DUA

186

 

DUA

 

Allah’a ya da
insan-üstü güçlere onu (veya onları) anma ve yalvarma, yalvararak O’ndan

birşey isteme anlamını
taşır. Sözle gerçekleşti­rilen bu eylemin diğer ibadetlerden farkı, bİ-çinı ve
törenden oldukça soyutlanmış olması­dır. Hatla, Özel yerlerde ve özel manalarda
gerçekleştirilen kimi özel dualar bir yana bıra­kılacak olursa, dua genelde ve
geniş anlamda hiç bir törene bağlı bulunmayun, şekil şartla­rından bütünüyle sıyrılmış,
zaman ve mekan bakımından süreklilik gösteren, kulun yaratıcı-sıyla sürekli bir
biçimde iletişimde olduğu bir ibadet olarak da tanımlanabilir. Bu tanım, di­ğer
ibadetler içinde yer alan duaların bu özelli­ğini ortadan kaldırmaz. Şu var ki,
diğer ibadet­lerin içinde de, dua, ağırlıklı bir yer tutar ve Hz. Muhammed
(s.)’in ifadesiyle dua ibade­tin özüdür.

İnsan son tahlilde
aciz bir varlıktır. Teknolo­ji ne kadar gelişirse gelişsin, hiç bir zaman İn­sanı
bir çok noktada aciz bir yaratık olmaktan çıkaramayacaktır. Bu durumda, insan
çok za­man kendi üstünde gücü yeter bir varlık arar; aranan öyle bir varlıktır
ki, insanın gücü yet­mediği her şeye gücü yetsin ve iradesi dışında­ki her şey
ona tabi olsun. Bazı İnsanlar, bir ta­kım nedenlerle ‘kahramanlar’ı,
olağanüstülük­leri görülen kişileri, peygamberleri ve daha başka büyük zatları
bir takım beşeri nazları ve tutkuları, cinleri ya da melekleri veya kamu
vicdanını temsil eden ortak bir takım değerle­ri ‘putlaştırıp’, sonuçla onları
‘ilah’ diye ‘çağı­rırlar’ ve güçsüzlüklerini onlara açarlar. Bu şe­kilde, ilah
olmayanlara ilah demek onları ilah olarak çağırmak da ‘dua’dır. Müşrikler, İlah
adını verdiklerine yalvarırlar, onları ilah diye yardıma çağırırlar,
kendilerinden yardım dile­nirler ve çeşitli isteklerde bulunurlardı.

İlahi çağırma ve ona
yalvarma hiçbir zaman sıradan  bir
çağırma  değildir; dua,  acizden

muktedire, küçükten
büyüğe bir rica, bir İçten­lik, saygı ve boyun bükme gibi uygun bir biçim
gerektirir. Aciz ve her şeyinde yaratıcısına ve Rabbinc muhtaçkula, düşen
duadır; buna kar­şılık, Rabbe yaraşan ise kabul ve duaya karşı­lık vermektir.

Kur’an’da dua, çeşitli
yerlerde üçe ayrı işle­viyle anılır: Tapınma, yardıma çağırma ve is­tekte
bulunma. Dua üzerinde duranlar onu içerik bakımından da üçe ayırmışlardır. Yüce
Allah’ın adlarını ve sıfatlarını belirtilecek olan isteğe uygun bir biçimde
sıralayarak dua; kişinin kendi aczini, güçsüzlüğünü, sıkıntıları­nı ve İçinde
bulunduğu zorlukları dile getirme­si yoluyla yapılan dua; ihtiyaç ve işleklerin
top­luca sözkonusu edildiği dua. En makbul dua­nın bu üç durumu da içeren dua
olduğu kabul edilir.

islam’da ‘özel’
diyebileceğimiz dualar da var­dır. Bunlardan bir bölümü namaz İçinde yer alır.
Aynı şekilde günlük hayatın çeşitli safla­rında (örneğin yalarken, bir işe
başlarken, bir İşi bitirirken, abdest alırken okunanlar gibi) okunması gereken
çeşitli dualar so7.konu.su-dur. Buradan hareketle duanın insan hayatı­nın
tümünü kapsayan bir istek ve yakarış oldu­ğunu görmekleyiz.

Duada dua eden kişi,
kendi sesini dinleyen, derdine derman olabilecek ve kendisine mer­hametli olan,
her şeye gücü yeten bir kud-ret’in varlığını yakinen hisseder. Beşeri düze­yin
üzerine yükselir ve Rabbiyle aracısız ola­rak irtibat kurar, bir ferahlık ve
genişlik duyar ve dünya kadar ağır bir yükü üzerinden alıp hamd ve şükürde
bulunur.

Dua kulluğun ve halis
bir İmanın neticesidir. Dua eden insan, Allah’ın bütün kaİnala hük­meden, en
gizli şeyleri bile bilen, herşeyi işi­ten, bilen ve merhameti bol bir Rab
olduğuna candan inanmıştır. Bu bakımdan, insan mutla­ka zor durumlarında değil,
her zaman dua içinde olmalı ve dua etmesinin bile duanın ka­bulü olduğunu
bilmelidir.

Duada önemli olan,
durumun gereği değil, kulun ihtiyacı ve işlemesidir. Olaya bu açıdan
bakıldığında duayı şartlara bağlamanın pek doğru olmadığı sonucuna varırız
çünkü dua

kadere imanın gereği
ve sürekli bir göstergesi­dir.

Ali ÜNAL – Zübeyİr
YETİK