Yıldırım Beyazıt Kimdir, Hayatı, Savaşları, Hakkında Bilgi

0
44

I. Bayezid, (ö. 805/1403) Yıldırım lakabıyla tanınan Osmanlı padişahı (1389-1403).

755’te (1354) doğdu. I. Murad’ın bü­yük oğlu olup annesi Gülçiçek Hatun’dur. 1381 yılı dolaylarında Germİyanoğlu Sü­leyman Çelebi’nin kızı Sultan Hatun ile evlendi ve hanımının çeyizi olarak Osmanlılar’a bırakılan topraklara sancak beyi tayin edildi. Yerleştiği Kütahya’da Osmanlılar’ın doğu sınırlarının muhafaza ve gözetimi ile görevlendirildi. 1386’da babasının Karamanoğlu Alâeddin Bey’e karşı giriştiği sefere katıldı, Frenk Yazı­sı Savaşı’nda gösterdiği cesaret ve atıl­ganlık dolayısıyla Yıldırım lakabını aldı. Onun ilk Amasya valisi olduğu kanaati. Kadı Burhâneddin’e karşı Osmanlı hâki­miyetini kabul eden Amasya Emiri Ahmed ve Çandarlı Süleyman Bey ile olan münasebetler sırasında (1384-1388] ba­zı bölgelerin Osmanlı idaresine girmesi hadisesinden ortaya çıkmıştır. Şehzade Bayezid, 15 Haziran 1389’da Türkler’in Rumeli’deki geleceğini tayin eden Kosova Savaşı’nın kazanılmasında önemli rol oynadı. Bu savaş sırasında babası I, Murad çok ağır bir şekilde yaralanınca, bü­yük oğul olması ve üstün yeteneği do­layısıyla kendi yerine onun getirilmesini vasiyet etti. I. Murad’ın Ölümü ile de bu vasiyet gereği tahta çıkarıldı. Devlet er­kânının tavsiyesiyle, hayattaki tek kar­deşi Yâkub’u herhangi bir iç savaşa se­bep olmaması için Öldürttü. Bu arada esir düşen Sırp Prensi Lazar da savaş meydanında idam edildi.

Yeni padişah savaştan sonra Bursa’ya dönmek üzere derhal harekete geçti. Çünkü bu sırada Anadolu’da Osmanlılar’a tâbi olan beylikler isyana kalkış­mışlar, eski topraklarına yeniden sahip olabilmek için Karamanoğlu’nun etrafın­da toplanmışlardı. Karamanoğlu Alâed­din Bey Beyşehir’i alarak Eskişehir’e ka­dar uzanmış, Germiyanoğlu II. Yâkub Bey miras yoluyla kaptırdığı toprakları yeni­den zaptetmiş, Kadı Burhâneddin ise Kır­şehir’i almıştı. Bayezid Anadolu’ya geç­meden önce Sırp kralının oğlu Stefan Lazareviç ile müzakereye girişerek kız kardeşi Olivera’yla (Maria pespina) evlen­mek ve Sırplar’dan yardımcı kuvvet ola­rak faydalanmak üzere bir antlaşma yap­tı. Bundan sonra Stefan sürekli Macar baskısı sebebiyle Bayezid’e sadık kaldı ve hatta onun seferlerine katıldı. Fakat Yukarı Sırbistan (Üsküp, Priştine bölgeleri) hâkimi Vuk Brankoviç, kendi bölgesinde­ki önemli maden şehirlerine sahip olma­ya çalışan Osmanlılar’a karşı koydu. An­cak bu yörede faaliyet gösteren Paşa Yi­ğit Bey 1391 ‘de Üsküp’ü almayı başardı. Böylece Bosna ve Arnavutluk’a yönelecek akınlar için bir üs elde edilmiş oldu.

