Sosyolojinin Doğuşunda Etkili Olan Gelişmeler: Aydınlanma Düşüncesi

678
PAYLAŞ

Sosyoloji, akademik bir disiplin olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da, insan ve toplum üzerine yeni düşünme yolları Aydınlanma Çağı’nda ortaya çıkmaya başla- mış, bu dönemde geliştirilen yeni ve eleştirel yaklaşım, toplumsal süreçlerin anla- şılmasını sağlayacak olan sosyal bilimsel yaklaşımın gelişmesi için gerekli temelle- ri oluşturmuştur.
Aydınlanma Düşüncesi
Sosyoloji, akademik bir disiplin olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da, insan ve toplum üzerine yeni düşünme yolları Aydınlanma Çağı’nda ortaya çıkmaya başla- mış, bu dönemde geliştirilen yeni ve eleştirel yaklaşım, toplumsal süreçlerin anla- şılmasını sağlayacak olan sosyal bilimsel yaklaşımın gelişmesi için gerekli temelle- ri oluşturmuştur.

Aydınlanma çağı ya da kısaca Aydınlanma, Batı toplumlarında düşünce tarzında büyük değişmelerin yaşandığı, toplumsal yaşamla ilgili o döneme kadar süregelmiş birçok dü- şünce ve değerin yerine yeni düşünce ve değerlerin konduğu, bilimsel gelişmelerin ardın- daki rasyonalizmin toplumsal ve siyasal yaşama taşındığı döneme verilen addır. Aydınlan- ma çağında geleneksel düşünce ve toplumsal örgütlenme biçimleri sorgulanmış, yeni dü- şünce ve toplumsal örgütlenme biçimleri geliştirilmiştir.

En basit tanımıyla Aydınlanma, insan, toplum ve doğa hakkında geleneksel dünya görüşüne karşı çıkan yeni düşünme biçimlerinin yaratılmasıdır. Daha geniş bir ifadeyle Aydınlanma, 1600’lerin sonlarında başlayan, 1789’daki Fransız Devrimi ile doruk noktasına ulaşan ve 18. yüzyılın son çeyreğine kadar süren bir dönem içinde Batı dünyasında bilimsel, felsefi, sosyal ve siyasal alanda yaşanan süreçlerin ve üretilen düşüncelerin bir toplamı olarak ifade edilebilir (Duman, 2006: 120). Ay- dınlanma hareketinden önce insan, toplum ve doğa hakkındaki düşüncelere Kili- senin otoritesine dayalı olan geleneksel bakış açısı egemendir. Bilginin kaynağı dinsel metinler ve Kilise’dir. Bu dönemde iletişim araçları ruhban sınıfının tekelin- de olduğu için bilginin iletilmesi de bu sınıfın kontrolündedir. Bu döneme kadar laik aydınlar, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki kontrolüne meydan okuyabilecek kadar kalabalık ve güçlü hale gelememişlerdir. Laik aydınların bu güce sahip ola- bildiği ilk dönem Aydınlanma olarak kabul edilir (Porter, 1990:73). Aydınlanma düşüncesi büyük ölçüde ingiltere, Fransa ve iskoçya’da şekillenmeye başlamış, da- ha sonra Almanya, italya, Avusturya-Macar imparatorluğu, Rusya, Belçika, Hollan- da ve Amerika’ya kadar yayılmıştır (Hamilton, 1996:27).

Aydınlanma düşüncesi tek bir fikir değildir, birbiriyle ilişkili bir dizi fikir, değer ve ilkenin bileşiminden oluşur. Diğer bir deyişle Aydınlanma düşüncesi belirli bir düşünceden çok hem fiziksel hem de toplumsal dünyayı anlamanın yeni bir biçi- mi,  yani  yeni  bir  bakış  açısıdır.  Bu  açıdan  Aydınlanma  düşüncesi  bir paradigmadır. Aydınlanma paradigması, birçok açıdan ortak özellikler taşıyan bu düşünürle- ri birleştirmiş, onlara ortak bir zemin sağlamıştır. Bu sayede Aydınlanma Çağı için- de yer alan düşünürler, çok çeşitli fikirlere sahip olsalar ve ayrıntılarda birbirlerin- den farklılaşsalar da bazı ortak noktalarda birleşmişlerdir. Bu ortak noktalar en açık şekilde bu düşünürlerin üzerinde uzlaştıkları bazı temel kavramlarda görüle- bilir. Bu kavramlardan en ön plana çıkanları; akıl, ampirizm, bilim, ilerleme, ev- rensellik, bireycilik, hoşgörü, özgürlük, insan doğasının birliği (aynılığı) ve laikliktir. fiimdi bu kavramları biraz açarak Aydınlanma düşüncesi çerçevesin- de anlamaya çalışalım.

Aydınlanma, Batı toplumlarında düşünce tarzında büyük değişmelerin yaşandığı, geleneksel düşünce ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin sorgulandığı, insan, toplum ve doğa hakkında geleneksel dünya görüşüne karşı çıkan yeni düşünme ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin yaratıldığı döneme verilen addır.

Aydınlanma düşüncesiyle birlikte bilginin kaynağının dinsel metinler değil, bilim olduğu görüşü  benimsenmiş, herkesin kendi aklını kullanma kapasitesi olduğu için herkes eşit kabul edilmiş ve ruhban sınıfının ayrıcalıkları meşruiyetini kaybetmiştir.
 

 

Akıl: Akıl, Aydınlanma düşüncesindeki en temel kavramlardan biridir. Hatta Aydınlanma Çağı’nın bir diğer adının Akıl Çağı olduğu kabul edilir; çünkü Aydın- lanma düşüncesi aklı temel almaktadır, neredeyse bütün Aydınlanma düşünürleri açısından akıl en birleştirici kavramdır ve akılcılık da bütün toplumsal ilişki ve ku- rumların temeli olarak görülür (Duman, 2006:120). Aydınlanma düşüncesinin in- san aklına duyduğu bu güven, Aydınlanma düşünürlerinin insanların kendi akılla- rını kullanarak her şeyi bilmeye, toplumsal yaşamı biçimlendirip kendileri için da- ha iyi bir yaşam kurmaya muktedir olduklarını düşünmelerini sağlamıştır (Nieme- yer, 1995:46). Aklın tarihsel veya toplumsal olarak belirlenmeyen, evrensel olarak bütün insanlar için geçerli olan bir güç olduğu, yani herkesin kendi aklına ve bu aklı kullanabilme gücüne sahip olduğu düşüncesi, doğal ya da toplumsal yaşamı anlamak için kutsal metinler, vahiyler, duygu veya içgüdüler yerine ilk ve temel bilgi kaynağı olarak aklın görülmesine neden olmuştur (Duman, 2006:122). Ay- dınlanma düşüncesi, aklı bu kadar merkezi bir yere koyduğu ve felsefeyi boş inançlardan ve dogmalardan kurtarmak için akla ve akıl yürütmeye güvendiği için rasyonalist olarak tanımlanmaktadır (Vural, 2002:129). Ay- dınlanma düşüncesi aklı yüceltir ve herkesin kendi aklını kullanarak içinde bulun- duğu koşulları değiştirebileceğini varsayar. insanların kendilerine miras kalan top- lumsal yapıları olduğu gibi kabul etmek yerine, akla dayalı bir şekilde kendi ya- şamlarının toplumsal koşullarını seçebilmesi gerektiğini savunur. Bireysel haklar, diğer bir deyişle insan hakları düşüncesi de bu fikirden doğmuştur. Her insan ken- di aklını kullanabilme kapasitesine sahip olduğu için her birey yaşam hakkı, öz- gürlük hakkı, mutlu olma hakkı, saygı görme hakkı gibi temel haklara sahiptir.

 

Ampirizm kavramının çeşitli tanımlarında “deneye dayalı”, “deneysel” gibi ifadelerle karşılaşabilirsiniz. Burada deneyden kastedilen sadece bir araştırma tekniği olan deney değil, “deneyimlemek”tir. Ampirizm, bilginin ampirik, yani beş duyu organı aracılığıyla “deneyimlenebilen”, “deneyimsel” gerçeklere ya da bulgulara dayandığı düşüncesidir.
 
Aydınlanma düşüncesinde merkezi bir yere sahip olan akıl kavramı, eleştirel akıldır; bu yüzden “eleştirel rasyonalizm” olarak adlandırılır. Aydınlanmanın “aklının” neyi eleştirdi-
ğini, eleştirel rasyonalizmin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışınız.

Ampirizm: Aydınlanma düşünürleri, bilgiyi elde etmenin ve örgütlemenin yo- lunun akıl olduğunu savunmuş, akılcılığı da ampirizm ile desteklemişlerdir. Ampi- rizm, doğal ve toplumsal dünya hakkındaki tüm bilgilerin insanların beş duyuları aracılığıyla idrak edebildikleri deneyimsel gerçeklere dayandığı düşüncesidir (Ha- milton, 1996:23). Diğer bir deyişle ampirizme göre insan doğduğunda hiçbir bilgi- ye sahip değildir; doğduğunda insanın zihni boş bir levha, boş bir yazı tahtası gi- bidir, deneyimlerimizle öğrendiğimiz bilgiler bu yazı tahtasının üzerine yazılır. Ampirizme göre gerçek bir bilgi, ancak deney ve gözlemle sınanabilen bir bilgidir; bu nedenle gözlemlenemeyen varlıklar hakkında bilgi elde etmek olanaksızdır.

Bilim: Aydınlanma düşüncesinin akılla ilişkili olan bir diğer önemli kavramı bi- limdir. Aydınlanma düşünürleri bilimin akıl yoluyla oluşturulmuş tümdengelimsel bir sistem olduğunu, deneyimlere ve gözlemlere dayanan sağlam bilginin elde edilmesini sağladığını, bu nedenle de mükemmel bilgi biçiminin bilim olduğunu savunmuşlardır. Diğer bir deyişle bilim, otoriteler, vahiyler, dinsel dogmalar veya mistisizm yerine temel bilgi kaynağı haline gelmiştir. Aydınlanma düşünürleri, bi- limsel yöntemin aydınlanma ve ilerleme için itici güç olduğunu, yaşamda bilimin uygulanamayacağı hiçbir alan olmadığını kabul etmiş ve bilimsel yöntem sayesin- de anlayan ve anlayışı sayesinde de doğaya hükmeden yeni bir insan yaratıldığına inanmışlardır (Hamilton, 1996:26-8). Aydınlanma düşüncesinde bilimin merkezi konumu, 17. yy’da gerçekleşen Bilimsel Devrim’e dayanmaktadır. Bilimsel Devrim döneminde geliştirilen deneysel yönteme dayalı bilim anlayışı bütün insan bilgisi- ne ulaşmanın aracı olarak kabul edilmiştir.
Evrensellik: Bilim ve akıl kavramlarının bütün durumlara uygulanabileceğini ve bilimsel ilkelerin her durumda geçerli olduğunu ifade eden kavram evrensellik- tir (Hamilton, 1996:23). Diğer bir deyişle Aydınlanma düşüncesindeki evrensellik kavramı, bilimsel bir evrensellik düşüncesine dayanmaktadır. Bu dönemde bilgiye ulaşma ideali, farklı ülkelerden farklı insanları bir araya getirmiş ve aralarında ül- keden, dinden ya da aileden daha güçlü bir birliktelik ve sadakat yaratmış ve bu düşünürleri rekabet ve çatışmanın üzerinde evrensel bir birlik oluşturma çabasına yöneltmiştir (Somsen, 2008:363). Diğer bir deyişle akıl, bilim ve bilgi kavramları bütün bilişsel konulara kültürden ve değerden bağımsız, evrensel bir bakış açısıy- la yaklaşılabileceği düşüncesine neden olmuştur.
Bireycilik: Aydınlanmanın bir diğer önemli kavramı da bireycilik kavramıdır. Bireycilik, bütün bilgi ve eylemler için başlangıç noktasının birey olduğu ve birey- sel aklın daha üst bir otoriteye maruz bırakılmaması gerektiği düşüncesini ifade eder (Hamilton, 1996:23). Diğer bir deyişle Aydınlanma düşüncesinde insan, mü- kemmel ve akıllı bir varlık olarak merkezi bir konuma sahiptir. Bireysel ve toplum- sal olarak insanın aklını kullanarak kendisini ve doğayı anlamasını ve bu yolla fi- ziksel, zihinsel ve ahlaki açılardan mükemmelliğe doğru ilerleme kapasitesini ifa- de etmektedir (Vural, 2002:128). Bireyci anlayışa göre toplum, çok sayıdaki bire- yin düşünce ve eylemlerinin toplamıdır.
Özgürlük: Aydınlanma düşüncesinin bir diğer kavramı da bireycilik kavramıy- la ilişkili olan özgürlük kavramdır. Özgürlük kavramı inanç, ticaret, iletişim, top- lumsal etkileşim, cinsellik ve mülkiyet gibi alanlarda feodal ve geleneksel sınırlılık- ların kaldırılması gerektiği düşüncesini ifade eder. Aydınlanma düşünürleri, aydın- lanmanın düşünen, sorgulayan, araştıran, eleştiren, özgür bireylerle gerçekleşeceğini düşünmüşlerdir. Bu bireyler de ancak insan hak ve özgürlüklerinin korundu-
ğu toplumlarda yaşayabileceği için Aydınlanma düşüncesi yaşam, özgürlük ve mülkiyet  haklarının  korunması  gerektiğini  savunur  (Hamilton,  1996:23).

