ZAMAN

108
PAYLAŞ

ZAMAN

 

Bir Önceki olaydan bir
sonraki olaya gi­den süre şeklinde anlatılan zaman genellik­le fasılasız olarak
düşünülen sürekli deği­şim olarak da tanımlanır. Bu bakımdan şim­di geçmişe
dönüşür. Zamanın spesifik ve sı­nırlı müddetleri olan geçmiş, şimdi ve gele­cek,
tek ve bütün zamanın parçalarını teşkil ederler.

Bir başka söyleyişle
zaman; olayların akışında belirgin olmayan bir ortam mahi­yetinde
algılandığından düşünceye bölün­mez surette ve bütünüyle veri olarak bulu­nan
olgudur. Bu anlamda, içinde olayların gerçekleştiği mütecanis ve sonsuz ortam­dır.
Nitekim Newton ve Clarck’ın görüşüne göre bizatihi var olan zaman, Leibniz ve
Kant’ta ancak düşünce dahilinde, yani zih­nin kategorisinde var olabilir. Yani
zaman, Leibniz ve Kan t’a göre ancak tasavvur edi­len bir şeydir. Tıpkı mekân
gibi. Diğer ta­raftan zaman, insan şuurunun bir başka yü­züdür şeklinde
tanımlanabilir. Zira insan, ruhsal ve fiziksel tecrübelerini, sosyal ve doğal
çevresindeki gözlemlerini zaman sü­recinde yaşar. İnsan, akıp giden zamanda
hisseder ve düşünür. Aynı zamanda, onda eylemde bulunun fırsatlar ve kayıplarla
on-

da karşılaşır. Zaman,
en az uzay kadar insa­nı şaşkınlık ve hayret içine düşüren bir kav­ramdır.
Nitekim Bergson bu bağlamda “Biz zamanı düşünmüyoruz. Fakat yaşıyoruz.
Çünkü hayat zihnin sınırını aşar” demekte­dir.

Kant’a göre zaman bir
zaruri hazır olma, bir surettir. Bütün sezgilerin esasına şamil­dir. Çeşitli
zamanlar bir ve aynı zamanın parçalandır. Zaman sonsuzdur demek; za­manın
belirli bir kısmının onun kapsamında olması ve asıl olan tek bir zamanın
sınırlan­dırılmasıyla mümkündür demektir.

İlk ünlü fakat
halledilmemiş münakaşa, Antik Yunan’da, değişme ve oluşu irrasyo-nal
(akıl-dışı) bir yanılsama olarak kabul eden Parmenides ile devamlılığın olmadı­ğını
ve değişimin istisnasız herşeyin bir Özelliği olduğunu ileri süren Herakleitos
arasında görülmektedir. Diğer bir önemli tartışma da yüzyıllarca sonra Ne w ton
“un öğrencileri ile Leibniz arasında geçmekte­dir. Newton ve öğrencilerine
göre zaman, olaylardan bağımsız ve olaylardan önceydi. Kendi ifadeleri ile
söylersek: “Mutlak za­man ve matematiksel zaman, kendi başına ve kendi
doğası gereği, hiçbir dış objenin münasebeti sözkonusu olmaksızın,
değiş-mezcesine akar.” Leibniz’e göre ise diğer bir açıdan bakıldığında,
olaylardan bağım­sız bir zaman var olamaz. Zira zaman, olay­lar ve olaylar
arasındaki ilişkiler tarafından şekillenmiştir ve o, sürekliliğin, ard arda
gelişin evrensel düzenini teşkil etmektedir. Bu son doktrin, uzay ve zamanı
birbiriyle ilişkili iki sistem olarak kabul eden uzay-zaman (space-time)
doktrinine de öncülük etmiştir. Tüm bu tartışmalar pek çok düşü­nürün zaman
hakkında şöyle bir inanca sa­hip olmalarına yol açmıştır ki buna göre, hâlin
duyumsal bir yanılsama ile “şimdi” sözcüğü ile sınırlandığı
algılanabilir veya sübjektif zaman kavramı ile» zamanın tüm anlarını kapsayan
ve geçmiş, hâl ve gelecek olarak isimlendirdiğimiz olayların toptan, kompleks
bir ilişkisi olarak düşünülebile­cek olan kavramsal veya objektif zaman kavramı
arasında bir ayrım yapılmadıkça, zamanın toptancı (total) bir bakış açısı ile
hesabının verilemeyeceği ve tanımının ya­pılamayacağı söylenmektedir.

Zaman konusunda mevcut
bulunan bu güçlükler sözkonusu olduğunda, filozofla­rın iki gruba bölünme
eğiliminde oldukları gözlenmektedir: “Süreç filozofları” ve “Çe­şitliliği
(manifold) savunan filozoflar”. Sü­reç filozofları -örneğin 1947’de ölen
bir Anglo- Amerikan metafızikçisi olan Alfred North Whitehead- zamanın akışının
önemli bir metafiziksel gerçek olduğunu iddia et­mektedirler. Fransız sezgici
filozofu Henri Bergson, bu akışın sadece akıldışı sezgi ta­rafından
kavranabileceğim söylemektedir.

