerinde tercüman yedek subay olarak görevlendirildi ve bir ara Meis adası açıklarından Anadolu kı­yılarını top ateşine tutan gemide bulun­du. Savaştan sonra tekrar çalışmalarına döndü ve 1921’de Sorbonne Üniversite­sinde kabul edilen Rodos’un surlarına dair teziyle doktor unvanını aldı. Paris’te 1921-1923 yıllarında genişleterek iki cilt halinde ve La Çite de Rhodes, DCCCX-MDXII adı altında yayımladığı bu tezde pek çok resim, çizim ve levha bulunmak­ta, I. ciltte şehrin topografyası ile aske­rî yapıları, II. ciltte ise sivil ve dinî mi­mari eserleri yer almaktadır. Gabriel, Rodos’taki Saint Jean şövalyelerine ait eserler üzerine çalışırken bir taraftan da o dönemde Fransızlar’a mahsus olan hanın (Auberge de France) restorasyon iş­lerini yürütmüş ve Türkler tarafından ev olarak kullanılan bu tarihî yapıyı 1921 ‘de eski haline dönüştürmüştür. Ancak eser II. Dünya Savaşı sırasında hasara uğramış ve 1946-1950 yıllan arasında yine Gabriel tarafından onarılmıştır. Paris’te 1923 Fransız sanatçıları sergisinde teş­hir edilen Rodos rölöveleri, kendisine bi­rincilik madalyasından başka Güzel Sa­natlar Akademisinin Louis Fould ödülü­nü de kazandırdı.

Gabriel, 1919-1920 yıllarında Mısır’da Arap müzesi müdürü Ali Behçet Bey ile birlikte Fustat kazılarında bulundu. Bu kazı çalışmalarına ve Mısır’da Arap evinin menşeine dair yaptığı araştırmayı Sorbonne Üniversitesi’ne ikinci bir tez ola­rak sundu ve daha sonra da genişlete­rek Les fouilles d’al Foustat adı altın­da Ali Behçet Bey ile birlikte tekrar ya­yımladı.

Hocalık hayatı 1923’te Caen Üniversite­si Edebiyat Fakültesİ’nde sanat tarihi do­çenti olmasıyla başlayan Gabriel, 1925′-te Strasbourg Üniversitesi’nde profesör­lüğe getirildi ve aynı yıl Fransız idaresi altında bulunan Suriye’de inceleme gezi­leri yaptı, aynca Palmira’da çalıştı. 1926’-da Dârülfünun’da görev alarak arkeoloji ve sanat tarihi dersleri vermek üzere İs­tanbul’a geldi ve 1930’a kadar burada kaldı. Bu arada öğretim faaliyetinin dı­şında Maarif Vekâleti tarafından Anado­lu’daki Türk mimari eserlerinin araştırılıp incelenmesiyle görevlendirildi; 1926’dan II. Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar bazı kesintilerle birlikte çeşitli bölgeler­deki çalışmalarını sürdürdü.

Gabriel, Fransız hükümetinin öteden beri İstanbul’da kurmayı tasarladığı Atina veya Roma’dakinin benzeri bir arkeoloji enstitüsü fikrini destekliyordu. 1895’ten beri Ruslar’ın İstanbul’da böyle bir ku­rumları vardı; Macarlar da 1917’de bu­nun bir benzerini açmış, fakat ertesi yıl kapatmak zorunda kalmışlardı. Fransız hükümeti I. Dünya Savaşı’nın ardından bu konuda girişimde bulunduysa da bir netice elde edemedi. Bu arada Almanlar, merkezi Berlin’de olan Alman Arkeolo­ji Enstitüsü’nün İstanbul şubesini kur­muş ve 1930 başında mükemmel kütüphanesiyle birlikte faaliyete geçirmişlerdi. Aynı yılın sonlarına doğru Fransız Ensti­tüsü de Gabilerin gayreti ve elçi Charles de Chambrun’un yardımıyla Beyoğlu’ndaki eski Fransız elçilik binasının bir bö­lümünde kuruldu ve Türk hükümetinin izniyle 1 Şubat 1931’de resmen açıldı. Türk hükümeti bu enstitünün Türk ve Türkiye tarihi, arkeolojisi, sanat tarihi, coğrafyası, jeolojisi, edebiyatı üzerinde araştırmalar yapmasını ve yayınlarda bulunmasını öngörmüştü. Enstitünün müdürlüğüne getirilen ve 1941’e kadar görevini sürdüren Gabriel bu programa tamamen sadık kalmış ve şahsen uygu­layıcısı olmuştur. 1941’de yurduna dön­dü ; savaştan sonra 1946’da tekrar ensti­tünün başına geçti ve emekli oluncaya kadar görevine devam etti. Ancak bu ikinci safhada mayısta İstanbul’a geli­yor ve burada sadece birkaç ay kalıyor­du. 19S6’da yerine getirilen ünlü Antik-çağ kitabeleri uzmanı Louis Robert ilk günden itibaren enstitünün kurucusu­na karşı cephe aldı ve onun kendi eseri olan bu müessesede çalışmasına fırsat vermedi.

1941 ‘de Fransa’ya döndüğünde bağım­sız bir üniversite durumunda olan College de France’ta İslâm-Doğu sanatları ta­rihi profesörlüğüne tayin edilen Gabriel burada emekliye ayrıldığı 1953 yılına kadar ders verdi ve bu arada Türkiye’­de iken topladığı bazı malzemeyi de iş­leyerek kitap haline getirdi. 1956’da da İstanbul Arkeoloji Enstitüsü” nden emekli oldu ve Louis Robert’in tutumu yüzün­den Fransa’ya dönmek zorunda kaldı; ömrünün son on altı yılını İsviçre sınırı yakınındaki küçük Barsur-Aube kasa­basında geçirdi. 23 Aralık 1972 günü Öl­düğünde bu kasabada toprağa verildi. Ölümünden sonra evlâtlığına kalmış olan eski resimler, çeşitli hâtıralar, tablolar, pek çok rölöve ile zengin kütüphanenin bugünkü durumu bilinmemektedir.

Gabriel, 1930-1956 yıllan arasında İs­tanbul Üniversitesi’nde konferanslar ver­miş, 1952’de Edebiyat Fakültesİ’nde bir dizi serbest ders yapmış, Ankara Üniver­sitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesİ’n­de de yine sanat tarihi okutmuştur. Bun­ların dışında 1934’te Cenevre Müzesi’n-de, 1936’da Belgrad ve Zagreb üniver­sitelerinde, 1950’de Brüksel Üniversite­si ile Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve aynı yıl Amsterdam Üniversitesi” nde Türk sanatıyla ilgili konferansları olmuştur. 1932’de Alman Arkeoloji Enstitüsü aslî üyesi, 1933’te Fransız Akademisi muha­bir üyesi, 1940’ta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi ve 1960’ta Belçika Kraliyet Akademisi şeref üyesi seçilen Gabriel’e, Ankara Üniversitesi şeref profesörlüğü ve İstanbul Üniversitesi şeref doktorlu­ğu pâyeleriyle İstanbul ve Bursa şehirle­rinin fahri hemşehrilikleri verilmiş, Fran­sa hükümeti tarafından da kendisine Chevalier rütbesinde Legion d’Honneur nişanı takılmıştır.

Henüz bir Osmanlı şehri iken Rodos’­ta Türk medeniyetiyle temas eden Gab-riel’in bu medeniyete olan yakın ilgisi. 1926″da İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi öğretim üyeliğine getirilmesin­den itibaren başladı. 1926 yılı Ocak-Haziran aylarında hazırladığı İstanbul cami­leri hakkındaki makalesi bu konuda kaleme aldığı ilk tipoloji denemesidir. Bu çalışması münasebetiyle camilerden bazılarının yeni planlarını çizmiş, bazıla­rı için de vaktiyle C. Gurlitt’in Dresden Teknik Üniversitesi öğrencilerine çizdir­diği planlan düzelterek kullanmıştır. Böy­lece İstanbul’dan otuz, Eyüp’ten beş, Galata’dan üç ve Üsküdar’dan dört cami olmak üzere toplam kırk iki camiyi içi­ne alan denemesini meydana getirmiş­tir. Bu önemli makalesinde camileri mi­mari özelliklerine göre altı ana tipte top­lamıştır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen Matrakçı Nasuh’un 944 (1537-38) tarihli Beyân-ı Menazil-i Irâkeyn adlı eserinin minya­türlerine dair araştırması İstanbul’da yaptığı çalışmaların ikincisidir, Gabriel, özellikle bu yazma­daki İstanbul ve Galata manzaralarını inceleyerek bunlan topografya bakımın­dan değerlendirmiş, ayrıca ilgi çekici bir usulle, ressamın İstanbul’u hangi açılar­dan gördüğünü araştırıp minyatürde gösterilen yapılan teşhise gayret etmiş­tir. Anadolu’daki Türk eserlerine dair olan yazısında bu topraklardaki eserlerin bolluğuna dik­kati çekiyor ve Kütahya, Afyonkara hisar, Akşehir, Karaman, Adana. Tarsus, Mut gibi yerlerde bulunan pek çok anıtın rö-lövelerini hazırladığını bildiriyordu; an­cak bu malzemeyi hiçbir vakit kullanma­mıştır.

Gabriel Dârülfünun’daki öğretim üye­liği sırasında, o yıllarda Türk kültür ha­yatının en önemli yayın organı olan Ha­yat Mecmuası’nda 1927-1928’de Türk sanat tarihiyle ilgili çeşitli makaleler ya­yımlamış (sy. 40, 54, 59, 71, 82), aynı yıl­larda Anadolu dışındaki İslâm sanatına dair tek makalesi olan “Kasr-el Heir”i kaleme almıştır. 1925’te ancak si­lâhlı kuvvetlerin yardımı ile yapabildiği bu araştırmada, bir vakitler mâmur ve verimli olan şimdiki çorak ve ıssız yer­lerde biri belki V. veya VI. yüzyılda, di­ğeri ise kuvvetli ihtimalle 110 (728) yı­lında Emevîler’den Hişâm döneminde yapılmış iki müstahkem kasrın harabeleriyle 9 km. boyunca uzanan çok büyük bir sunî gölün duvarlarını tesbit etmiştir. Gabriel’in bundan sonra sadece bir iki konuda Anadolu dışındaki eserlere dair yayını olmuştur. Bunlardan biri, 1934’te İsfahan’da geçirdiği bir hafta içinde in­celediği İsfahan Cuma Camii hakkında­dır. Bu etraflı makalede, aslı Abbasîler döne­minde inşa edilmiş olmakla beraber Bü­yük Selçuklu Sultanı Melikşah tarafın­dan yeniden yaptırılan ve XIV-XV. yüz­yıllarda Safevîler’ce genişletilen İran’da­ki bu önemli İslâm eserini güzel fotoğ­raflar ve zarif desenlerle birlikte takdim eder. Gabriel’in yerli ve yabancı ilmî der­gilerde yayımladığı Türk sanatıyla ilgili dikkate değer makalelerin bazıları şun­lardır: Mardin ve Diyarbakır illerindeki inceleme gezisinin raporu; Mardin’in 15 km. güneybatısındaki Düneysir’de bulunan ulucaminin sanat tarihindeki yerini be­lirlediği araştırması; Bursa’da Hüdâvendigâr Camii; Türk mimari­sinde kubbenin önemini açıklayıp bu­nun bir Selçuklu buluşu olduğunu sa­vunduğu Artuklu cami ve medreseleri hakkındaki yazısı.

İstanbul Dârülfünunu’nda çalıştığı yıl­larda Gabriel, Maarif Vekâleti’nin görevlendirmesiyle 1927 sonbaharından itiba­ren Anadolu’daki Türk eserlerini incele­meye girişti. Bu çalışmaları sırasında ya­nında, 1927’de İstanbul Üniversitesi Kü­tüphanesi müdürü Fehmi Ethem (Karatay). 1928 ilkbaharında eski eserler ge­nel müfettişi Aziz (Oğan) ve aynı yılın son­baharında da Ahmet Tevhid beyler bu­lundu. Çalışmaların toplandığı I. cilt Kay­seri ve Niğde, üç yıl sonra basılan İl. cilt ise Amasya, Tokat ve Sivas illerini içine alıyordu. Büyük boydaki bu kitaplarda önce her şehrin tarihçesi­ni özetlemiş, arkasından buradaki eser­lerin bir listesini verdikten sonra kendi değerlendirme ölçüsüne göre bu yapı­lar arasından bir seçme yaparak bunla­rın üzerinde durmuş ve başlıca mimari özelliklerini tesbit edip eserleri tarihlen-dirmiştir. Bu arada şehirlerin dışındaki küçük köy ve kasabalarla yol üzerinde bulunan bazı eserlerden de önemli gör­düklerini tanıtmıştır. Bu çalışmalar sı­rasında kitabeler Mübarek Galip, Ahmet Tevhid. İsmail Hakkı (Uzuncarşılı). Meh­met Behçet beylerden alınarak Tevhid Bey tarafından gözden geçirilip tercüme edilmiş, Fehmi Bey tarafından da ken­disine haberdar olmadığı Türkçe yayın­lardan faydalanma imkânı sağlanmıştır. Gabriel, o yıllarda çoğu son derece ha­rap ve bakımsız halde bulunan bu yapı­ların plan. kesit ve ayrıntılarını çizmiş, ayrıca bunların mâmur görünüşlerini ak­settiren desenler de yapmıştır. Anado­lu’da Türk eserlerinin birçoğu Gabriel’in bu kitapları sayesinde bilim adına kaza­nılmış, âdeta “keşfedilmiştir”. Gabriel bu büyük çalışmasının diğer ciltlerinde, başta Konya olmak üzere öteki Türk sa­nat merkezlerini işlemeyi tasarlamıştı; fakat bu program gerçekleşmedi. Sa­dece Türkiye’nin doğu taraflarıyla ilgili olarak öbür ciltlere benzeyen bir eser yayımladı. Müellif kita­bın önsözünde, bazı güçlükler yüzünden önceki ciltlerdeki programı bu bölgede aynen uygulayamadığını belirtir. Kitabe­lerin okunmasında bu defa J. Sauvagefden faydalanıldı ve metin cildinin sonun­da tamamının kopyalan Fransızca ter-cümeleriyle birlikte verildi. Bu büyük in­celemeyi teşkil eden malzeme 1932 yılı Nisan-Mayıs ve Ekim-Kasım aylarında toplanmış ve ilk gezide Mardin-Düneysir-Diyarbakır, Hasankeyf (Hısnıkeyfâ), Dârâ, Nusaybin. Harran ve Urfa’da; ikin­ci gezide ise Mardin-Diyarbakır, Garzan, Bitlis, Ahlat, Bitlis-Batman Suyu, Silvan-Diyarbakır- Harput – Mardin – Hasankeyf -Düneysir-Nusaybin arasında dolaşılmış-tır. Önsözde, çok zor şartlar altında ya­pılan bu çalışmalarda elde edilen mal­zemenin eksiklik ve hataları olabileceği­ni önceden kabullenen Gabriel ileride yapılacak daha etraflı çalışmaların, ha­zırlanacak monografilerin bunları düzel­tip tamamlayacağına inandığını belirtir. Aynı şekilde öncekilere benzeyen bu bü­yük boydaki kitapta da planlar, kesitler, detay desenleri ve restitüsyonlar yer al­maktadır.

Gabriel, Monuments turcs d’Anatoİie’de tarihî Türk şehirlerindeki Osmanlı dönemi eserlerine fazla önem verme­miş, sadece Amasya’da bunlar üzerinde biraz durmuştur. 1940’a kadar, o sıra­larda henüz bütün güzelliğini koruyabil­miş olan Bursa’da ise yalnız Osmanlı eserleri üzerinde çalışma imkânı buldu. Bu çalışmalarda kendisine başta A. Saim Ülgen olmak üzere bakanlıkça görev­lendirilen bazı genç mimarlar yardım et­tiler. Bursa hakkındaki bu büyük eseri sebebiyle kendisine şeh­rin fahri hemşehriliği verildi (1955). Bu kitapta Bursa’nın tarihi anlatılmış, ka­lesi, sarayı, camileri, bedesteni, çarşısı, hanları, tekkeleri, türbeleri, hamam ve kaplıcaları ile bazı evleri tasvir edilerek bunların desen, plan, kesit ve fotoğraf­ları verilmiştir.

