Humus Şehri -Suriye- Tarihçe, Tarihi, Yerleri, Özellikleri, Hakkında Bilgi

29

Suriye Cumhuriyeti’nin üçüncü büyük şehrî. Orta Suriye’de tarıma elverişli büyük bir ovanın ortasında, Lübnan dağı ile En-sâriye dağını ayıran alçak alandan geçen deniz İkliminin etkisinde kafan, antik de­virden itibaren çok gelişmiş sulama şe­bekelerine sahip bir şehirdir. Palmira ve Deyrizor vasıtasıyla İran körfezi-Akdeniz, Şam Halep yollan ile Halep-Humus-Ra-yak- Beyrut demiryolu üzerinde önemli bir irtibat noktasıdır.

Bölge milâttan önce3000’den beri mes­kûn bir yerdir. Fakat şehir Seleucos Nikator (m.ö. 305-280) tarafından kurulmuş, milâttan önce 64’te Pompeius dönemin­de Roma İmparatorluğuna katılmıştır. Bölgede oturanlar arasında Araplar da bulunmaktaydı. Şehir, İmparator Domi-tianus zamanında (51-96) Emesa adını almıştır. Burada doğan ve 217’de bölge­deki askerî birlikler tarafından imparator ilân edilen güneş tanrısı Elagabal (Elagabalus. Heliogabalos) Mabedi başrahibi za­manında ün kazandı. Marcus Aurelius Antoninus adıyla hüküm süren bu hü­kümdardan sonra yeğeni Aleksandr Sever başa geçti. Palmira Kraliçesi Zenobi’nin Romalılar tarafından yenilgiye uğ­ratılması da (272) Emesa yakınında ol­muştu. Bu dönemde Emesa nüfusunun çoğunluğunu putperestler oluşturmakla birlikte önemli sayıda hıristiyan da vardı. Şehirde V. yüzyılın başında Dımaşk’a bağ­lı bir piskoposluk kuruldu. 452’de şehir yakınında Hz. Yahya’nın (Saint Jean Baptiste) başının bulunmasıyla Humus dinî bir merkez haline geldi.