insan Doğasının Birliği: Aydınlanma düşüncesindeki bir diğer önemli kav- ram da insan doğasının birliği kavramıdır. Aydınlanma düşünürleri toplumsal ko- nularda da doğa bilimlerinin yöntemini izlemeyi savunmuş, dışarıdan bir müdaha- le olmadığı sürece her şeyin doğal bir düzeni izleyeceğini, bu doğal düzenin in- sanlık için en yararlı düzen olacağını düşünmüşlerdir. Bu düşüncenin yansımaları, A.Smith’in piyasa ekonomisini dışarıdan müdahale edilmezse kendi kendini dü- zenleyen bir sistem olarak görmesinde ve François Quesnay’ın ortaya attığı “bıra- kınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklindeki serbest piyasa sloganında görül- mektedir. Toplumsal olayların bu şekilde doğal akışına bırakılması, bütün insanla- rın ortak özellik ve yeteneklere sahip olduğu varsayımına dayanıyordu (Callinicos, 2004:39). Örneğin Adam Smith, insanın doğasında işbölümü eğiliminin olduğunu, bu eğilimin bütün insanların ortak özelliği olduğunu ve insanların dışında hiçbir
 

Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden Spinoza zıt dini fikirlere sahip olanlara hoşgörü gösterilmesi gerektiğini savunmuş, Decartes da ünlü “düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesi ile bireylerin kendileri için düşünmeleri gerektiğini ve yargılama için gelenek yerine aklın daha iyi bir temel oluşturduğunu ileri sürmüştür.
 
canlıda böyle bir eğilim olmadığını belirtiyordu (Callinicos, 2004:40). Hobbes da insanların doğal durumlarının savaş durumu olduğunu, bu durumdan kurtulmak için devletin kurulduğunu anlatırken yine insan doğasını genellemiştir. Bütün in- sanlar temelde aynı özelliklere sahip olduklarına, doğaları aynı olduğuna ve hep- si aynı şekilde akla sahip olduğuna göre, herkes kendini aklını kullandığında aynı doğru sonuçlara ulaşacaktır. Dolayısıyla Aydınlanma düşüncesindeki insan doğa- sının birliği kavramı, insan doğasının temel özelliklerinin her yerde ve her zaman aynı olduğunu ifade etmektedir.
Hoşgörü (tolerans): Bireycilik, özgürlük ve insan doğasının birliği kavramla- rı, Aydınlanma düşüncesindeki bir diğer önemli kavram olan hoşgörü kavramıyla ilişkilidir. Hoşgörü kavramı, dini ya da ahlaki inançları ne olursa olsun bütün in- sanların temel olarak aynı olduğu ve hiçbir medeniyetin niteliklerinin küçük görü- lemeyeceği düşüncesini ifade eder. Bu kavram bir yandan insan doğasının birliği- ni ve evrenselliğini, diğer yandan yine Aydınlanma döneminde gelişmeye başlayan kültürel görelilik düşüncesini yansıtmaktadır.

Laiklik: Aydınlanma düşüncesinin temel özelliklerinden birinin de laiklik ol- ması, geleneksel dinsel otoritelerden bağımsız laik bilgiye duyulan ihtiyacı vurgu- lar (Hamilton, 1996: 22-24). Aydınlanma düşüncesinde metafizik reddedilmiştir; çünkü Bilimsel Devrimin etkisiyle evrende özsel nedenler aranmaması gerektiği- ne, olay ve olguların sadece nedensellik ilişkisi içinde açıklanması gerektiğine ina- nılmıştır. Metafiziğin reddedilmesi de geleneksel otoritelere, özellikle de bilgiyi te- kelinde bulunduran tutucu bir otorite olan Kiliseye karşı muhalefeti gerektiriyor- du. Bu çerçevede Aydınlanma düşüncesinde toplumun yönetilmesinde dinî ilkele- rin değil, akılcı ve bilimsel ilkelerin geçerli olması gerektiği düşüncesi egemendir. Böylece Aydınlanma düşüncesi ile birlikte doğaüstü olanın yerini doğal olan, di- nin yerini bilim, bilginin kaynağı olarak Tanrı buyruklarının yerini doğa yasaları, bilgiyi üretenler olarak da din adamlarının yerini bilim insanları ve düşünürler al- mıştır. Toplumsal, politik ve dinsel sorunların tümünün çözümü için deneyim ve akıl yüceltilmiştir ve bilimsel bilginin kullanılması yoluyla toplumların ilerleyebile- ceğine, gelişebileceğine ve mükemmelleşebileceğine inanılmıştır (Bottomore ve Nisbet, 2002:19). Bu çerçevede Aydınlanma terimi toplumun cehaletle dolu karan- lık bir uykudan uyanma, aydınlanma sürecini ifade etmek için kullanılmıştır; diğer bir deyişle aydınlanma, aklın ışığının batıl inançlarla dolu karanlık alanları aydın- latması olarak görülmüştür.