Larousse Kitabevi’nin yayımladığı, ta­rihe geçmiş büyük simaların tanıtıldığı bir eser içinde Kanunî Sultan Süleyman’ı yazan Gabriel, XVI. yüzyıl Türk sanatını aksettiren resimlerle süslediği bu ma­kalesinde. Kanunî dönemindeki Osman­lı Devleti’ne bir yayılma politikasının hâ­kim olduğunu, ancak yabancı ülkelere bir terör idaresiyle girilmediğini, dinî hu­suslarda son derece müsamaha gösteren Türk hâkimiyetinin müstebit bir feodal idare yerine ekseri hallerde eşitliğe bağ­lı, açık ve düzenli bir devlet sistemi ge­tirdiğini yazar. Bu makalesini, Kanunî devrinde Türk’medeniyetinin üstünlük ve kudre­tini anlayabilmek için İstanbul’daki eser­lerin tanınması gerektiğini söyleyerek bitiren Gabriel, bu birkaç kelimede özet­lediği fikri yine büyük boy bir eser ha­linde somutlaştırmayı tasarlamıştı. Bu eser, aslında M. Fuad Köprülü ile bera­ber yazılacak İki ciltlik bir Mimar Sinan monografyası olacak, ilim âlemine de Türk ve Fransız dillerinde sunulacaktı. 1937 yılında basılan büyük boyda bir broşürde Türk Tarih Kurumu tarafın­dan yayımlanacağı ilân edilen bu kita­bın I. cildinde Köprülü kaynaklar ve bel­gelerin yardımıyla Sinan’ı tanıtacak, Gabriel ise II. ciltte Sinan’ın mimarlık ve sa­nat yönlerini araştırarak eserlerinin bir sentezini yapacaktı. Atatürk’ün arzusu ile girişilen bu proje de gerçekleşme­miştir.

Bu çalışmaları dışında Gabriel, 1928 yılı sonbaharı ile 1929 ilkbaharında İs­tanbul Boğazı’ndaki Türk hisarlarını in­celemeye girişmiş, fakat 1930’da İngiliz Sidney Toy ve 1932’de Alman Hans Högg bu konuda birer yetersiz yayın yapınca araştırmasını yarım bırakmıştı. Ancak daha sonra bu konuyu yeniden ele aldı ve II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da iken Anadoluhisan ile Rumelihisan’nı ve şehrin kara tarafı surlanna Fâtih Sul­tan Mehmed tarafından eklenen Yedi-kule Hisarı’nı teknik ve askerî bakımdan bütün özellikleriyle tanıtan kitabını ya­yımladı. Gabriel’in Paris’te 1935’te çı­kan ve sonraları başka baskılan da ya­pılan En Turquie adlı kitabı ise yurdun sanat, tarih ve tabiat güzelliklerini re­simler halinde sunan bir albümden iba­ret olup kısa bir metinle bu ülkeyi yaban­cılara tanıtır (2. baskı 1953; Türkçe’si [Tür­kiye’de], İstanbul 1954; [La Turquie terre d’histoire et d’art], 3. baskı, İstanbul 1956). Gabriel, Osmanlı dönemi Türk mimarisi hakkındaki genel görüşlerini, R. Boulanger’in Guides bleues adlı seyyah reh­berleri dizisi için hazırladığı Türkiye cil­dinde ortaya koymuştur. Aynı konuyu ayrıca iki ansiklo­pedi maddesinde de tekrarlar. Gabriel son yıllarda değişik bir ko­nuya geçerek Eskişehir ile Afyonkarahisar arasında Yazılıkaya dolaylarında ha­rabeleri bulunan Frigler’e ait Midas şehri hakkında araştırmalar yaptı ve “Phrygie-Exploration archĞologique” başlığı altında yayımlanan dizinin iki cildini yazdı. Gabriel’in mes­lek hayatının başından beri üzerinde dur­mayı sevdiği bir konu basit eski evlerdi. Rodos’ta ve Mısır’da (Fustat) olduğu gi­bi Anadolu’da da fırsat düştükçe araş­tırmalarının bazı sayfalarını evlere ayır­mıştır. Son olarak Frigya yayınlarında Yazılıkaya bölgesinin basit köy evlerin­den etraflı biçimde bahseder.

Sayılan pek çok olan Türk sanatıyla il­gili konferanslarının bazıları ile küçük makalelerinin büyük bir kısmı, yakın dos­tu Reşit Saffet Atabinen’in çıkardığı Tür­kiye Turing ve Otomobil Kurumu Bel-leteni’nde yayımlanmıştır; son günle­rinde yazmakta olduğu Türkiye hâtıra­ları ise basılmamıştır.

TDV İslâm Ansiklopedisi