Anadolu’ya geçen Bayezid 1389-1390 kışında Alaşehir’i zaptettiği gibi Batı Anadolu’daki Türkmen beyliklerini, Aydın, Saruhan, Menteşe, Hamîd ve Germiyan’ı Osmanlı idaresi altına aldı. Çandaroğlu Süleyman Bey ve Bizans imparatorunun oğlu Manuel Palaeologus da kuvvetle­riyle birlikte Osmanlı ordusunun yanın­da bu sefere katılmışlardı. Bayezid 1390 Mayısında Afyonkarahisar’da bulunuyor ve Karamanoğlu’na karşı sefer hazırlığı ile uğraşıyordu. Nihayet harekete geçe­rek Beyşehir’i aldı, ardından Konya’ya yürüdü ve şehri kuşattı. Bu sırada itti­faktan ayrılıp Kastamonu’ya dönen Sü­leyman Bey Karamanoğlu’na yardım için Kadı Burhâneddin ile bir anlaşma yaptı. Ortak kuvvetlerin Kırşehir’e gelmeleri, muhtemelen Bayezid’in Konya kuşatma­sını kaldırmasına ve Karamanoğlu’nun antlaşma teklifini kabul etmesine yol açtı. Bu antlaşma ile iki devlet arasında Çarşamba suyu sınır oldu, Beyşehir ve civarındaki bazı yerler ise Osmanlı hâki­miyetinde kaldı. Bayezid 1391’de Süley­man Bey üzerine yürüdü. Ancak Süley­man’ın müttefiki Kadı Burhâneddin’in kuvvetleri karşısında başarılı olamadı. 1392 ilkbaharında yeniden Süleyman Bey üzerine yürümek için büyük hazır­lıklar yapmaya başladı. Hatta 6 Nisan 1392 tarihli bir Venedik raporunda, Ba­yezid’in vassâl*i durumunda bulunan Manuel Palaeologus’un Sinop’a karşı ya­pılacak deniz seferine katılmak üzere ol­duğu bildirilmekteydi. Bu sefer, Sinop hariç Süleyman’a ait yerlerin zaptı ve onun ölümü ile sonuçlandı. Daha sonra Bayezid, Kadı Burhâneddin’in protesto ve tehditlerine rağmen Osmancık üzeri­ne yürüyerek burayı ele geçirdi. Fakat Çorumlu mevkiinde iki taraf arasındaki mücadeleyi Kadı Burhâneddin kazandı ve yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri geri çekildi. Kadı Burhâneddin bu galibiyetin verdiği cesaretle hücumlarını Siv­rihisar ve Ankara’ya kadar uzattı, yağ­ma ve tahribatta bulundu. Ancak Burhâ­neddin’in kuşatması altındaki Amasya emîri 1392’de Amasya’yı Osmanlılar’a teslim etti. Ertesi yıl bölgeye gelen Ba­yezid Amasya’ya girerek şehri teslim al­dı. 0 yörede bulunan, Çarşamba vadisin­deki Tâceddinoğulları, Merzifon bölge­sindeki Taşanoğulları ve Bafra hâkimi gibi mahallî beyler Bayezid’in hâkimiye­tini tanıdılar. Bu arada müttefikleriyle bozuşan Kadı Burhâneddin ise geri dö­nüş sırasında Osmanlı kuvvetlerine kar­şı taciz edici hücumlar dışında önemli bir harekâta girişemedi.

Bayezid daha sonra dikkatini batıya çevirdi ve burada hâkimiyetini sağlam­laştırmaya çalıştı. Kosova Savaşı’ndan sonra Bizans üzerindeki kontrolü olduk­ça artmıştı. Bizans İmparatoru VII. Johannes’in tahta çıkışını (1390) destekledi. V. Johannes ve oğlu ortak imparator Manuel’e de aynı desteği verdi (1391). Hatta Manuel Anadolu seferlerinde ona yardımda bulunmuş ve bağlılık göster­mişti. Doğuda Anadolu işleriyle ilgilen­diği sırada batıda sınır boylarındaki uç beyleri düşmanlarını baskı altında tutu­yor ve gaza faaliyetlerini sürdürüyorlar­dı. Paşa Yiğit Vuk Brankoviç’e boyun eğ­dirmiş, Evrenos Bey Kitros ve Vodena’yı fethederek Tesalya’ya doğru ilerlemiş, Firuz Bey Eflak’a, Şahin Bey ise Arna­vutluk’a karşı akınlarda bulunmuştu. Fa­kat Eflak prensi Mirçea, Bayezid’in Anadolu’daki meşguliyetinden faydalanarak Silistre’yi geri almayı başarmış ve Kari-nâbâd’daki akıncılara karşı başarılı hü­cumlar yapmıştı. Venedikliler bir yan­dan Bizans üzerinde baskı kurmaya ça­lışırken aynı zamanda Mora ve Arnavut­luk’ta da faaliyet gösteriyorlar, Macar­lar ise Eflak ve Tuna Bulgaristanı’nda nüfuzlarını yaymak için uğraşıyorlardı. Bu durum karşısında Bayezid bütün gü­cünü Balkan işlerine vermeye mecbur ol­du. 1388’den beri Osmanlı kontrolü altın­da bulunan Tırnova’yı 17 Haziran 1393’te aldı, Bulgar Kralı Şişman bir Osmanlı vas-sâli olarak Niğbolu’ya gitmek zorunda kaldı. 1393-1394 kışında Bayezid bütün Balkan prenslerini ve Palaiologoslar’ı Se-rez’de toplantıya davet ederek kendisi­ne olan bağlılıklarını güçlendirmeye ça­lıştı. Özellikle Theodore Palaiologos’tan Venedik’e karşı Mora’daki belli başlı şe­hirlerin teslimini istedi. Ümitsizlik için­deki Palaeologlar, Theodore ve Manuel ona karşı çıktılar ve batıdan özellikle Ve-nedikliler’den yardım talep ettiler. Bunun üzerine Bayezid bizzat Yunanistan üstüne yürüdü ve ilk olarak 1387’de alı­nan, ancak daha sonra 1389’da kaybe­dilen Selânik’i yeniden ele geçirdi (1394). Ayrıca Tesalya bölgesini Salone, Neopat-rai gibi şehirler de dahil olmak üzere fet­hetti. Evrenos Bey’i kuvvetleriyle Mora’ya gönderdi. Fakat Theodore bu ara­da Argos’u Venedikliler’e vermişti. Diğer bir Osmanlı toprağını ise doğrudan doğruya hâkimiyet altına alınan Güney Arnavutluk teşkil etti. La­la Şahin Arnavutluk sahilleri üzerindeki Venedik hâkimiyeti altında bulunan yer­lerde taciz edici bir baskı kurdu. Baye­zid ayrıca yedi yıldır abluka altında tut­tuğu İstanbul’u 1394 ilkbaharında yeni­den sıkı bir kuşatma altına aldı. 1395te ise Macaristan üzerine hücuma geçti ve yolu üzerindeki Slankamen, Titel, Beçkerek, Tımişvar, Kraşova ve Mehadiye gibi kalelere saldırdı. Eflak’ta Argeş nehri ci­varında 17 Mayıs 1395’te meydana ge­len savaşta yenilgiye uğrattığı Mirçea’-nın yerine Vlad’ı tahta geçirdi. Ardından Tuna’yı geçerek Niğbolu’ya ulaştı ve Kral Şişman’ı yakalatıp öldürttü.