Sâsânîler’e karşı kesin zaferler kazanan ve onlardan kurtarılan eyaletlerde düze­ni yeniden kurmak için doğuda kalan Herakleios, güneyden gelen İslâm orduları karşısında başarılı olamayınca Yermük Savaşı’ndan (15/636) sonra o esnada bu­lunduğu Humus’u terketti. Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Hâlid b. Velîd kumandasın­daki İslâm ordusu şehrin surları önüne gelince halk aman diledi ve şehir kan dö­külmeden müslümanlann eline geçti (16/ 637). Humus’un ilk olarak 14″te (635) fethedildiği, müslümanlann Yermük Savaşı sebebiyle şehirden ayrılmak zorunda kal­dıkları ve şehrin 15 (636) yılında ikinci de­fa ele geçirildiği de rivayet edilmektedir. Fetihten sonra şehrin en büyük kilisesi olan Yuhanna Ki-lisesi’nin bir kısmı camiye çevrildi. Yak­laşık 500 sahabenin buraya yerleştiği be­lirtilmektedir. Muâviye b. Ebû Süfyân 26’da (647) Humus ve Kınnesrîn’de hâki­miyet kurarak Humus’u Suriye’ye bağlı bir vilâyet yaptı. Onun zamanında Humus beş askerî karargâhtan birinin merkeziy­di. Şehir halkı Sıffin Savaşı’nda (37/657) Hz. Ali’nin yanında yer aldı. 127 (744) yıllında Emevî Halifesi II. Mervân’a karşı başlatılan isyanın merkezi olan Humus 746’da bu halifenin eline geçti. Abbâsîler’den Abdullah b. Ali b. Abdullah, Mer-vân’ı yenerek Humus dahil bütün Suriye’­yi ele geçirdi (750). Salih b. Ali b. Abdul­lah Humus’a vali tayin edildi. Ancak Hu­mus halkı daha ilk yıllardan itibaren Abbâsîler’e karşı muhalefet etmeye başla­dı. III. (IX.) yüzyılın ortasına kadar şehirde birçok isyan hareketi görüldü. Aynı yüz­yılın sonunda Abbasî otoritesinin zayıfla­masından faydalanan Tolunoğullan Hu­mus’u ele geçirdi (878-896). Şehir daha sonra Karmatîler’in reisi Sâhibüşşâme Hüseyin’in hâkimiyeti altına girdi (290/ 903). Sâhibüşşâme’nin yönetiminden hoş­nut olmayan Humuslular Halep’te hüküm süren Hamdânîler’den yardım istediler. O sırada Dımaşk’a hâkim olan İhşîdîler de Humus’u ele geçirmek İstiyorlardı. 333′-te (944) Rastân’da yapılan savaşta Seyfüddevle kumandasındaki Hamdânî or­dusu İhşîdîler’i yenerek Humus’u zaptet­ti. Bazı kesintilere rağmen Hamdânîler Halep kolu yıkılıncaya kadar şehre hâkim oldular. Humus’u bu dönemde, 966-968 yıllarında Seyfüddevle’nİn yeğeni şair Ebû Firâs el-Hamdânî, 978-983 yılları arasın­da da Türk Emîri Alptekin Bekcûr yönet­ti. Şehir Bizans imparatorları Nikephoros Phokas, Ioannes Çimiskes ve II. Basileios tarafından işgal edildi. 983 ve 999 yılla­rında çıkarılan yangınlardan da etkilendi. Hamdânîler’den sonra V. (XI.) yüzyılın or­tasına kadar Mirdâsîler’in. ardından da bütün Suriye’yi ele geçiren Fâtımîler’in yönetiminde kalan Humus 483 (1090) yılında Selçuklu Sultanı Melikşah’ın eline geçti. Melikşah burayı daha sonra Tâcüddevle Tutuş’a bıraktı. Kısa bir müddet sonra Atabeg Cenâhüddevle Hüseyin şe­hirde nüfuzunu kurdu ve Haçlı saldırıla­rına rağmen 496’ya (1103) kadar burayı korudu. Cenâhüddevle’nin öldürülmesi­nin ardından Dımaşk Meliki Dukak Frank­lardan önce davranarak Humus’u kendi İdaresi altına aldı. Onun 1104’te ölümü üzerine yerine geçen Atabeg Tuğtegin şehri, Melikşah ve Cenâhüddevle’nin hiz­metinde bulunmuş olan Emîr Karaca’ya teslim etti. Humus, bu sırada Franklar karşısında müslümanlann savunma hat­tının en güçlü noktalarından biriydi. Bu­nu idrak edemeyen müslüman emirler birbirleriyle mücadeleye devam ettiler. 506’da (1112) babası Emîr Karaca’nın ye­rine geçen Hayırhan (Kırhan), Necmeddin İlgazi, Atabeg Tuğtegin ve özellikle Ata­beg İmâdüddin Zengî’ye karşı mücadele etmek zorunda kaldı. 520’de (1126) böl­geyi yakıp yıkan Franklar Halep’ten gelen İzzeddin Mesud’un müdahalesiyle şehrî terketmek zorunda kaldılar. Hayırhan 524 (1129) yılında İmâdüddin Zengî tarafın­dan esir alındı. İmâdüddin Humus halkına otoritesini kabul ettirmek için Hayırhan’a işkence etti; fakat Humus halkı karşı ko­yunca geri çekilmek zorunda kaldı. Bu arada Humus’u Hayırhan adına Humârtaş idare etti. İmâdüddin Zengî 530 (1136) ve 531’de (1137) şehre tekrar saldırdı. Üç ay süren son muhasara sırasında Zengî ile Dımaşk Emîri Şehâbeddin Mahmud arasında yapılan yazışmalar sonucunda Şehâbeddin, Zengî’nİn kızlarından biriy­le, annesi Safvetülmülk Zümrüd Hatun da Zengî ile evlendi. Safvetülmülk’ün Hu­mus’u çeyiz olarak almasıyla Zengî şehrî ele geçirmiş oldu. İmâdüddin Zengî’nin ölümü üzerine (541/114ö) eski vali Muî-nüddin Üner şehirde yeniden hâkimiyet kurdu. Özellikle II. Haçlı Seferi esnasında Haçlı saldırılarına karşı verilen mücade­lede Humus müslüman ordularının üssü durumundaydı. Nûreddin Mahmud Zen-gî ve kardeşi Seyfeddin Gazi birliklerini buraya yığdılar (544/1149). Humus’tan ayrılan Nûreddin Mahmud 549’da (1154) Dımaşk’i zaptetti ve Humus’u Mücîrüd-din Abak’a verdi, idrîsî VI. (XII.) yüzyılda şehrin canlı ve hareketli, işlek, çok iyi su­lanan bağ ve bahçelerle çevrili olduğunu, Suriye’nin en büyük camilerinden birinin burada bulunduğunu söyler.