PATRİMONYALÎZM

363

 

PATRİMONYALÎZM

 

Ev topluluğu şefinin
otorite alanının ge­nişlemesiyle teşekkül eden yönetim örgütü­nün iktidar ve
otorite yapısını ifade eder. Max Weber’in otorite/egemenlik tipoloji-sinde
geleneksel otoritenin saf tipi olarak “patriyorkalizm”, bunun biraz
daha geliş­miş şekli olarak patrimonyalizm ve feoda­lizm gösterilmiştir. Aynı
dam altında yaşa­yan ev topluluğu üyelerinin bir mekanda yaşamaları ve bazı
şeyleri paylaşmaları do­layısıyla aralarında kişisel bir yakınlık ve bağlılık
bulunmaktadır. Patriyarkal şef ka-

dınların, çocukların
ve büyüklerin, küçük­lükten itibaren öğrendikleri şefin otoritesi­ne uyma
kuralına dayalı olarak egemenliği­ni kullanır. Ne var ki, aile şefinin
otoritesi o aile halkı ile sınırlıdır. Şefin malvarlığının artması ve otorite
altında bulundurduğu ala­nın genişlemesiyle, geleneksel otoritenin
sürdürülebilmesi için bir yönetim Örgütüne ihtiyaç duyulur. Bu yönetim örgütünü
mey­dana getiren memurlar üzerindeki şefin oto­ritesi, patrimonyalizmi ifade
eder.

Patrimonyalizmde
merkeziyetçilik ağır basar, ekonomik faaliyet olarak ticaret önem kazanır,
düzenli askeri birlikler ve bazı yeni yapılar ortaya çıkar. Patrimonyal şefin
otoritesi daha geniş alanlara yayılınca, o nisbette sorunlar da artar ve mevcut
yöne­tim örgütü yetersiz kalır. Bu itibarla daha geniş bir yönetim ve düzenli
bir ordu gerek­li hale gelir. Patrimonyal şefin otoritesi al­tında bulunanlar patriyarkalizmde
olduğu gibi akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı ki­şiler değildir ve şefin
otoritesi altında yaşa­makla birlikte, evlenme mülkiyet, miras gi­bi çeşitli
haklara sahiptirler. Anlaşmazlık­larda kararlar, yargı organlarınca verildi­ğinden
şefin doğrudan etkisi nisbeten hafif­lemektedir. Patrimonyal şefin otorite
alanı­nın giderek genişlemesiyle, tebaanın bağlı­lığı zayıflayabilir. Anan
harcamaları karşı­lamak ve doğrudan denetim fiziki şartlarla zor
gerçekleştirilebilir. Büyük patrimonyal devletlerde merkezci yönetim örgütleri
ku­rulmuş olsa da, bu uzun zaman başarıyla ya­şama şansına sahip değildir ve
giderek feo­dal yapıya dönüşür.

Patrimonyalizmde
tebaa, şefe gelenek­sel sadakat duygusu ile sıkı sıkıya bağlı olup bu duygunun
güçlülüğü nisbetinde şef, iktidar alanını genişletebilir. Şefin iktidar

alanını daha da
genişletebil mesi için güçlü ve sadık askeri birliklere ihtiyacı vardır. Bu
itibarla tarihteki bütün patrimonyal siyasal yapılar güçlü ve sadık askeri
birlikler kur­maya önem vermişlerdir. Bunun realize edilmesi için de köle ve
esirlerden istifade edilmiştir. îktidar alanının genişlemesiyle paralel olarak
yönetim örgütünü de geniş­letmek zorunda kalan şer, başlangıçta ken­disine
kişisel bakımdan tabi olanlar arasın­dan memurları seçerken daha sonra kendi­sine
sadık yüksek memurların denetiminde bölgesel birlikler teşekkül ettirir.
Memurlar esas itibariyle şefin özel malvarlığını yöne­ten ve iktidarının
devamlılığını sağlayan ki­şiler olup doğrudan doğruya şefe hizmet et­mekte ve
onun iktidarını korumaktadırlar.

Patrimonyal şef ile
taşradaki toprak sa­hipleri arasında bir iktidar çatışması ortaya çıkabilir.
Şefin güçlü askeri birliklere ve yönetim örgütüne sahip olması, taşra güçle­rinin
kendisine tabi olmalarında etken olur. Merkezdeki otoritenin zayıflaması veya
herhangi bir sebeple zaaf içine düşmesi du­rumunda patrimonyal şefle birlikte
bölge­nin ileri gelenleri siyasal otoriteye sahip olurlar ve iktidarı ortak
kullanırlar.

M. Weber’in
çalışmalarında geleneksel otorite çerçevesi içerisinde ele alınan
patri-monyalizm, saf biçimiyle gerçek hayatta karşımıza çıkmaz. Aynı şekilde ne
gelenek­sel ne karizmatik, ne de yasal otorite saf bi­çimiyle sosyal
gerçeklikte yakalanamaz. Ancak bu otorite tiplerinin karışımı ve her üçünün bir
arada olması söz konusu olabi­lir. Ne var ki, sosyal gerçekliği çözümleme­de
Weber’in soyut saf tipleri büyük bir ko­laylık sağlar ve bir analiz aracı
olarak kulla­nılabilirler.

Özellikle Ortadoğu ve
Asya’daki bazı tarihi imparatorluklar patrimonyalizm çerçe­vesinde değerlendirilmiş
ve Osmanlı Dcv-leü’nin de patrimonyal bir yönetim örgülü­ne sahip olduğu
savunulmuştur. Fakat pat-rimonyalizmin teorik çerçevesi ve belli baş­lı
nitelikleri göz önünde bulundurulduğun­da Osmanlı yönetiminin bir patrimonya­lizm
olmadığı anlaşılabilir. Bazı patrimon­yal özelliklere sahip olmakla birlikte
daha Çok yasal-rasyonel niteliklerin ve düzenle­melerin ağır bastığı
gözlenmektedir. Çağ­daş yönetim örgütleri esas itibariyle yasal-rasyonel
otorite tipine uygun düşüyorlarsa da, yer yer geleneksel ve karizmatik otorite
ve egemenlik biçimi çerçevesinde anlamlı olan özelliklere de sahip oldukları
gözlen­mektedir.

Davut DURSUN