EVRİMCİLİK

250

 

EVRİMCİLİK

 

Evrim öğretisini
benimseyenlerin İleri .sür­dükleri her şeyi evrim açısından değerlendirip
yorumlayan anlayış ve üst biçimlerin alt biçim­lerden bir evrim ile oluştuğunu
ifade eden bi­lim ve felsefe öğretisine evrimcilik adı verilir. Evrimcilik,
itim doğayı ve varlıkları, bunların yanında hayatı düşünceyi, özetle birey ve
top­lumu kalıtım ilkesi çerçevesinde sürekli bir ev­rim ve dönüşüm
(transformasyon) içinde algı­lar. Öyle ki, bu evrim ve dönüşüm tüm canlı ve
cansız varlıklar için geçerlidir ve bu ilke cansızlar dünyasından düşünceye ve
insanın kurduğu toplumsal kurumlara varıncaya ka­dar hemen her gerçekliğe
egemendir, aynı za­manda da mekanik ve zorunludur. Evrimcile­re göre insanın
kavrayışı bakımından, dolayı­sıyla zeka yetisi bakımından hayvana üstünlü­ğü de
doğrudan doğruya evrimin doğurduğu dönüşümün doğal sonucudur.

Evrimcilik yaklaşık
XIX. yüzyılda bilim ve felsefe alanında belirgin bir anlam kazanmış olsa bile,
daha ilk çağ filozoflarının görüşlerin­de evrimciliğin İzlerini bulmak
mümkündür. Thales’in evrenin temel ilkesi saydığı sudan bütün varlıkların
evrildiğinİ ileri süren canlı­lık felsefesi (Hylczoizm), Anaksimandros’un
hayatın önce denizlerden başladığı ve sonra karaya geçtiği, insanın balıktan
evrildiğİ şek­lindeki görüşleri pek açık olmasa da evrimci­lik ile ilgilidir.

Çağdaş evrimciliğin
kurulması tabiat bilimle­rinin ve tabiatçi düşüncelerin gelişimiyle ilişki­li
olmuştur. Çağdaş evrimcilik. Yeni Çağ dü­şüncesinde madde kavramının geçin iş
yüzyılla­rın düşünce tarzından farklı yorum lan masıyla, yani maddenin yer
kaplama ve kütleyle tanım­lanmasıyla evrimcilik kesin adımlar atmış ve
kendisini daha belirgin olarak açıklayan bir öğreti durumuna gelmiştir. Baron
d’Hoibach her şeyi maddeden ve hareketlen başlatıyor­du. Bu, maddenin mekanikçi
t an im lan maşıy­dı. Aynı anlayışın bir başka türünü ingiliz filo­zofu Herbert
Spencer ortaya koydu. Spen-cer’in öğretisi, belirsiz, düzensiz ve homojen bir
durumdan düzenli, belirli ve heterojen bir duruma kesintisiz bir geçişi
öngörüyordu. Ya­ni unsurlar giderek daha geniş ve karmaşık kü­melerde
farklılaşmakta ve bütünleşmekteydi. Spencer de maddenin hareket ve ışınlanmasın­dan,
yani mekanik bir düşünceden hareket ediyordu; ancak buna genel olarak biyolojik
anlamı ağır basan bir örgütlenme görüşünü de ekliyordu. Dünyanın “tüm
geçmiş ve gelece­ği ile” bütün bir tarihini oluşturmak amacıyla, önce
bütünüyle belirsiz ve homojen bir nebü-loz şeklinde olan evrenin, gezegenleri
ve gü­neşlen ayrılan uydularıyla güneş sistemi gibi sistemlere dönüştüğünü,
ondan sonra atmos­ferle kaplı sıvıları ve kara parçaları ile dünya­nın,
biçimlenen ve türleri çoğalan canlı kitlele­rin oluştuğunu ileri sürdü.
Spencer’in bu anla­yışı XIX. yüzyılda oldukça ilgi gördü. Çünkü hem ilerleme
düşüncesinin yeni bir tarzda ele alınıp geliştirilmesi şeklinde, hem de
dönü-şümcülük’ün mantığına uygun yeni bir yorum gibi algılandı.

Bu gelişimin
anlaşılması bakımından XIX. yüzyılda biyolojide çatışan iki teorinin görüşle­rini
ana çizgileriyle gözönüne almak gerek­mektedir. İki teoriden birisi mekanik, ikincisi
vitalist teoridir. Mekanik teoriyi benimseyen­ler hayatı fiziksel ve kimyasal
bir lakım olayla­rın sonucu şeklinde algılıyorlardı. Canlı bir or­ganizmayı,
kimyasal unsurlardan oluşan bir varlık şeklinde ispat etmeye çalışıyorlardı. Bu
nedenle vücudun maddesinin dışarıda da ger­çekleştirilebileceğini ileri
sürüyorlardı. Nite­kim cansız madde için fiziksel olarak geçerli olan enerji ve
maddenin sakımı ilkelerini biyo­lojiye uygulayarak, organizmanın hareketlerin­den
oluşan değişmeleri maddî bir sistem için­de meydana gelen değişmelerle
karşılaştırıyor-lardı. Sorun bu teorinin ayrıntılarını tek tek bu fizik
ilkelerine uygulayıp açıklamaktı. Ger­çi bu çalışmalar bazı sonuçlar ve
açıklamalar ortaya koymaktan geri kalmamıştı. Fakat ha­yat olayları tek tek ele
alındığında bazı karma­şık durumlar ortaya çıkıyordu. Bu da mekanik teorinin
eksikliğini veya yetersizliğini sergili­yordu. Sözgelimi yüksek organizmalarda
bazı maddi değişikliklerin bilinç ile birlikte devam etliği gözlemleniyordu.
Oysa bilincin fiziksel ve kimyasal olaylar zincirine özel etkisi olama­yacağı
varsayılıyordu. Yani mekanik teoriye göre biyoloji; fizik, kimya ve
fizyolojiden iba­ret olmalıydı. Gerçekten çok önceleri Borelli, hayvanlara
kasların çalışmasına mekanik ilke­leri, Kepler gözün görme işlevine ışığın
İlkele­rini, Harvy kanın dolaşımını açıklamada meka­nik yöntemleri uygulamıştı.
XVIII. yüzyılda kimyanın gelişmesiyle, biyolojik olayların kim­yasal olaylar
gibi İncelenmesi ağırlık kazandı. Ne var ki, bütün bu ve benzer gelişmeler, biyo­loji
alanında önemli etkiler gösterse de, hayat kimyasının yine de basit olmadığı
bir sorun ol­makta devam etti.

Mekanik teorinin
karşısında yer alan Viıa-list teoriye gelince; bu teori kendi içinde
vita-lisılerveanimistler olarak ayrılıyordu. Viıalisı-ler, canlı orgııaizmanın
İnorganik dünyada ba-zan maddeden büsbütün ayrı bir tutum ve dav­ranışı
olduğunu, canlı organizmada oluşan

olaylar sürecinin
“yaşama gücü”, “yaşama ilke­si” olarak adlandırılan maddi
olmayan bir un­surun organizmanın bütününde bilinçsizce et­kinlikte bulunduğunu
kabul ediyorlardı. Ani­ni ist lcr de böyle fiziksel olmayan bîr unsuru kabul
etmekle birlikte, bunu bilinçten yoksun saymıyorlar, bir ruh gibi
tasarlıyorlardı. An­cak vitalist teori içinde bu iki farklı açıklama, arada
önemli bir görüş ayrılığı doğurmadığın­dan animisılcr geri planda kaldılar,
sonra unu­tuldular ve teori sadece viıalist nitelemesine konu oldu.

Viıalistler yaşama
gücü ilkesi (ki Danvin’in doğal ayıklama ilkesiyle yakından ilişkilidir)
yanında, canlı organizmaların irade sahibi ol­duklarını da kabul ederler. Bu
irade sayesinde değişen şartlara, fiziksel ve kimyasal çevreye rağmen büyüme ve
gelişmelerini sürdürürler ve kendilerine özgü yapılarının niteliklerini
korurlar. İşte bu niteliği mekanik teoriyle açık­lamak mümkün olmamaktadır.
Çağdaş vita-list biyolog Hans Driesch, bu yaşama gücüne, Lcibniz’den aldığı bir
terim ile “enteleehie” ya d;ı “bütünlük ilkesi” diyecektir.

Viıalistler
görüşlerini desteklemek için ne­densellik ilkesini de yorumlama ve tartışma
yoluna gittiler. Fiziksel evrende nedensellik il­kesi, Kuantum teorisine kadar
genel olarak kabul edilmiştir. Mekanik teori taraftarlarının ileri sürdüğü
gibi, biyoloji, fiziksel ve kimyasal olayların birliği demekse, canlı
organizmada d;ı aynı ilkenin geçerli olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Oysa
biyolojide neden-sonııç süreci­nin fizikle olduğu gibi nicelik ve nitelik yönle­riyle
ilişkileıulirilmesi güçtür. Sözgelimi biyo­lojide uyarıcıyla tepki arasındaki
ilişki zinciri­nin bütün halkalarını tesbit etmek mümkün ol­madığı gibi,
vücuttan geçen madde ve enerji akımlarını bir I a boram varda olduğu gibi göz­lemlemek
de sözkonusıı değildir.

Teorik düzeyde evrim
düşüncesinin tartışıl-musı yanında sırf bilimsel akında hayvan türle­rinin
verilmesi konusunun araştırıldığı da gö­rüldü. XVIII. yüzyılda İsveçli
Linneaus’un hayvan türlerinin meydana gelişini Kul sal Ki­tabın Tekvin bölümü
doğrultusunda açıkladı­ğı belirtilebilir. Yani Tanrı itirafından başlangıçta ne
kadar hayvan tipleri yaratılmışsa, şim­di de o kadar lür bulunmaktadır. Oysa
nesli tü­kenmiş ve fosilleşmiş türleri hesaba katmadan bu görüşü ileri sürmüş
ve uzun süre de bu böy­le kabul edilmiştir. Ancak aynı yüzyılda Fran­sız
biyolog Bufl’on hayvanların dış etkiler ile değiştiği iddiasında bulunuyordu.
Yine İngilte­re’de ErasmusDanvin (Charles Da nvin’in bü­yük babası) kurbağa
yavrularının değişimle kurbağa haline geldiklerini, yapay yetiştirme­lerle
atların, koyunların, köpeklerin cinsleri­nin değiştirildiğini, çevre ve iklim
şartlarının hayvanlar üzerinde etkide bulunduğunu, sı­cak kanlı hayvanlarda
esasta bir yapısal ortak­lık olduğunu gözönündc tutarak tüm hayvan­ların ilkel
ve temel canlı bir unsurdan çıktıkla­rını kabul etmek gerektiğini ileri .sürdü.

Soyu tükenmiş ve
fosilleşmiş türler hakkın­da bilimsel araştırmaları XIX. yüzyılda Fran­sız
zooloji bilgini Gcorges Cuvİer, ortaya koy­du. Cuvicr yeryüzünün çeşitli
bölgelerinde ba­zı türlerin değişik çağlarda yok olduklarını or­taya attı.
Aslında Cuvicr, Linneaus gibi, türle­rin değişmez olduklarını kabul ettiğinden,
yok olan türlerin yeryüzündeki afetler nedeniyle meydana geldiklerini, ortaya
çıkan türlerin ise yeniden yaratıldıklarım söylüyordu. Bu anla­yış Danvin’iıı
doğal ayıklanma teorisine kadar hakim oldu.

Fakat bu konuda farklı
bir bilimsel teoriyi, dönüşümcü teoriyi Fransız bilgini Lamurck,
temellendirmeye çalıştı. Lamarck çalışmala­rında, özellikle omurgasız
hayvanları inceler­ken, bîr çok hayvan organları arasındaki ilişki­ye dikkat
çekti. Böylece öncekilerin aksine bü­tün hayvan türlerinin çevre şartları ve
ortama uygun olarak değiştiklerini, yani organlarda değişimlerin
gerçekleştirildiğini ve gerçekleşti­rilen bu değişikliklerin birer özellik
olarak ka­lıtım yoluyla daha sonra gelenlere aktarıldığı­nı, dolayısıyla bütün
türlerin tek bir türden çık­tıklarını ileri sürdü. Ayrıca Lamarck, dönü­şüm
teorisiyle mekanik, fiziksel ve kinısayal et­kilerin ayrı ayrı nedenler
olduklarını da kabul ediyordu. Ne var ki, Lamarck da, sonuçta, te­orinin
bütünüyle bilimsel deneyden çok teo­rik genellemelere dayandırma eğilimi
taşıyor-

du. Bir anlamda evrim
konusunda bilimsel yöntem, deney ve tümevarıma başvurarak ev-rinl teorisini
farklı bîr boyutta tartışacak olan Diinvin olmuştur, denebilir. Darvvin,
teorisiy­le şu sonuçlara ulaştığını açıklıyordu:

 a) Orga­nik varlıklar dünyasında değişmeler sıkça olur;

 b) Bu değişmelerden bazıları sonraki ne­sillere geçerek
sürmektedir;

 c) Yavruyu ana veya babasından ya da ailenin Öteki
üyelerin­den ayıran değişmeler değişen için belli oran­da yararlı olmuştur;

 d) Organik dünyada bir “hayat mücadelesi”
yürürlüktedir;

 e) Hayat mücadelesi zayıfları doğal ayıklanmayla yok
eder, ötekileri çevreye uymaya zorlar.

Darwin’in evrim
teorisi karmaşık olanın, ba­sil şartlarla açıklanabileceğini Öngören deter­minist
bir tutumu yansıtıyordu. Gerçekte “ev­rim” ıcrimini kullanmamış
olmasına rağmen, evrimci teorilerin yaygın ve yoğun ilgi ve tartış­maya konu
olmaları dolayısıyla, Danvin’e atfe­dilmiş, evrimcilik de canlı bir türün bir
başka türe dönüşmesi biçiminde sınırlı bir anlam ka­zanmıştır, tvvrim düşüncesi
türlerin kökenine veya tarihine bu açıdan uygulanınca, çağdaş bilim ve felsefe,
bazı biyolojik türlerin başka türlere geçişini de açıklama imkanını elde eder
konuma gelmiştir.

Spencer ve Darvvİn’in
etkileriyle çeşitli ev­rim Öğretileri ve sistemleri geliştirildi. Hacc-kel
insanın kaynaklarını, Buchner düşüncenin kaynaklarını, Spencer insanın bütün
psikolo­jik gelişmesini araştırmıştır. Mekanikçiliği te­mel alan bu evrimci
öğretiye bir yandan ruhçu ve idealist öğretiler, öte yandan da maddeci
öğretiler karşı çıktılar. Sözgelimi Bergson önemli bulduğu “evrim”
terimini, merkeze ala­rak, yani hayatı kendisiyle özdeşleştirerek “ha­yal
atılımı” veya “yaratıcı evrim” diye tanımla­dığı bilinçli çabayı
temel aldı. Teilhard de Cluırdin ise, evrimi oluşturan olgu olarak “ma­nevi
gücü” öngördü. Maddeci ancak mekanik­çiliği reddeden öğretiler, değişim
içinde sade­ce evrimi, yani sürekliliği lemel alan açıklama­ları benimsemezler.
Değişimi başka brr açı­dan yani devrim açısından, özelle süreksizlik, sıçrama
gibi olgular ile de büıünlemek İster­ler.

İslam düşüncesinde,
Yeni Çağda tartışılma­dan çok önce ve İlk Çağ Yunan filozoflarının
düşüncelerinde yer yer rastlanan evrimci gö­rüşlerden oldukça farklı bir
düzeyde evrimcili­ğin t eme II endir İl meye çalışıldığı, hatta tartışıl­dığı
görülmektedir. Örneğin daha IX. yüzyıl­da bir evrim düşüncesinin Mutezile
imamla­rından Nazzam tarafından “kozmolojik evrim” şeklinde ortaya
konulduğu görülmekledir. Ay­nı şekilde Çuluz, Biruni, İhvan-ı Safa, İbn
Mis-keveyh, İbn Arabi ve Mevlana gibi İslam dü­şüncesinin temel taşı
konumundaki düşünür ve sul’Ücrin eserlerinde (halta sonraları İbii Haldun’un
Mukaddimesinde sosyolojik anla­mıyla) bilimsel bir evrim teorisinin bulundu­ğu
doğrudur. Hatla bunun Darwınci evrim te­orisiyle çarpıcı benzerlikler taşıdığı
da doğru­dur. Fakat bu benzerlik yalnızca görünüşte­dir. Zira miislüman
düşünürler ve sufiler, Dar-win’in modern bilim ve felsefede gerçekleştir­diği
evrimci labiat anlayışının tersine, insan nefsinin manevi evrimini kuşatan tabiatta
de-

reee derece bir
yükseliş olduğunu söylemişler­dir. Buradaki yükseliş kelimesi önemlidir, zira
konunun özü burada yatmakladır. Modern ev­rim teorisi türlerin evriminde
ıyuiay’ boyutu iz­ler ve türlerin birbirine dönüştüğünü ve değiş­tiğini vurgular.
İslam düşüncesindeki evrimci yaklaşım ise, ‘dikey’ boyutta bir evrimi vurgu­lar
ki, bu da insan nefsinin en alt düzeyden başlayarak varlık meriebclcrindcki
yükselişini anlatır, insan, nefsini arındırarak en somut ve pılıtılaşmış varlık
durumundan en şeffaf ve berrak varlık durumuna yükselir. Dolayısıyla buradaki
evrim, fiziksel anlamda bir evrim de­ğil, tamamen manevi ve fikri olgunlaşmayı
he­defleyen bir evrimdir. Fiziksel evrim bu mane­vi evrime eşlik eden, adeta
onun dış dünyada tezahür eden yanıdır. Bu metafizik husus göz­den
kaçırıldığından, geçmiş dönemlerdeki dü­şüncelerin hakkıyla anlaşılması büyük
ölçüde mümkün olamamakladır.

(SBA) Bk. Evıinı;
İlericine.