Aydınlanma düşüncesinin geleneğe karşı oluşu, evrene, dünyaya ve insan top- lumlarına ilişkin dini metinlere dayanan kavramları çürütmesi anlamına gelir. Ay- dınlanma düşünürlerinin Kilise’nin bilgisine karşı çıkmaları, Tanrı’ya inanmadıkla- rı anlamına gelmez. Aslında bu düşünürlerin çoğu dini inançlara sahiptir; ancak bu inanç onların ruhban sınıfına muhalefet etmelerine ve dinsel öğretilerin yerine bi- limsel öğretilerin geçmesini istemelerine engel olmamıştır. Burada Aydınlanma düşünürlerinin yapmak istediği, ruhban sınıfının bilgiyi elinde bulundurma ve iletme rolünü almaktır; çünkü toplumsal olarak neyin önemli bilgi olduğunu ye- niden tanımlamak, bilgiyi din çemberinin dışına çıkarmak ve bilgiye yeni bir an- lam yüklemek istemişlerdir. Kilisenin mucize ya da benzeri kavramları ideolojik olarak kullandığını düşünmüş ve dünyanın bu tip dinsel kavramlarla açıklanması- na karşı çıkmışlardır (Hamilton, 1996: 30-31). Diğer bir deyişle Aydınlanma çağın- da din, toplumsal yaşamdan tamamen dışlanmamış, ancak dinin yaşamın tabi ola- cağı en üstün ilkeleri belirlemesine, bilgiye kaynak olmasına izin verilmemiş, Tan- rı ile insan arasındaki ilişki tersine çevrilerek insan Tanrıya değil, Tanrı insana bağımlı olarak düşünülmeye başlanmıştır (Vural, 2002:130). Bu açıdan Aydınlanma düşünürleri dinde değişme ve yenileşmenin gerekli olduğunu savunarak batıl inançlardan ve çelişkilerden arındırılmış bir din anlayışı geliştirmişlerdir. Bu yeni anlayışa göre, Tanrı insanın evreni kendi aklını kullanarak anlamasını istemektedir (Çüçen, 2006:31).
Avrupa’da 18. yüzyıla dek dünyanın yaratılışı, insanın dünyadaki yeri, doğa, toplum, insanların görevleri gibi konulardaki bütün bilgiler Hıristiyan Kiliselerinin hakimiyeti altındaydı. Bu geleneksel anlayışa göre evrenin merkezinde dünya, dünyanın merkezinde de Hıristiyanlık bulunmaktadır. Bu geleneksel bakış açısına göre örneğin, dünya ve cennet birbirine fiziksel olarak bitişikti. Bir başka örnek verecek olursak, Bossuet’nin 1681 yılında yayınlanan ünlü Evrensel Tarih kitabına göre insanlık tarihi, 6000 yıl önce Adem ve Havva’nın Cennet’ten kovulması ile başlıyordu. Tüm evrenin tarihini anlattığını iddia eden bu kitapta örneğin, Çin uy- garlığından bir kez bile bahsedilmiyordu (Hamilton, 1996:30). Diğer uygarlıkları inceleyen ve bu uygarlıkların gelişmiş yönlerinden bahseden ilk metinler, Aydın- lanma düşünürleri tarafından kaleme alınmıştır. Kepler ve Kopernik’in 16. ve 17. yüzyıllarda yaptıkları astronomik keşişer, Galileo’nun gezegenlerin hareketleriyle ilgili yaptığı gözlemler, ampirik bilim denemeleri ve gezginler sayesinde uzak ve yabancı toplumlar hakkında daha fazla bilgi edinilmesi gibi etkenler sayesinde, ge- leneksel evren ve dünya anlayışına karşı çıkılmasını sağlayacak bilimsel ve ampi- rik bir zemin oluşturmuştur. Aydınlanma düşüncesi, bu zemine dayanarak dinsel otoriteye bağlı olan yerleşik geleneksel bilgi biçimlerini (örneğin dünyanın yaratılı- şına ilişkin incil’e dayalı açıklamaları) yıkıp bunların yerine deneyime ve akla, ya- ni bilime dayanan yeni bilgi biçimleri koymak istemişlerdir (Hamilton, 1996:30). Avrupa toplumunun geleneksel bir toplumsal düzenden ve dünya hakkında gele- neksel bir dizi inançtan yeni toplumsal yapı biçimlerine ve dünya hakkında yeni, modern düşünme yollarına doğru bir değişim geçirmekte olduğunu belirten Ay- dınlanma düşünürleri, akıl ve bilim sayesinde meydana gelen bu değişimin toplu- mun daha iyi bir noktaya doğru ilerlemesini sağlayacağını savunmuşlardır.

 

Aydınlanma döneminde ortaya çıkan bu yeni düşünceler, toplumsal yaşama da yansımıştır. Artan bilgi edinme çabası, 1635’te kurulan Fransız Akademisi (Académi- e Française) ve 1645’te kurulan Londra Kraliyet Topluluğu (Royal Society of Lon- don) gibi bilimsel ve sanatsal çalışmalara adanmış ilk modern akademilerin kurul- masına yol açmıştır. Yine bu dönemde okuma salonları, okuma kulüpleri ve kafe- ler gibi mekânlar ortaya çıkarak yaygınlaşmıştır. Bu mekânlar insanların bir araya gelerek düşüncelerini paylaştıkları, çeşitli konuları tartıştıkları entelektüel alanlar- dır. Aydınlanma düşünürlerinin ortak çabası sonucunda ortaya çıkan büyük bir ya- yın olan Ansiklopedi (Encyclopédie) de Aydınlanma düşüncesini yansıtan klasik bir örnektir. Yayınlanması yirmi yıldan uzun süren Ansiklopedi, Aydınlanma düşü- nürlerinin uygulamalı bilimin yararlarına olan inançlarını temsil eder (Hamilton, 1996:28-29). Aydınlanma düşünürleri, bilgi alanlarını kesin sınırlarla birbirinden ayırmamış, herhangi bir alanda belgeli uzmanların bulunması görüşü Aydınlanma döneminde gelişmemiştir. Başka bir deyişle bu dönemde henüz bilim disiplinleri arasında bir ayrışma meydana gelmemiştir ve düşünürler de birçok alanda birden çalışmalar yapmışlardır. Bunun altında yatan evrensellik ilkesine bağlı olarak Ay-

 

dınlanma düşünürleri, her eğitimli insanın ilkesel olarak her şeyi bilebileceğini var- saymıştır. Bunun sonucunda Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan yeni fikirler ede- biyat, sanat, mimari gibi çok çeşitli alanlarda yankı bulmuştur.

Yukarıda Ansiklopedi’nin (Encyclopédie) ön kapağının içindeki çizim ve bu resimden bir ayrıntı gösterilmektedir. Çizimde ortada ayakta duran ve ışıkla çevrili olan figür gerçeği temsil etmektedir. Bu figürün hemen yanında duran gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırırken gösterilen iki figür ise aklı ve felsefeyi temsil etmektedir.


Aydınlanma Düşünürleri
Aydınlanma düşüncesi büyük ölçüde ingiltere, Fransa ve iskoçya’da şekillenmeye başlamış, daha sonra Almanya, italya, Avusturya-Macar imparatorluğu, Rusya, Bel- çika, Hollanda ve Amerika’ya kadar yayılmıştır (Hamilton, 1996:27). Aydınlanma düşüncesinin tarihsel ve coğrafi olarak farklılık göstermesi çerçevesinde iskoç Ay- dınlanması, Fransız Aydınlanması ve Alman Aydınlanması gibi birbirinden farklı Aydınlanma akımlarından söz etmek mümkündür. iskoç Aydınlanmasının önce gelen isimleri arasında Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke ve David Hu- me sayılabilir. Fransız Aydınlanmasının öne çıkan isimleri arasında ise, Pierre Boy- le, Voltaire, Montesquieu, J.J. Rousseau ve Diderot’nun yer aldığı söylenebilir. En önemli düşünürü I. Kant olan Alman Aydınlanması ise Almanya’daki feodal top- lumsal yapı nispeten daha kapalı olduğu için diğerlerinden daha geç tamamlanan bir düşünce hareketi olmuştur.
Aydınlanma düşüncesinin, birbiriyle örtüşen ve yakından ilişkili olan üç nesil düşünürün çalışmalarından oluştuğu söylenebilir. Bu nesillerden ilkinin en tipik örnekleri, 17. yüzyılın son çeyreğinde doğmuş olan Voltaire (1694-1778) ve Mon- tesquieu’dur (1689-1755). Voltaire ve Montesquieu’nun düşünceleri, yeni ve tartış- ma yaratan çalışmalar yapmış olan ingiliz siyaset felsefecisi John Locke’un (1632- 1704) ve doğa bilimcisi Isaac Newton’un (1642-1727) çalışmalarından etkilenmiş- tir. ikinci nesil, David Hume (1711-76), Jean-Jacques Rousseau (1712-78), Denis
 

Diderot (1713-84) ve Jean d’Alembert (1717-83) gibi düşünürleri içerir. Bu nesilde- ki düşünürler, ruhban sınıfı muhalişiğini bilimsel yönteme duydukları ilgi ile bir- leştirerek tutarlı, modern bir dünya görüşü geliştirmişlerdir. Üçüncü nesil, Imma- nuel Kant (1724-1804), Adam Smith (1723-90), Anne Robert Turgot (1727-81), Mar- quis de Concordet (1743-94) ve Adam Ferguson (1723-1816) ile temsil edilen ne- sildir. Bu neslin başarısı, Aydınlanmacı dünya görüşünü daha da geliştirerek epis- temoloji, ekonomi, sosyoloji, politik ekonomi gibi uzmanlaşmış disiplinlerin ilk ör- neklerini  vermeleridir  (Hamilton,  1996:26).

 
VOLTAIRE (1694-1778)
 
VICO
(1668-1774)
 
MONTESQUIEU (1689-1755)
 
ROUSSEAU (1712-1778)
 
KANT (1724-1804)
 

VOLTAIRE (1694-1778):

Voltaire, Fransız düşünür François Marie Arouet’nin yazılarında kullandığı adı, yani mahlasıdır. 1720’lerde ingiltere’yi ziyaret eden Vol- taire, Locke’un ampirizmini, Bacon’ın bilimsel yöntemin kullanılmasına ilişkin fi- kirlerini, Newton’un evren hakkındaki bilimsel bilgiler konusundaki başarılarını ve
ingiliz toplumunda görülen dinsel çoğulculuk ve hoşgörüyü birleştirerek 1732 yı- lında Felsefe Mektupları adlı ünlü eserini yayınlamıştır. Sanat ve bilimde kullanıla- bilen bilginin uygulanması sayesinde toplumların nasıl ilerleyebileceğini anlamaya çalışan bu eser hemen yasaklanmış, yakılmış ve bu sayede büyük bir başarı kaza- narak yeni bilimsel yöntemler hakkındaki bilginin topluma yayılmasında etkili ol- muştur. Her ne kadar bu dönemde Fransa’da nüfusun ancak üçte biri okur yazar olsa da aklın ve bilginin kullanılması yoluyla değişimin sağlanabileceğini gösteren bu eser toplumda önemli değişiklikler yaratmıştır (Hamilton, 1996:37-38).

VICO (1668-1774):

Giambattista Vico, Napoli’de doğmuştur. Francis Bacon’ın do-
ğa incelemeleri için geliştirdiği metodun tarih ve toplum incelemelerine de uygulana- bileceğini düşündüğü için Vico tarih felsefesinin kurucularından ve toplum biliminin öncülerinden biri kabul edilir. Yeni Bilim’in ilkeleri (1725) adlı kitabında Vico, top- lumsal yaşamın ilkelerinin insan aklının geçirdiği değişimlere, diğer bir deyişle tarihin üç aşamasına bağlı olduğunu belirtir ve tarihi de Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve
insanlar Çağı olmak üzere üç ayrı aşama ile açıklar. Beş ciltten ve bir sonuç kısmın- dan oluşan bu eserde Vico, tarihin çağları arasındaki farklılıkları ortaya koymaya ça- lışmakta ve insan gelişiminin her bir aşamasının kültürel niteliklerini betimlemeye ça- lışmaktadır. Vico, toplumdaki bireylerin siyasal davranışlarını belirleyenin toplumsal durumları olduğunu belirtmiş, toplumdaki uyumsuzlukların sınıf ve meslek farklılık- ları gibi bireylere değil, toplumsal yapıya bağlı farklılıklardan kaynaklandığını, bu ne- denle herhangi bir uyumsuzluk ortadan kaldırılsa bile yeni bir uyumsuzluğun meyda- na geleceğini savunmuştur.Vico’ya göre bireylerin yaşamlarını geliştirmenin tek yolu kültür ve öğrenmedir (Maiullari, 2000:2) ve ideali de edebiyatın ve kültürün egemen olduğu bir düzenin yaratılmasıdır. Vico’nun sosyoloji açısından önemi, toplumsal ya- şamda genel nitelikteki ve süreklilik arz eden olaylarla ilgilenmiş olması ve toplumsal yaşamın gelişimini insan düşüncesinin gelişimine bağlı olarak açıklamasıdır.
 

MONTESQUIEU (1689-1755):

Charles-Louis de Secondat Montesquieu, Fran- sa’da aristokrat bir ailede doğmuş, tarih, hukuk ve psikoloji alanlarında çalışmış- tır. Montesquieu toplumların kültürel çeşitliliğini görmezden gelen genellemele- re varmamaya çalışmış, bu açıdan o döneme kadar yaygın olan anlayışın aksine olması gerekenin değil, var olanın açıklanması gerektiğini savunmuştur. Montes- quieu toplumsal kurumların, özellikle de yasaların coğrafya ve kültürle ilişkili ol- duğunu savunmuş ve toplumlarda gözlemlenen çeşitliliği nedensel bir şekilde açıklamaya çalışmıştır. Kanunların Ruhu (1748) adlı eserinde; iklim, coğrafya, nüfus, din, eğitim ve yönetim biçimleri gibi ekolojik ve toplumsal faktörlerin sos- yal yaşam üzerindeki etkilerini incelemiş ve bu etkenler üzerinden toplumsal olayların ardındaki nedenleri ortaya koymaya çalışmıştır. Montesquieu gözleme özel bir önem vermiş, toplumsal ve tarihsel gelişmenin kanunlarını ortaya çıkar- mak için gözlemlerine dayalı ilkeler formüle etmiş ve toplumların işleyişinde bel- li düzenlilikler olduğunu ortaya koymuştur. Toplumsal olguların incelenmesinde karşılaştırmalı yöntemi geliştirmiş, mevcut yönetim biçimlerini inceleyerek karşı- laştırmış, doğada olduğu gibi toplumda da toplumun işleyişini açıklayan yasalar olduğunu ve toplumsal alanda yasaların toplum tiplerine bağlı olarak ortaya çık- tığını ileri sürmüştür. Toplum yapısının toplumdaki demografik ve sosyal değiş- kenlerle belirlendiğini, Cumhuriyet, Monarşi ve Despotizm gibi hükümet tipleri- nin de rastlantı sonucu değil, belirli toplumsal yapı özelliklerinin etkileri ile or- taya çıktığını savunmuştur. Bu çerçevede Montesquieu’ya göre Cumhuriyetin al- tında yatan ilke erdem, monarşinin altında yatan ilke onur ve despotizmin altın- da yatan ilke de korkudur. Montesquieu cumhuriyetçiliği savunmuş, despotizm- den korunmak için ingiltere’de gözlemlediği güçler ayrılığı ilkesini benimsemiş- tir (Loyal, 2006:400).

 
 
Vico, Montesquie ve diğer bazı Aydınlanma düşünürleri hakkında daha ayrıntılı bilgiye Alan Swingewood’un “Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi” (Çeviren: Osman Akınhay, Bi- lim ve Sanat yayınları, Ankara 1998) adlı kitabından ulaşabilirsiniz.

ROUSSEAU (1712-1778):

Jean Jacques Rousseau, isviçre’de bir sanatçının oğlu olarak doğmuştur. Rousseau insanın kişiliğini içinde yaşadığı toplumsal ko- şulların oluşturduğunu savunmuştur. Rousseau, doğa durumunda insanların eşit ve özgür olduklarını, mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra ise, toplumda eşitsiz bir ortam oluştuğunu belirtir. Rousseau, gerçek toplum düzeninin, üyelerin kar- şılıklı yükümlülüklerinin olduğu bir sözleşme düzeni olduğunu savunmuştur. Toplumsal sözleşmeyle tüm toplumun yararının savunulduğunu, bu nedenle bu sözleşmenin yasalaştırılması gerektiğini ileri sürmüştür. Rousseau’ya göre birey- ler toplumsal sözleşmeye uydukları sürece özgür olacaklardır, yani özgürlük an- cak düzenli bir birliktelik içinde mümkün olacaktır. Toplumsal sözleşme eşitliği koruyacak ve doğa durumundayken eşit olan ve daha sonra bu eşitliği kaybet- miş olan insanlar, bu sözleşme sayesinde yeniden yasal eşitliğe sahip olacaklar- dır. Rousseau geleneksel toplumu eleştirmiş, toplumsal baskılardan kurtulmayı sağlayacak bireysel bir özgürlük anlayışını savunmuştur. Toplumsal sözleşmeyle her bir bireyin toplumun diğer üyelerinden bağımsız olacağını, sadece ve tama- men devlete bağlı olacağını belirtir; çünkü Rousseau’ya göre bireylerin özgürlük- lerini garanti altına almanın tek yolu budur. Bu nedenle devletten bağımsız bir toplum anlayışı geliştirmez (Nisbet, 1943:40).
 

 
KANT (1724-1804):

Immanuel Kant “Saf Aklın Eleştirisi” adlı eseriyle Alman Aydınlanmasında akıl ve akılcılık kavramlarının öne çıkmasını sağlamıştır. Kant Ay- dınlanmayı insanların başkalarının rehberliğine ihtiyaç duymadan, önyargılarla kir- lenmemiş olan kendi akıllarını kullanarak daha önce maruz kaldıkları olgunlaşma- mışlık, ergenlik durumundan kurtarmaları olarak görür (Vural, 2002: 128). Kant’a göre Aydınlanma döneminin sloganı “Bilmeye cüret et!” cümlesidir. Bu ifade, o dö- neme kadar bilgiyi kendi otoritesi ve tekeli altında tutan ruhban sınıfına karşı, Ay- dınlanma hareketinin merkezindeki laik düşünsel karakteri özetlemektedir.

Kant’ın aydınlanmayla ilgili günümüzde önemini halen koruyan makalesini Toplumbilim dergisinin Aydınlanma Özel Sayısı’ndan okuyabilirsiniz. (Immanuel Kant, “‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt (1784)”, Çeviren: Nejat Bozkurt, Toplumbilim Aydınlanma Özel Sayısı, Sayı: 11, Bağlam Yayınları, istanbul, 2000, sayfa: 17-21.)

Aydınlanma Düşüncesinin Sosyolojinin Doğuşu Üzerindeki Etkisi Aydınlanma düşünürlerini kendi dönemlerindeki diğer düşünürlerden ve diğer dü- şünsel yaklaşımlardan ayıran dört temel yön olduğu ileri sürülmektedir. Bunlardan ilki ruhban sınıfına muhalif olmaları; ikincisi ampirik bilginin önemine duydukla- rı inanç; üçüncüsü teknolojik ilerlemeye duydukları ilgi ve dördüncüsü de yasal ve yapısal reform istekleri, yani kıta Avrupa’sındaki mutlakiyetçi yapıların yerine
ingiltere’dekine benzer, daha özgürlükçü bir yasal düzen kurma istekleridir (Ha- milton, 1996:36). Bu yeni düşünceler, David Hume’un “ahlak bilimleri” olarak adlandırdığı psikoloji, politik ekonomi ve henüz oluşumu tamamlanmamış sosyo- lojiden oluşan küçük bir grup bilimi doğurmuştur. Ahlak bilimleri, kendine model olarak Newton fiziğini almış, bu bilimleri savunanlar ahlak felsefesinin deneysel fi- zik yapar gibi yapılması gerektiğini savunmuşlardır (Callinicos, 2004:36). Ahlak bi- limleriyle ilgilenenler, toplumların nasıl örgütlendikleri, nasıl geliştikleri ve insan ilişkileri gibi sosyolojik nitelikteki konular üzerinde durmuş ve bu bilimlerin insan- ların batıl inançlardan, cehaletten, ideolojiden ve feodal toplumsal ilişkilerden kur- tulmasının başlangıcı olduğunu düşünmüşlerdir. insan bilimine ulaşmak için Ahlak felsefesini yeniden formüle eden bu düşünce tarzında insan doğası ve insan psi- kolojisi önemli ve merkezi kavramlar haline gelmiştir. Aydınlanma düşünürleri, in- san zihninin boş bir sayfaya benzediğini ve elde edilen bütün bilgi ve duyguların deneyimin ürünü olduğunu ileri süren John Locke’un ampirist düşüncelerini dev- ralmış ve ampirik farklılıklar gösterse de temelde insan doğasının aynı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aydınlanma “düşünürlerinin geliştirdiği insan bilimi kesinlikle ampiriktir (Hamilton, 1996:36-37).
Bilimsel başarılar, rasyonel ve ampirik temelli bir yöntem kullanılarak dinsel dogma ya da hurafelerden bağımsız bir bilgi biçimi oluşturulabileceğini gösterdiği için, Aydınlanma düşünürleri ahlaki konularla ilgilenirken ahlak felsefesini teoloji- ye olan bağımlılığından kurtarmaya, bilimsel ve rasyonel bir temele oturtmaya ve buradan nesnel bilgi üretmeye çalışmışlardır. Hıristiyanlıktan ya da feodalizmden türeyen baskıcı değerlere ve bu değerlere dayalı toplumsal kurumlara karşı koy- mak için bilimi ve aklı kullanmak istemişlerdir. Ancak bilimsel yöntemde olgular ve değerleri birbirinden ayrışmıştır, yani bilim değerlerden bağımsızdır. Bu neden- le bilimin üreteceği bilgi, ne kadar “aydınlanmış” olursa olsun hiçbir toplumsal dü- zenlemeye özel bir statü veremez. Aydınlanma düşünürleri bunu konuyu yeterin- ce  dikkate  almamış,  yani  bilim  değerlerden  bağımsız  olduğu  için  benimsedikleri
 
Kant, Aydınlanma döneminin sloganının “Bilmeye cüret et!” cümlesi olduğunu belirtir. Bu ifade, o döneme kadar bilgiyi kendi otoritesi ve tekeli altında tutan ruhban sınıfına karşı, Aydınlanma   hareketinin merkezindeki laik düşünsel karakteri   özetlemektedir.

Ahlak bilimleri, sosyoloji ve diğer sosyal bilimler için bir dönüm noktası olmuş ve 19. yüzyılın başlarında profesyonel disiplinler haline gelmeleri için gerekli temeli oluşturmuştur.
 

Natüralizm, toplumsal olguların ruhsal ya da metafizik dünyadaki değil, doğal dünyadaki neden sonuç ilişkileriyle tamamen açıklanabileceği düşüncesidir.

Aydınlanma   düşünürleri, sosyal bilimlerde natüralizmin ve önyargıların kontrolünün   gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.
 
toplumsal ve kültürel değerleri yüceltmek için bilimsel bir zemin oluşturmanın çok zor olduğunu ön görememişlerdir (Hamilton, 1996:41).
Aydınlanma düşünürleri, doğa bilimlerinde görülen iki önemli koşulun sosyal bilimlerde gelişmesini sağlamışlardır. Bu iki koşul, natüralizm ve önyargıların kontrolüdür. Natüralizm, toplumsal olguların ruhsal ya da metafizik dünyadaki değil, doğal dünyadaki neden sonuç ilişkileriyle tamamen açıklanabileceği düşün- cesidir. Önyargıların kontrol edilmesi ise ampirik çalışmaların sonuçlarını etkile- meyi engellemek için değer yargılarından arınmış olma gereği, diğer bir deyişle nesnelliktir. Aydınlanma düşünürleri teorilerinin değerlerle değil, gerçeklerle sı- nanmasını istemişlerdir. Her ne kadar bilim insanlarının değer yargılarından tama- mıyla arınmasının mümkün olup olmadığı tartışmalı ise de sosyal bilimcilerin araş- tırmalarında sonuçları etkilememek için kendi önyargılarından kaçınmaları gerek- tiği açıktır. Natüralizmi ve nesnelliği sağlamaya çalışan, aklı, ampirizmi ve hüma- nizmi vurgulayan Aydınlanma düşünürleri, toplumsal kurumların iyileştirilmesi gi- rişimlerinde bilimsel yöntemin kullanılmasını sağlayarak natüralizm koşulunu, kültürel görelilik düşüncesini geliştirerek de önyargıların kontrolü koşulunu ye- rine getirmiş, bu koşulların sosyal bilimlerde gelişmesini sağlamışlardır (Hamilton, 1996: 42). fiimdi bu iki özelliği biraz inceleyelim:
a)    Bilimsel Yöntemin Kullanılması:
Bilimsel yöntemin kullanılması, Aydınlanma düşünürlerinin insan ilişkileri ko- nusundaki bilimsel bilgilerin toplumsal kurumların dönüştürülmesine doğrudan uygulanabileceğine inanmalarına neden olmuştur. Başka bir deyişle hem aklın hem de ampirik kanıtların kullanılması sadece doğa bilimleriyle sınırlı kalmamış, toplumsal yaşamın anlaşılması çabalarına da yansımış, piyasaların nasıl işlediği, hangi yönetim tarzının daha iyi olduğu, nüfus artışının kıtlığa yol açıp açmayacağı gibi çeşitli soruların cevapları bu yeni yolla aranmaya başlanmıştır. Daha önceki dönemlerde örneğin Hobbes (1588-1679) ve Locke (1632-1704) sosyal ve politik konuları ele alırken laik ve tarihsel bir bakış açısı kullanmışlar, insan ilişkilerinin kesin tarihsel koşullar içerisinde insanlar tarafından üretildiklerini ve bu koşulların neden böyle oldukları bilinirse, koşulların iyileştirilebileceğini savunmuşlardır. Bu- nunla birlikte, Hobbes da Locke da insan ilişkileri tarafından üretilen bu toplum- sal ve politik düzenlemelerin değişmez bir insan doğasına bağlı olduğu fikrini te- mel almışlardır. Başka bir deyişle, insanların toplumsal koşullardan bağımsız do-
ğal bazı özelliklere sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin, Hobbes insanların doğa durumunun savaş durumu olduğu ve şiddet içerdiği sonucuna varmış ve bu nedenle toplumsal yaşamı düzenlemek için güçlü bir devlet gerektiğini savunmuş- tur; yani teorisinin temelinde toplumun nasıl işlediğini belirleyen bir insan ‘doğa- sı’ anlayışı vardır. Rousseau ise (1712-78) Eşitsizliğin Kökenleri adlı eserinde Hob- bes’un düşündüğü şekliyle bir doğa durumunun hatalı olduğunu ileri sürerek Hobbes’in doğa durumu olarak adlandırdığı şeyin çağdaş toplumlarda yaşayan in- sanların sahip olduğu değer ve eğilimlere bağlı olduğunu savunmuştur. Bu örnek- ten de görüldüğü  gibi,  toplumsal, ekonomik ve tarihsel süreçler, kendi yasaları olan daha  karmaşık  olgular  olarak  düşünülmeye  ancak  18.  yüzyılda  başlanmış- tır. Bu konuda özellikle Vico’nun (1668-1774) ve Montesquieu’nun (1689-1755) ça- lışmaları etkili olmuştur. Vico’nun ‘Yeni Bilim’ (1725) ve Montesquieu’nun ‘Kanun- ların Ruhu’ (1748) adlı eserleri, farklı toplumsal koşulların farklı kültürel ve maddi olarak nasıl belirlendiklerini açıklamaya çalışan eserlerdir. Artık belirli toplumlar- dan ve bu toplumların işleyişinden bahsederken karmaşık tarihsel, hatta çevresel faktörlere de değinilmeye başlanmıştır.
 

b)    Kültürel Görelilik:
Aydınlanma düşünürleri, gezginlerin ve misyonerlerin yabancı ülke ve kültür- ler hakkında yazdıkları yazıları kullanarak insan doğasının temelde aynı olduğu- nu ve sadece ekolojik ya da politik koşullar gibi belirli yerel koşullar ve özel du- rumlar nedeniyle farklılaştığını göstermeye çalışmışlardır. Kültürel görelilik, di-
ğer kültürleri yargılamayı sağlayacak mükemmellik standartlarına sahip herhan- gi bir kültürün var olmadığı düşüncesidir ve bu düşünce, Aydınlanma düşünür- lerinin, Avrupa toplumunun toplumsal örgütlenmenin en iyi ya da en gelişmiş bi- çimi olmadığını fark etmelerini sağlamıştır. Aydınlanma düşünürlerinin diğer kültürlere duydukları bu ilgi, sosyal bilimlerin temel bileşenlerinden biri olan kültürler arası karşılaştırmanın gelişmesini sağlamıştır. Bununla birlikte, kültü- rel görelilik düşüncesi bütün Aydınlanma düşünürleri tarafından aynı ölçüde be- nimsenmemiş, bazı düşünürlerin insan gelişiminin aşamalarına ilişkin geliştirdik- leri modellerde modern Avrupa toplumları en ilerlemiş toplumlar olarak sunul- muştur (Hamilton, 1996:42).

Aydınlanma düşünürlerinin çalışmalarına genel olarak bakıldığında, Aydınlan- ma düşüncesinde bir yandan hümanizmin geliştirildiği, aklın, özgürlüğün ve birey- ciliğin vurgulandığı, diğer yandan toplum ve toplumsal gelişme kavramlarının nes- nel güçler olarak görüldüğü söylenebilir. Aydınlanma düşüncesinde doğa bilimle- rinin toplum incelemeleriyle ilişkisinin üzerinde durulması ve toplumsal dünyanın bilimsel yolla kavranmasının hedeşenmesi, sosyolojinin gelişmesinde özellikle et- kili olmuştur. Aydınlanma, modern bilimin ilkeleri üzerine kurulmuştur ve bilim konjonktüre değil, olgulara dayalıdır ve bu nedenle pozitiftir (Swingewood, 1998:48). Aydınlanma düşüncesinin bu yönleri, 19. yüzyıl pozitivizmini oluşturan kökenleri meydana getirir.

 
Aydınlanma, toplum hakkında düşünmenin yeni ve modern yolu olduğu için sosyolojinin doğuşunda ve gelişiminde önemli bir rol oynamış, Comte’in “pozitivizminin” öncüsü ol- muştur. Aydınlanmanın özgürlüğü, rasyonelliği, evrensel idealleri ve aklı amaçlaması, top- lumsal dünya hakkında rasyonel düşünme yoluyla toplumda ilerlemenin sağlanabileceği düşüncesini doğurmuştur. Sosyolojinin kurucuları, Aydınlanmanın bireyci felsefesine kar- şı çıksalar da sosyolojiyi temel olarak bu ilerleme düşüncesi üzerinde yükselen bir bilim olarak inşa etmeye çalışmışlardır.