Defterdar Camii ve Türbesi Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

26

Defterdar Camii ve Türbesi. İstanbul Eyüp’te XVI. yüzyılda yapılan cami ve türbe.

Halic’in İstanbul surları dışında kalan kıyısında Eyüp yolu kenarında bulunan cami. Kanunî Sultan Süleyman devrinde 944-949 (1537-1542) ve 951-953 (1544-1546) yılları arasında olmak üzere top­lam yedi yıl kadar başdefterdarlık yapan Nazlı Mahmud Çelebi tarafından yaptı­rılmıştır. Mahmud Çelebi (Efendi), aynı zamanda ünlü hattat Şeyh Hamdullah’ın yanında yetişerek ondan icazet almış bir hattattır. Yaptırdığı caminin son cema­at yerinden harime açılan cümle kapısı kemeri üzerindeki üç beyitlik Arapça manzum tarih bizzat onun hattıytadır. Caminin inşa tarihi 948’dir (1541-42). Avlunun deniz tarafındaki kapısı üstün­de bulunan Farsça bir tarih beyti 947 (1540-41) yılını verir. Hadîkatü’l-cevâ-mi’üe bildirildiğine göre caminin avlu­sunda ahşap bir medrese ile kara tara­fında fevkanî bir taş mektep vardı. Evli­ya Çelebi burayı “Defterdar İskelesi ke­narında kâr-ı kadîm bir küçük cami” olarak tarif eder. “Kâr-ı kadîm bir alçak minaresi dahi vardır” dedikten sonra av­lunun deniz tarafında bulunan kapısı üs­tündeki Farsça tarih manzumesinin bir beytini verir.

Banisi aynı zamanda hattat olduğu için caminin minare alemi bir hokkanın içindeki kalem şeklinde yapılmış, fakat zamanla kalem düşüp kaybolmuş ve 12 Zilhicce 1179[295] zelzelesin­de harap olan cami tamir edilirken ka­lem de yeniden yerine konulmuştur. An­cak daha sonra 1940’lı yıllarda kalem tekrar düştüğü gibi 1970’li yıllarda hokka da yok olmuştur. Caminin yanındaki ahşap medrese önce mütevellisi tara­fından bekâr odaları haline getirilmiş, fevkanî taş mektep de yıktırılarak de­niz tarafındaki kapı üstüne ahşap bir sıbyan mektebi yapılmışsa da günümüz­de bunlardan hiçbir iz kalmamıştır.

Bazı yayınlarda bu caminin Mimar Si­nan’ın eseri olduğu belirtilirse de onun eserlerini sayan tezkirelerde Defterdar Mahmud Çelebi Camii adına rastlanma­maktadır. Aptullah Kuran da Sinan hak­kındaki kitabına bu camiyi almamıştır. Ayrıca yapı bir XVI. yüzyıl binası olmak­la beraber ilk mimarisini günümüze ka­dar koruya mamıştır.

Defterdar Camii’nin etrafını çeviren pencereli avlu duvarından yalnız cadde üzerindeki kısmı kalmış olup avlu içine de tecavüz edilerek herhalde medrese­nin özel mülkiyete geçmesiyle yerine ev­ler yapılmıştır. Muntazam kesme taştan inşa edilmiş bir yapı olan cami dikdört­gen bir plana sahip olup evvelce önün­de mermer sütunlara dayanan kagir bir son cemaat yeri olduğu anlaşılmakta­dır. Fakat sonralan (belki 1766 zelzele­sinde) yıkılan bu revakın yerine ahşap bir son cemaat yeri yapılmış, sütunlar ise duvarın içinde kalmıştır.

Tahsin Öz’ün kitabında yanlış olarak kubbeli olduğu yazılan caminin harimi dikdörtgen planlı olduğundan evvelce üstünün kubbe ile örtülü olabileceğine ihtimal verilemez. Ancak kiremit kaplı ahşap çatı içinde Takkeci Camii’nde ol­duğu gibi belki yine ahşaptan bir kub­be vardı. Evliya Çelebi de bu camiyi ta­rif ederken “kâr-ı kadîm” demek sure­tiyle onun kubbeli olmadığını daha XVII. yüzyılda belirtmiştir. Günümüzde (1993) caminin içinde herhangi bir sanat de­ğerine sahip bir unsur göze çarpmadığı gibi minber ve mihrabı da yağlı boya ile boyanmıştır.

Türbe. Caminin hazîresinde pek çok mezar taşı arasında son derece ilgi çe­kici bir mimariye sahip, banisi Defter­dar Mahmud Çelebi’nin türbesi bulun­maktadır. Kare planlı bir açık türbe olan bu küçük yapı, baklavalı başlıklı dört mermer sütuna oturan dört sivri kemer­den ibarettir. Muntazam işlenmiş taş­lardan olan kemer ve üst duvarların üze­rinde sekiz köşeli sağır bir kasnağa otu­ran bir kubbe vardır. Dört esas kemer yarım yuvarlak dilimler halinde işlenmiş­tir. Sütunların aralarında 0,80 m. yük­sekliğinde mermerden korkuluk levha­ları konulmuştur. Bunların dış yüzleri şebeke motifine göre alçak kabartma olarak işlenmiştir. Türbenin içine girişi sağlayan kapı ise zengin surette işlen­miş bir taçla süslenmiş mermer çerçe­veden ibarettir. Kapının yay kemeriyle üstteki taç arasında mermere “Lâ ilahe illallâhü’l-melikü’l-hakku’l-mübîn Mu-hammedün Resûlullah sâdıku’l-va’di’l-emîn” ibaresi işlenmiştir. Son derece za­rif olan bu korkuluk büyük ölçüde tah­ribe uğramıştır. Türbenin içinde Mah­mud Çelebi’nin sandukası üstündeki baş şâhidesi yok edilmiş, yalnız ayak şâhi-desi kalmıştır. Bunun üzerinde de 953 (1546) yılında vefat eden Defterdar Mah­mud Çelebi’nin adını veren basit bir ki­tabe vardır. Bu türbe İstanbul’da yine XVI. yüzyılda yapılan Eyüp’te Ayaş Paşa’-nın Şehzadebaşı’nda Fatma Sultan’in ve­ya Mehmed Bey’inki gibi benzeri diğer açık türbelere nazaran çok daha süslü ve zariftir.

Caminin cadde üzerindeki duvarında kapının yanında aynı tarihlere ait oldu­ğu anlaşılan bir de çeşme vardır. Ayvan-sarâyfnin iki eserinde de kopyası bulu­nan üç beyitlik manzum kitabesine gö­re 950’de (1543-44) yapılmıştır. Klasik üslûpta, kesme taştan sivri kemerli olan bu çeşme İstanbul’un günümüze kadar gelebilmiş kitâbeli en eski çeşmelerin-dendir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi