SÜNNET

199

 

SÜNNET

 

Arapça bir kelime olan
sünnet, sözlükte şu mânalara gelir: iyi olsun kötü olsun, alı­şılmış uygulama,
âdet, işlek yol, tabiat, ta­vır, karakter, yüz, yüzün görünen kısmı, çı­ğır,
çığır açma, (geniş mânada) Allah’ın yo­lu. Kelimenin çoğul şekli
“sünen”dir.

Bu kelime, Kur’an-ı
Kerim’de değişik mâna ve şekilleriyle yer aldığı gibi hadis-i şeriflerde de
zikredilir ki böylece îslâmî mânası bizzat Peygamber (s.) tarafından tesbit
edilmiş olmaktadır. Nitekim veda

haccı esnasında
Peygamber (s.)’in müslü-manlara şöyle hitabettiği rivayet edilmiştir:
“Size iki şey bırakıyorum; bunlara tutundu­ğunuz müddetçe dalalete
düşmezsiniz; bunlar: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim-dir.”

Istılahı mânası şöyle
özetlenebilir: Rasûl-i Ekrem (s.)’in bütün mübarek sözleri ile bir kısım
fiilleri (yaptığı işler) ve takrir buyurulmalan (duyduğu veya gördüğü bazı söz
ve fiilleri olumsuz karşılamadığını gös­teren sükutları) dır ki, bunların her
biri üm­metin dinî uygulamaları için birer delildir, dinî bir hüccettir. Bu
mahiyeti itibariyle sünnet, hadis ve fıkıh usullerine dair yazı­lan eserlerde
şu üç kısımda mütalaa edil­mektedir:

 

1- Kavlî sünnet:

 

 Peygamber (s.)’in söy­lemiş olduğu sözler
demektir. Hadis keli­mesi genellikle bu mânada kullanılmakta­dır. Nebiyy-i
zî-şan’ın dinî hükümlere ait olan bütün sözleri birer vahy-i ilahî netice­sidir.
Çünkü bir ayet-i kerimenin meali şöy­ledir: “(Allah’ın elçisi) havadan
söylemez; onun sözü ancak kendisine tebliğ olunan bir vahy-i ilahîdir. (Necin,
3-4)

 

2- Filî sünnet:

 

 Peygamber (s.)’in sözleri ümmet için senet
olduğu gibi, “hasâis-i ne-biyye” den sayılmayan ve kasd ve ihtiyara
istinad eden fiilleri de dînde birer mesnettir. Dince yasaklanmış olmadığı
önceden belli olmayan bir işi ümmet fertlerinden birinin işlemesi karşısında
Peygamber (s.)’in sus­maları o şeyin caiz olacağını gösterir. Fakat küfür ve
günah olan ve dince yasaklandığı daha önce bilinen bir iş karşısında sükut bu­yurmaları,
asla onu caiz gördüğünü ifade etmez. Peygamber (s.) in fiilleri, ifade ede­cekleri
hükümler bakımından şöyle bir tak­sim ve tafsile tabi tutulmuştur:

a)
Açıklanmaya muhtaç ayetleri açıkla­yan fiiller. Mesela Kur’an-ı Kerim’de na­maz
ve zekât emredilmiş, bunların tatbikat şekli sünnete bırakılmıştı ki, insan
hayatı­nın her cephesinde rehberlik etmek isteyen, hele Kur”an gibi bir
kitap için en uygun olan da buydu. Nitekim ümmet, namazın kılmı­şını Peygamber
(s.)’in fiillerinden öğrendi­ği gibi zekâtın zaman ve miktarını da yine
hadisler tesbit etmektedir.

b) Kur’an-ı
kerim’de hükmü belirlenme­miş durumlar hakkında Peygamber (a.s.)’in hüküm
belirten fiilleri, bağlayıcı hüküm kaynağıdır. Bir şahidin şahidliğine dayana­rak
iddia sahibinin yemini üzerine karar vermesi gibi.

c) Peygamber
(s.)’m manen Allah’a yak­laşmak (el-Kurbetü) için yaptığı bilinen ve devamlı
olmayan fiilleri ümmeti için müs-tehabtır. Kuşluk namazı gibi.

d)
Peygamber-i âlî-şân’ın sırf kendisine has olduğu bilinen fiilleri (hasâis-i
nebeviy-ye), ümmeti için hüküm ifade etmez. Bu gi­bi işler, Peygamber olması
sıfatıyla, sırf kendisine mahsustur, tki gün peşpeşe iftar etmeden oruç tutması
(savm-ı visal) gibi.

e) Bir de
Peygamber (s.)’in insan olma sı­fatıyla yaptığı işler hüküm kaynağı teşkil
etmez. Onu örnek alıp sevap kazanmak ni­yetiyle yapılması güzel bir
davranıştır, fa­kat ümmet için bağlayıcı değildir. Resûl-i Ekrem’in yeme-içme,
oturup kalkma gibi fiilleri bu gruptan sayılmaktadır.

 

3– Takriri sünnet

 

: Peygamber (s.)’in hu­zurlarında
söylenen bir sözü veya yapılan bir iş veya haber aldığı bir söz ve işi yadırga­madan
susmalarıdır.

Sünnet, rivayet
edilişindeki sağlamlık derecesi bakımından da üç kısımda ele alı­narak
incelenir:

 a) Mütevatir,

 b) Meşhur

,c)Âhâd. Bu
ve daha başka açılardan yapılan taksimlerin tafsilatı hadis ve fıkıh usulüne
dair eserlerde detaylarıyla incelenmekte­dir.

Rasûl-i Ekrem’in
sünneti dinde çok mü­him ve her devirde kendisine müracaat edil­mesi gerekecek
âmillerin mevcut bulundu­ğu bir kaynaktır. Bu emin yola ittiba etmek ümmet İçin
bir vecibedir. Sünnetin gerek doğrudan doğruya hüküm koyma ve gerek­se ayetleri
açıklama yoluyla bağlayıcı bir kaynak olduğunu gösteren bir çok ayet mevcut
olduğu gibi hadislerde de bu konu açıkça görülür. Nitekim Muaz b. Cebel,
Ye-men’e idareci olarak gönderildiği zaman Peygamber (s.)’in bir suali üzerine,
Kur’an’a ittiba edeceğini, onda açıklık yoksa bu hal­de “sünnet”e
göre, bu da vaziyeti aydınlat­mıyorsa, bizzat kendi akl-ı selimine göre bir
hüküm verme gayretinde bulunacağını” söylemişti. Bu rivayette, aynca
Peygamber (a.s.)’in bu cevabı sevinçle karşıladığı da zikredilmektedir.

Peygamber (s.)’in
belli bir devre için, Kur an ayetleriyle karışma ihtimali gibi ba­zı sebeplerle
sünnetin yazılmasını yasakla­dığına dair hadisler mevcuttur. Ancak bu
yasaklamayı gerektiren sebepler ortadan kalkınca Peygamber (a.s.) bu yasağı
kaldır­mıştır. Sünnet hakkında bir çok yazılı mal­zeme bırakan en az 50
sahabiye ait sahih malumata sahip bulunulmaktadır. Bunun önemli bir yanı da bu
gibi kimseler arasında sünnetin yazı ile tesbitini yasaklayan hadisi
nakledenlerin çoğunun yer almasıdır. Bu hal, yasağın daha sonra kaldırılmış
olduğu­nu isbat eder mahiyettedir. Hadislerin gerek yazılı ve gerekse şifahi
olarak nesilden ne-sile aktarılma olayı bu hususta bir isnat ve an’ane usulünün
meydana gelmesine sebep