Bayezid’in bu ani ve süratli fetihleri, Macarlar ve Venediklilerin bir ittifak ku­rarak Osmanlilar’a karşı yeni bir Haçlı seferi başlatmalarına yol açtı. 1396’da Bayezid İstanbul’u almak için büyük bir gayret sarfederken Macar Kralı Sigismund idaresindeki Haçlı kuvvetleri Niğbolu’yu kuşattılar. Acele olarak kuşat­mayı kaldırıp oraya giden Bayezid onları büyük bir bozguna uğrattı. Ardından son bağımsız Bulgar prensi Stratsimir’den Vidin’i aldı. Artık Balkan­lar ve İstanbul’un kaderi tamamıyla Bayezid’in elindeydi. Bizans İmparatoru Manuel, İstanbul’da bir Türk mahallesi ku­rulması, çamı yapılması ve bir kadı yer­leştirilmesi teklifini kabul etmek zorun­da kaldı. Evrenos Bey 1397’de Argos ve Atina’yı aldı. Bayezid Niğbolu mücade­lesi sırasında düşmanca hareketlerde bulunan Karamanoğlu Alâeddin Bey üze­rine yürümek için Anadolu’ya geçti. Ak-çay Savaşı’nda mağlûp olan Alâeddin Bey Konya Kalesi’ne kapandıysa da ya­kalanarak öldürüldü. Konya ve diğer Ka­raman topraklan Osmanlı hâkimiyeti al­tına girdi (1397 sonbaharı). Ertesi yıl Canik bölgesi ve Kadı Burhâneddin’in hâ­kim olduğu yerler Osmanlı topraklarına katıldı. Ancak Bayezid, Timur tehlikesi­ne karşı Memluk sultanı İle anlaşmak yerine onlara ait Elbistan, Malatya, Behısni, Kâhta ve Divriği gibi şehirleri ele geçirdi.