Çeşitliliği (manifold)
savunan filozoflar ise zamanın akışının bir yanılsamadan iba­ret olduğunu
belirtmektedirler. “Geçmiş” ve “gelecek”, olayların gerçek
yansıtıcısı, habercisi (müsnedi) değildirler. Onların na­zarında değişme,
gerçek değişim değildir.

Zaman kavramı
sözkonusu olduğunda özellikle matematikçileri ilgilendiren bir diğer sorun da
zamanın Ölçümü (metric) problemidir. Zamanın ölçümü problemini insanların ilk
olarak, eskiçağlardan beri “saat zamanı” kavramı ile çözmeye çalıştık­ları
gözlenmektedir. “Aynı sebepler eşit fa­sılalarda aynı eserleri
doğurur” düşüncesin­den çıkmış gibi görünen saat zamanı, sürek­li bir
harekeli sayı cinsinden ölçmek üzere türlü şekillerde kullanılmıştır. Fakat, bu
noktadan hareketle oluşturulan saat, lakvim ve yıllıklar, aralıkları kesin
olarak göstere­medikleri için bütün olayların ölçümünde kullanılamamaktadırlar.

Saat zamanın taşıdığı
güçlükleri çözmek için daha ileriki yüzyıllarda, yeryuvarlağı-nın ekseni
etrafında dönmesinin Ölçülmesi yoluyla “sideral zaman” kavramı ile
soruna yaklaşılmaya çalışılmıştır. Fakat, dünyanın ekseni etrafındaki dönüşünün
de saat zama­nı ile tespit edilmesinden dolayı, sideral za­man ile saat zamanın
her zaman için birbir­lerine uyum sağlamadıktan gözlenmiştir. Ancak, sideral
zamanın, diğerine göre daha bir sabit Ölçü olduğu da bir gerçektir.

Zamanın bir değişmez
(invariant) olarak kabul edildiği relativite teorisi ile Einstein fiziği yeni bir
zaman anlayışını doğuruyor­du: Elektromanyetik zaman. Bu zaman kavramı yeni bir
mekân anlayışını da bera­berinde getiriyordu. Elektromanyetik za­man kavramı,
dalga mekaniğindeki pek çok çelişkileri de ortadan kaldırıyordu. Bu dal­ga
mekaniği eski zaman, mekân ve maddî kütle kavramlarına dayanmaktaydı. Einste­in
ise kâinatın temel ölçüsünün elektroman­yetik zaman olduğunu, mekanik zaman an­layışının
ise sadece mekanik olayları açık­lamak için kullanılabileceğini söylüyordu.
Diğer bir ifade ile, eski zaman kavramı (me­kanik zaman), ancak elektromanyetik
za­man kavramının Özel bir hali olarak doğru­luk değeri taşıyabilmekte idi.

Zaman konusunda diğer
bir sorun da za­manın düzenine ilişkin oluşdur. Bu, zama­nın akış düzenine
ilişkin bir sorun olup za­manın ölçümü probleminden daha temel bir sorundur.
Bir olgunun diğer bir olgudan “daha önce” veya “daha
sonra”! iğ in ı tartış­maya açan bir sorundur. Bu sorun, düşünürleri
determinizm-indeterminizm konusuna götünneye yeterli bir konumdadır. Ayrıca,
zaman sıralaması tanımı, eşzamanlılık tanı­mını da gündeme getirmektedir. İki
olaya, biri öbüründen daha önce ya da daha sonra değilse, eşzamanlı veya
zamandaş demek­teyiz. Aynı mekanlardaki ve aynı zamanda­ki olayların
eşzamanlılık açısından taşıdığı güçlükler de yukarıda bahsedildiği üzere
Einstein tarafından çözüme kavuşturul­muştur.

İnsan aklı değişik
zaman düzenlerini dü­şünüp oluşturmaya yeteneklidir. Nitekim klasik fizik
zamanı bir düzeni, ışığın hızını sabit tutan Einstein fiziğinin zamanı ise
başka bir düzeni içermektedir. Dünyamız için hangi zaman düzeninin geçerli
olduğu ise hâlâ çözüm bekleyen, tazeliğini ve gün­celliğini yitirmemiş
sorunlardan birisidir.

Zaman ile ilişkili
olan süre (müddet) ve­ya birbiri ardına devam etme (süreklilik) ol­gularının
farklılığını gözönünde tutmak ge­rekir. Gerçekte süre veya süreklilik kav­ramları
şuurun özsel ve temel bir verisidir. Çünkü şuur halleri ancak devam etme, sü­reklilik
olarak görülebilir. Süreklilik, birbi­rini izleyen an’Iar silsilesinde imtidad
eder. Bu noktada İslâm düşüncesinin zamanı ya­ratılmış bir varlık ve an olarak
tanımlaması önem arzeder. Onun için zaman ile İlişkili veya onun şart ve duruma
göre nitelenmesi demek olan vakit, asr, dehr vb. kavramlar yaratılmış olması
bakımından hep an ya da hâlin çeşitliliğini anlatır.

Ali DÖLEK

 

PAYLAŞ
Önceki makaleYÖNETİM
Sonraki makaleZEKÂ VE ZEKÂ TESTLERİ