olmuştur. Zira
zamanla, Peygamber (s.)’e isnat ve izafe edilen her sünnetin, hakikaten bir
sünnet-i nevebiyye olup olmadığını tet­kik etmek icabetmiştir. Bu hususta
muhad-dislerin ve diğer islam âlimlerinin dünyaca bilinen titiz çalışmaları,
ilim tarihinde eşi-benzeri görülmemiş bir halde ve her türlü tasavvurun
fevkinde görülmüştür. Hatta sünnetin naklinde gösterilen bu dikkat, Peygamber
(s.)’in sağlığında başlamıştı ve sahabeden herhangi biri, bir diğerine, bir
hadis nakledip öğrettiği zaman da bahis mevzuu oluyordu. Ali b. Ebu Talib
(r.a.) böyle hallerde hadis nakledeni yemine da­vet eder, ancak, -Ebu’l-Huseynh
el-Basiîye göre- o, bu hususta Ebu Bekr’i istisna eder­di, îkinci ve daha
sonraki nesillerden nakle­dilen hadisin kimin tarafından Peygamber (s.)’den
duyularak rivayet edildiğinin soru­tacağı tabiî idi. Zamanla bu nakil işinde
Râvîlerin sayısı arttı ve sünnet ilmi, haberin menşei hakkında bol sayıda
şahidler ver­mek gayesi ile birbiri arkasından gelen ravi-ler zincirinin
tamamının zikredilmesini ge­rektirdi. Bu sebeple de, çeşitli raviler ara­sındaki
talebe-hoca münasebetlerini gös­termek ve hatta bunların şahsiyetleri hak­kında
malumat vermek maksadıyla hadis nakledenlere dair hal tercemesi (rical) ki­tapları
yazılmaya başlandı. Aynca sünnete has tenkid ilmi (ilmu’l-cerhi ve’t-ta’dîl) ge­liştirildi.
Aynı şekilde usûl’u hadis kitapları te’lif edilerek hadisler tasnife tabi
tutuldu.

iki hadis arasında
tezat gibi görülen du­rumlar bazan, birinin diğerini neshedip hükmünü
yürürlükten kaldırmasından, ki­mi zaman da bu hadislerden her birinin ayn ayrı
özel hallerle ilgili olmasından kaynak­lanmıştır.

Burada şu noktaya da işaret
edelim ki,

usûl-u fıkıh
mütehassısları tslâm hukuku kaynakları arasında sünnete hemen Kur’an’dan sonra
yer vermekte ve ancak on­dan sonra icma ve kıyas gibi diğer kaynak­ları
sıralamaktadırlar.

Bir fıkıh deyimi
olarak “sünnet”ten, farz ibadetler dışında Peygamber (s.)’in yapma­yı
âdet edindiği ibadetler anlaşılır. Buna gö­re Peygamber (s.)’in pek az
terkettiği iba­detlere “sünnet-i müekkede” (sabah nama­zının sünneti
gibi), bu derece devamlı yap­madığı ibadetlere de “sünnet-i gayr-i müek­kede”
(ikindi namazının sünneti gibi) denir. Ezan, kamet ve* cemaat gibi İslâm’ın ala­metlerinden
olan sünnetlere “sünen-i zeva-id” denir ki bunlar sünnet-i gayr-i
müekke­de sayılır. Bazı fatihler sünnet kelimesini “bid’at”ın zıddı
olarak da kullanmışlardır. Dinin Özünde olmayan bir işi yapmak bid’attir ki,
kabul edilmez, merduttur. Şu da ifade edilmelidir ki, sünneti terketmek ile
sünnete muhalif hareket etmek arasında fark vardır. Nafile olan bir namazı
tenbellik sebebiyle ihmal etmekle, önemsiz sayarak Peygamber (s.)in bir
sünnetini terketmek aynı şey değildir. Bu sonuncu şekilde hare­ket eden İslam
camiasının dışına çıkmış olur.

Ayrıca sünnet
kelimesinin Türkçe-miz’de Arapça’daki “hitan” kelimesinin karşılığı
olarak, tenasül uzvundaki fazla de­rinin kesilmesi ve bu iş için yapılan tören
mânasında da kullanılmaktadır.

Ahmet T. ARSLAN Bk.
Bidat