Drağman Camii/Külliyesi Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

32

Drağman Külliyesi. İstanbul Fatih’te günümüzde Draman olarak anılan semtte XVI. yüzyıla ait küçük bir külliye.

Cami, tekke, sıbyan mektebi ve dârül-kurrâdan ibaret külliyenin çekirdeğini meydana getiren çami-tekke, 948 (1541-42) yılında “drağman” veya “dragoman” denilen saray tercümanlarından Yûnus Bey tarafından tesis edilmiştir. Baninin aynı yerde daha önce yaptırdığı sıbyan mektebi İle küçük bir külliye teşkil eden bu kuruluşun çami-tevhidhâne ve der­viş hücrelerinden oluştuğu anlaşılmakta­dır. Yûnus Bey’in kardeşi Mustafa Ağa1-nın, tasarımı Mimar Sinan’a ait olan bu yapı topluluğunun yanına bir dârülkur-râ yaptırması, bu arada bunlara bir de harem binasının eklenmesi ve tekkenin ilk postnişini Bosnalı Şeyh Abdülmü’min Efendi’nin aynı yüzyılın üçüncü çeyre­ği içinde müstakil bir tevhidhâne inşa ettirmesi sonucunda külliyenin mimari programı biraz daha genişlemiştir. Baş­langıçta hem cami hem tevhidhâne ola­rak faaliyet gösterdiği anlaşılan ilk bi­na bu tarihten sonra yalnız cami görevi yapmış olmalıdır.

Drağman Külliyesinin zaman içinde geçirmiş olduğu onarım, değişiklik ve yenilenmeler arasında şunlar kayda de­ğer: 1729’daki Balat yangınında hasar gören tekke ertesi yıl III. Ahmed tara­fından yenilenmiş ve bu tarihten sonra o günlerdeki postnişini îsâzâde Şeyh Meh-med Salih Sahvî’nin lakabından dolayı îsâzâde Tekkesi adıyla da anılmaya baş­lamıştır. 1764’te III. Mustafa tekkeyi ye­niden inşa ettirirken cami ve haremi ona­rımdan geçirtmiş, bu arada îsâzâde’nin kabri üzerine bir ahşap türbe yaptırmıştır. Cami ile sıbyan mektebinin Sul­tan Abdülaziz tarafından da 1873te ta­mir ettirildiği bilinmektedir. 1914’te yı­kılacak halde bulunduğu gerekçesiyle caminin çatısıyla son cemaat yeri yıktı­rılmış ve son cemaat yeri, pencere nis-betleri aslına uygun düşmeyecek bir bi­çimde yeniden yapılmıştır. 1925’te tek­kelerin kapatılmasından sonra cami kul­lanılmaya devam etmiş, sıbyan mektebi de bir ara spor kulübü binası olmuştur. Külliye arsasının kuzeybatı köşesinde yer aldığı bilinen harem binası, caminin batı yönünde bulunduğu anlaşılan diğer tekke bölümleri, hazîre içindeki ahşap Tşâzâde Türbesi ve kaynaklarda cümle kapısının önündeki merdivenlerden inil­diğinde karşıya gelen köşede bulunduğu bildirilen dârülkurrâ ise tamamen orta­dan kalkmıştır. 1970’li yıllarda cami ile Kur’an kursu olarak kullanılmaya başla­yan sıbyan mektebinin giriş (kuzey) yön­lerine mimari hüviyetlerine tamamen ya­bancı birtakım ilâveler yapılmış, ayrıca cami son yıllarda kurulan bir derneğin ön ayak olmasıyla Vakıflar Genei Müdür­lüğü tarafından önemli ölçüde değiştiri­lerek ihya edilmiş, bu arada harimin ah­şap çatısının yerine kagir bir kubbe ya­pılırken son cemaat yeri de mermer sü­tunlara oturtulan sivri kemerlerin taşı­dığı kubbelerle donatılmıştır.

Külliyenin cümle kapısı, doğuda Dra­man caddesi boyunca uzanan cami, tek­ke, sıbyan mektebi ve hazîrenin bulun­duğu platformun istinat duvarı üzerinde yer almaktadır. İki kollu bir merdivenle ulaşılan basık kemerli kapının dış yüzün­de cami – tekkenin inşa tarihini (948/ 1541-42) veren, Farsça manzum metni Şeyhülislâm Ebüssuüd Efendi’ye ait ta’-lik bir kitabe, iç yüzünde yine talik hat­la yazılmış Osmanlıca manzum metni Sâhib mahlastı bir şaire ait olan III. Ah-med’in 1142 (1729-30) tarihli yenileme kitabesi, avlunun kuzeyindeki Tercüman Yûnus sokağına açılan tâli girişin üzerin­de de aynı yenileme sırasında tevhidhâ-ne kapısına konulduğu ve daha sonraki onarımda (1764-1765) buraya nakledil­diği bilinen, sülüs hattını bizzat III. Ahmed’in yazdığı diğer bir Osmanlıca man­zum kitabe bulunmaktadır.

Cami, enine gelişen dikdörtgen planlı bir harim ile kuzeyindeki kapalı son ce­maat yerinden ve harimin kuzeybatı kö­şesinde yükselen minareden meydana gelmiştir. Epeyce onarım ve değişim ge­çirmesine rağmen özgün tasarımını ya­kın zamana kadar büyük ölçüde koru­yabilen yapıda son cemaat yerinin aslın­da ahşap direkli bir sundurma biçimin­de tasarlanmış olduğu tahmin edilebi­lir. Kuzey cephesinin ekseninde yer alan taçkapı niteliğindeki harim girişinin ba­sık kemeriyle mukarnaslı kavsarası ara­sına, ilk inşa tarihini veren Kudsî mah-laslı bir şaire ait sülüs hatlı manzum bir kitabe yerleştirilmiştir. Harimi sınırla­yan ve kısmen moloz, kısmen de kesme taşla örülmüş olan duvarlara, düşey ko­numda ikili gruplar halinde tasarlanmış dörder pencere açılmıştır. Bu pencere­lerin sonradan değişime uğradığı, muh­temelen Sultan Abdülaziz onarımında, alt sırada bulunanlarda üst söve başlık­larının iptal edilerek tuğladan örülmüş özgün sivri kemerlerin içine ampir üslû­buna bağlanan sepet kulpu kemerlerin oturtulduğu, aslında sivri kemerli olma­sı gereken tepe pencerelerinin de III. Mustafa onarımı sırasında yuvarlak ke­merlerle donatıldığı görülmektedir. Ha­rim duvarlarında muhtelif nişler, son ce­maat yerinde de taçkapıya göre simet­rik iki mihrabiye bulunmaktadır.

Harimin kuzey duvarı boyunca alttaki erkeklere, üstteki kadınlara ait olmak üzere iki katlı mahfil uzanmakta ve am­pir üslûbunda çubuklu kabartmalarla süslenmiş kare kesitli ahşap dikmeler, bu bölümün Sultan Abdülaziz onarımı sırasında yenilendiğini göstermektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü restorasyo­nuna kadar kiremit kaplı bir ahşap çatı ile örtülü olan harimin ahşap tavanının ortasında bir zamanlar ahşap veya bağ­dadî bir kubbenin yer aldığı tahmin edi­lebilir. İç mekânda, pencere açıklıklarını kuşatan klasik üslûptaki kalem işleri dı­şında önemli bir süsleme unsuru bulun­mamaktadır. 111. Mustafa devrinin barok üslûp özelliklerini gösteren basit mihrapla sıradan işçilikli ahşap minber de bezemesizdir. Bütün klasik devir yapıla­rında olduğu gibi cepheler son derece sade tutulmuş, süsleme olarak yalnız ya­pının güneybatı köşesindeki pahı taçlan­dıran mukarnaslarla yetinilmistir. Mina­re kare kesitli kaidesi, üçgen yüzeyler­den oluşan pabuç kısmı, çokgen gövde­si, mukarnaslı müşebbek korkuluklu şe­refesi, çokgen peteği ve kurşun Kaplı ko­nik ahşap külahı ile ilk inşa dönemine ait olduğunu hemen belli etmektedir.

Sıbyan mektebi kare planlı, kübik ha­cimli, içeriden pandantiflerle, dışarıdan sekizgen kasnakla donatılmış bir kub­benin örttüğü tek bir birimden ibaret­tir. 1970’lerde yapılan restorasyon sıra­sında gerek iç bünyesi gerekse giriş cep­hesi büyük ölçüde değişikliğe uğramış­tır. Düzgün kesme taş işçiliğine sahip du­varlarında caminin cephelerinde görülen tertipte dörder pencere bulunan bina­nın, ilk yapıldığı yıllarda giriş cephesin­den ahşap bir sundurma ile donatılmış olduğu tahmin edilmektedir. Cami İle sıbyan mektebi arasında yer alan hazî-rede baninin ve tekke şeyhleriyle men­suplarının kabirleri bulunmaktadır.

Drağman Tekkesi, tesis edilmesinden kapatılışına kadar Halvetiyye tarikatına bağlı bir zaviye olarak faaliyet göster­miştir. İlk postnişini Bosnalı Şeyh Abdülımü’min Efendi’nin (ö. 1004/1595-96), Muslihiyye kolunun pîri Nûreddinzâde Şeyh Mustafa Muslihiddin Efendi’nin (o 981/1573-74) halifelerinden olması tek­kenin başlangıçta bu kola bağlı bulun­duğunu ortaya koymaktadır. XVII. yüz­yılın ortalarında Nûriyye koluna intikal eden tekke, XIX. yüzyılın ilk çeyreğin­den itibaren Sünbüliyye koluna bağlan­mıştır. Bosnalı Şeyh Abdülmü’min Efen­di’nin halefi olan ve Ayasofya’daki vaiz­liğinin yanı sıra Ordu-yı Hümâyun şeyhi sıfatı ile 1592’de Eğri seferine katılan

Tefsîrî Şeyh Hafız Ömer Fânî Efendi (ö. 1034/1624-25), Türk tasavvuf mûsikisi tarihinde önemli bir yeri olan bestekâr, zâkirbaşı ve şair, beşinci postnişin Şeyh Nefesanbarı Osman Efendi (ö. 1684), Sün­büliyye Âsitânesi’ne (Koca Mustafa Pa­şa veya Sünbül Efendi Tekkesi) mahsus önemli bir görev olan pîşkademliği de yürüten on beşinci postnişin Şeyh Abdül-halim Efendi ile (ö. 1837) halefi Şeyh Ha­fız Hüseyin Efendi (ö. 1851) tekkenin me­şihatında bulunan kişilerin başlıcalarıdır.

Diyanet İslam Ansiklopedisi