DUYUMCULUK

0
207

 

DUYUMCULUK

 

Tüm bilgilerin
duyumlardan geldiğini, dola­yısıyla bilginin tek kaynağının duyumlar oldu­ğunu
savunan felsefe Öğretisine duyumculuk adı verilir. Özel olarak Condillac’ın
felsefe sis-lemİne duyumculuk denilir. Bilgilerimizin bü­tününün duyumlara
dayandığını ve öznenin her faaliyetinin duyumun değişim ve dönüşü-

me uğramasının ya da
uğratılmasının bir sonu­cu olduğunu ileri süren felsefi sistem duyum­culuk
olarak tanımlanır. Rönesansta italyan Bernardino Tclcsio, hatla bir yönüyle
Giorda-no Bruno ve Tommaso Campanella felsefi ko­nuları duyumcu bir yaklaşımla
ele almaya ça­lışmışlardır. Campanclla’nm Duyularla Kanıt­lanmış Felsefe (1591)
adlı eseri Telcsio’nun duyumcu düşüncesinin etkisini taşır. Daha sonraları
İngiliz filozoflanııdan Berkeley ile Hume da bu anlayışın önemli temsilcileri
ola­caklardır.

İlk bakışta, daha önce
duyularda olmayan hiçbir şeyin zihinde bulunmayacağını söyle­yen Locke da bir
duyumcu gibi görünür. Fa­kat bu düşünür, duyumu ancak dış şeyler için kabul
etmekte, İç olgular için “düşünme” İlke­sini koymaktadır. Şu halde
duyumculuk İle Locke deneyciliğini birbirinden ayırmak gere­kir.

Duyumculuğu felsefi
bir akım şeklinde orta­ya koyan her ne kadar Condillac ise de, ilk çağ
felsefesinde de genci çizgileriyle Epikürcüler, Yeni Çağda Hobbes, Berkeley ve
Humc gibi filozofların da duyumculuğu savunduğu unu­tulmamalıdır. Genel olarak
bu akımda her tür­den kendiliğinden davranışın ya da hareketin, özetle ruhun
özgürve iradi hareketinin redde­dildiği görülmekledir. Condillac’ın ünlü hey­kel
örneği bunu çarpıcı bir şekilde açLklar. Gerçekten Condillac’ın heykeli dahili
hiçbir güdüye dayanarak davranışta bulunmaz. Sade­ce dıştan gelen etkilerve
uyarılar heykeli hare-kctegeçirebilir. İşte insanın iç dünyası, düşün­mesi,
yargısı, akıl yürütmesi, kısacası iç davra­nışları dış etki ve uyarılarla, yani
sürekli duyu­ların değişimiyle açıklanır. Bu açıdan duyum­culuk maddeci bir
deneyciliğe ulaşır. Ne var-ki. deneycilikten de bîr noktada ayrılır. Deney­cilikte
bilginin temel ve biricik kaynağı dış de­neylerdir, buna karşılık duyumculuk
bilginin kaynağını salt duyularda arar.

13u anlamda
bakıldığında tanıksız ve tam an­lamıyla bir duyumculuk düşüncesiyle
Condİl-lac’ta karşılaşırız. Bu filozof duyumla düşünce­yi birleştirir ve
üstelik düşünmeyi duyumun bir ürünü sayar. Ustalıklı kanılıyla o, içeriden
organize edilmiş olan ve bizim gibi yaşayan, fa­kat mermerden kabuğu
dolayısıyle duyum ala­mayan bir heykel düşünür. Bu heykelin zihni ve manevi
hayata kavuşabilmesi, bu kabuğun çeşitli parçalarının kaldırılmasıyla mümkün
olacaktır.

Önce koku organlarını
örten mermer kaldı­rılmıştır. Bu andan başlayarak heykelin yalnız­ca koku alma
Özelliği vardır ve henüz koku­dan başka bırşey algılayamaz. Ona bir gül gös­teriliyor
ve bu uyarımdan onda bir koku duyu­mu doğuyor. Artık bize göre o, bir gül kokla­yan
bir heykeldir; fakat kendisine göre bu, yal­nızca bir çiçeğin kokusundan
ibarettir. Bu uya­rıcı ve bundan doğan duyum, heykelimizin şimdiye kadar
aldığı, ona çağıran tek şey oldu­ğundan, bu biricik ve tek duyum, dikkat olu­yor.

üülü çektiğimizde,
heykelde, algılanan ko­kunun bir izi ve adeta yankısı kalacaktır. Bu iz, bu
yankı, hafızadır.

Ona bir menekşe, bir
karanfil, ya da daha başka çiçekler koklatıyoruz. İlk gösterilen gül kokusu
onun için Koş olan veya olmayan bir koku değil, yalnızca bir kokuydu. Çünkü
onun­la karşılaştıracağı bir başka uyarıcı veya du­yum yoktu. Şimdi ise
haftza’nm sakladığı şey­lerle bunları karşılaştırabiliyor ve aldığı kimi
kokulardan hoşlanıyor, kimilerinden de hoş­lanmıyor. Hoşlandıklarına karşı
sempati, sev­gi ve umul, hoşlanmadıklarına karşı ise nef­ret, kin ve korku
duyuyor.

Karşılaştırmadan, yani
birden fazla duyum­dan, yargı, düşünme, akıl yürütme, soyutlama gibi şeyler
doğar ki, bunları tek kelime İle ze­ka diye adlandırabiliriz.

Condillac’ın tekbir
duyumla, koku duyumuy-la kanıtladığı bu İspatı, beş duyudan herhangi birini
kullanarak da yapabiliriz. Böylece kokla­ma, dokunma, ladnıa, duyma ve görme
duyu­ları heykelin algıladığı duyumları zenginleşti­recek, algı, duyum ve bilgi
konusu oldukça canlılık ve karmaşıklık kazanacaktır.

Condİllac’ta ve
dolayısıyle duyumculukta en önemli duyu olarak dokunma duyusunu bulu­yoruz.
Çünkü, heykel deneyini yeniden düşü­nürsek, ne koku duygusunun, ne tad alma, ne
duyma ve ne de bizzat görmenin heykele vere­meyecekleri esaslı bir düşünce
vardır; Obje, ya da ılış dünya düşüncesi. Renklerde, sesler, ko­kular ve tadlar
gibi, onun için henüz duyumlar­dan, kendine özgü hallerden ibarettir ve hİç-bir
şey bunları dış objelere bağlamaya onu sev-ketmez. Ancak kendi kendisinde
bulunan du­yumlara, dış ve kendinden farklı nedenler iza­fe edebilmesi için ona
bütün duyumların en önemlisini vermemiz gerekir: Dokunma duy­gusu. Yer kaplama,
şekil, katılık ve cisim dü­şüncelerini vererek bize objektif dünyayı gös­teren,
duyum, ancak dokunmadır. Bizzat gör­me, bize bunları telkin etmekte oldukça
yete­neksizdir. Nitekim anadan doğma bir körün, ameliyatla gözleri açıldıktan
sonra bir zarla bir yuvarlağı, birküpie bir küreyi ayıramadığı; lakın ancak
dokunduktan sonra bunu başardı­ğı görülmüştür. Öyleyse diğer duyularımızla
algıladığımız uyarıcıları, renkleri, sesleri, tad-ları, kokuları ancak
dokunduktan sonra dışı­mızda bulunan objelere atfedebiliyoruz. Şu halde dokunma
en yüksek duyu ve adeta di­ğer duyuların cğiticİsidir. Göze, renkleri doğa­da
dağılmayı öğreten odur.

Duyumculuk nesnel ve
öznel olmak üzere iki türe ayrılmaktadır. Nesnel duyumculukta bilginin
kendisinden önce konuları araştırılır. Buna göre biz sadece maddeyi tanır ve
kavra­yabiliriz. Bu anlayış sonuçta maddeciliğe ula­şır. Sübjektif ya da
psikolojik duyumculuk, İra­de, zeka »İbi yetileri duyular ve duyuların
deği-şimleriyle tanımlayıp açıklamaya çalışır.

Kısacası bilginin
kaynağı konusunda olduğu gibi değeri konusunda da duyumları temel olan
duyumculuk ahlak alanında da duyumla­rı esas kabul eder. Tıpkı hazcıların ve
Epikür-cülerin duyuların, dolayısıyla zevklerin ya da nazların doyurulması
nasıl ahlaki bakımdan iyinin tek ölçüsü kabul ediliyor idiyse, duyum­culukla da
aynı anlayış sözkonusudur. Zaten hazcılar ile Epikürcüleri duyumculukla ortak
kılan bu tulumları olmalıdır. Ayrıca estetik ba­kımdan da güzel, hoş olan veya
haz veren şey­le, yani duyguyla Özdeş kılınmaktadır.

Yüksel KANAR

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here