Öte yandan Bizans’a yardım için Türk sahillerine gelen Mareşal Boucicaut, Ge­libolu önlerinde zayıf Türk filosunu vu­rarak İstanbul’a ulaşmış, ancak onun getirdiği az sayıdaki yardım kuvveti Bi­zans’ı rahatlatmaya yetmemişti (1399 yazı)- Manuel Türkler’e karşı daha fazla yardım talebinde bulunmak üzere Av­rupa’ya gitti. Fakat İs­tanbul kuşatmasına iyice hız verildiği ve şehrin düşmesinin an meselesi olduğu bir sırada doğuda Timur tehlikesi baş gösterdi. Nitekim 1399 sonbaharında Ti­mur Doğu Anadolu’da bulunuyordu. Ti­mur 1394’te Anadolu’nun doğu kesi­mindeki ilk işgalinin ardından batı ta­raflarını da ele geçirmeyi arzu ediyordu. İran’a hâkim olan Timur, Büyük Selçuklular’ın ve İlhanlılar’ın vârisi olmak iddi­asıyla Anadolu üzerinde hâkimiyet kur­mak istiyordu. Bayezid ise Selçukluların mirasçısı sıfatıyla Anadolu’da birliği sağ­lamak düşüncesindeydi. Ancak Timur, başlangıçta gazanın liderliğini elinde tu­tan Bayezid’e karşı harekete geçmekte tereddüt etti. Bayezid’e karşı koyan ve kaçıp kendisine sığınan Anadolu beyle­rini iyi karşıladı. Buna mukabil Bayezid de Timur’un düşmanları Sultan Ahmed Celâyir ve Kara Yûsuf’u korudu, onları kendi hizmetine aldı. Bu durum Timur’u çok kızdırdı. Anadolu’ya yürüyüp Erzin­can’a geldi ve Erzincan Emîri Mutahharten tarafından karşılandı. Ardından Osmanlılar’a ait Sivas Kalesi’ni kuşattı; şehir teslim olduysa da kan­lı bir şekilde yağmalandı, sonra da Mutahharten’e bırakıldı (1401). Nihayet Ti­mur ile Bayezid, Ankara yakınında Çu­buk ovasında karşı karşıya geldiler. Yapılan savaşta Bayezid yenildi ve esir düştü, bir süre sonra da esaret altında Akşehir’de vefat etti. Ankara Savaşı, Bayezid’in sü­ratli bir şekilde genişlettiği devletin çök­mesine yol açtı. Eski topraklarına yeni­den sahip olan Anadolu beyleri gibi ül­kenin geri kalan kısmı için birbirleriyle mücadeleye girişen Osmanlı şehzadeleri de Timur’un hâkimiyetini tanıdılar. Os­manlı tarihinde Fetret Devri adıyla anı­lan bu döneme ait meseleler, ancak II. Mehmed devrinde kesin bir çözüme ka­vuştu ruia bildi.

Bayezid Anadolu ve Rumeli’de tâbi ha­nedanları ortadan kaldırmak ve Yakın­doğu İslâm devlet anlayışı çerçevesinde merkezî bir devlet kurmak gayesini be­nimsemişti. Bu gayesinde kısmen başa­rılı olmuş, ilk merkezî idareyi kurarak kul* sistemini düzenleyip yerleştirmiş, yeni örfî hukuk uygulamaları getirmiş, kanunnâmeler çıkartmıştır. Onun zama­nında Tuna’dan Fırat’a kadar, padişahın kulları tarafından idare edilen merkezî bir devlet sistemi başarıyla uygulanmış, böylece Osmanlı Devleti Batı Avrupa’dan Orta Asya’ya, Mısır’dan Altın Orda sa­hasına kadar uzanan bölgede milletle­rarası siyasetin başlıca odak noktasını oluşturmuştur. Fakat bu yeni merkezî devlet çok uzun ömürlü olmamış, Ti­mur darbesiyle Osmanlı Devleti Anado­lu’da hemen hemen I. Murad devri baş­larındaki sınırlarına çekilmiştir. Ancak bütünlüğünü koruyan Rumeli toprakları sayesinde bu zor dönem tekrar aşılmış ve yeniden toparlanma mümkün olabil­miştir. Son derece cesur, faal ve yete­nekli âdil bir idareci olan Bayezid sert bir mizaca sahipti. Hayatta kalan altı oğlundan Süleyman, İsâ, Mûsâ ve Mehmed çelebilerin saltanat mücadelesine giriştikleri, en küçük oğlu Kasım’ın Sü­leyman Çelebi tarafından rehin bırakıl­dığı Bizans’ta kaldığı, Mustafa’nın ise “Düzmece” lakabıyla özellikle II. Murad zamanında taht iddiacısı olarak ortaya çıktığı bilinmektedir.

Hayatı baştan başa savaş ve mücade­lelerle geçen Bayezid’in öldüğü zaman birçok hayratı da bulunmaktaydı. Bursa’da zaviye, medrese, imaret, han, köp­rü, dârüşşifa yaptırmış, muhteşem Ulu-cami’yi de yine o inşa ettirmiştir (1400). İstanbul’u baskı altında tutmak için Gü-zelhisar diye de anılan Anadoluhisan’nı yaptırdığı gibi (1396-1397), Anadolu’nun diğer bazı şehirlerinde ve Rumeli’de ha­yır eserleri meydana getirmiştir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi