Sır Nedir Ne Demektir, Ahlak ve Tasavvufta Sır Anlamı

Sırr (ar. i. ç. esrâr)

Gizli olan şey; gizli kalması, başkalarına açıklanmaması gereken bilgi, haber, olay; insan aklının idrak edemeyeceği, açıklayamayacağı durum.

Ahlâk. İslâm ahlâkçıları, başkalarına duyurulmasında dinî, ahlâkî veya hukukî bakımdan bir yarar görülmeyen, aksine, şuyuu halinde kişinin kendisine veya başkasına maddî veya manevî zarar vermesi muhtemel olan bir olays, bir haberi veya bilgiyi sır olarak saklamanın ahlâkî bir vazife olduğunu belirtmişler; “İki kişinin arasında kalmayıp üçüncüye söylenen her sır ortalığa yayılır.” şeklindeki hikmetli sözü sık sık hatırlatmışlardır,

İslâm ahlâkçılarına göre bize verilen bir sır, titizlikle korunması gereken bir emânettir: onu ifşa etmek ise emânete hiyânettir.

Ünlü İslâm ahlâkçısı İmam Mâverdî (ölm.1058)’ye göre sır saklama bakımından güvenilir insanlarda bulunan belli başlı vasıflar şunlardır: Uyarıcı akıl, kötülüğe engel olucu din duygusu, gelişmiş bir terbiye, engin bir sevgi ve —tabiî— bir de yaratılıştan ketum olmak. Bütün bu şartları taşıyan insanlar pek azdır ve bu sebeble, Mâverdî’ye göre, sır tutmak, başka türden bir emâneti korumaktan daha zordur. Bu yüzdendir ki İslâm ahlâkçıları, insanın, duyulmasını istemediği sırrını, en yakınına dahi söylememesini çıkar yol olarak gösterirler. Nitekim Hz.Ali şöyle demiştir: “Sırrın senin esirindir; başkasına duyurduğun takdirde sen onun esiri olursun!”

Tasavvuf. Tasavvufta “Sırr”, bedene tevdî edilmiş bulunan ve ulûhiyyeti seyr ve temâşâ mahaiii kabul edilen bir latifedir. Ruh sevgi mahalli, kalb ma’rifet mahalli, “Sırr”da müşâhede mahallidir. Bu yüzden Sırr mertebesi, Ruh mertebesinden daha ileridedir ve Ruh mertebesinde marufetullahı, aşk-ı İlâhîyi tasdik eden sâlik böylece Sırr mertebesine yükselmiş olur. Hakk’dan gayri ile alâkanın kesildiği Sırr mertebesi, mahv, fenâ, tecelli ve vuslat makamıdır.

Mevlevîlikte “Sırr’ın bir de şeklî manâsı vardır: Dedenin içinde bulunduğu hücrenin anahtarı kilidin üzerinde ve koridora açılan küçük pencerenin perdesi de açık ise hücreye girilebilir, aksi halde —dedenin istirahatta bulunduğu veya öze! bir işi olabileceği gözönüne alınarak- hücereye girilmezdi. İşte bu duruma Mevlevîlik’te “Sırr” denir.

Sırrü’s-sırr ise yalnız Cenâb-ı Hakk tarafından bilinen hakikatlerin özü demektir. Letâif-i aşere-i insâniyyenin dördüncüsü (Hafi), bazen de halt ile sırr arasında bir latifö için kullanılır. Gerek “Sırr,” gerekse “Sırrü’s-sırr,” mürşidin müridine muayyen miktarda telkin ettiği “Lafza-i celâl” zikri ile tenvir edilerek kendiliğinden zikr eder hale gelebilir. İnsanda mev-cud on latifenin her birisinin kendiliğinden zikreder hale gelmesi ve bütün vücud zerrelerinin buna iştirâkine de “Zikr-i sultanî” denir.