Danişmend Nedir, Ne Demektir, Anlamı, Özellikleri

Dânişmend. Genellikle icazet alma seviyesine gelmiş, medresede oda sahibi talebeler için kullanılan terim.

“Bilgili, ilim sahibi” anlamına gelen Farsça bir kelime (dâniş-mend) olup baş­ta Sahn-ı Semân (Fâtih) ve Süleymaniye medreseleri olmak üzere büyük medreselerin özellikle icazet alma seviyesine gelmiş talebelerine bu isim verilirdi. Bun­lar medresede oda sahibi idiler ve malî durumu iyi olanların, hizmetlerini görmek üzere yanlarına çömez alma yetkileri de vardı. Fâtih Külliyesi’ne ait muhase­be defterinde dânişmend yerine “tale­be” kelimesinin yer alması, bu iki kelime­nin o dönemlerde eş anlamlı olarak kul­lanıldığını göstermektedir. Ayrıca med­rese talebeleri dışında, bazı kaynaklar­da kadılık, müderrislik mesleğinde bu­lunan ilim erbabı da dânişmend sıfatıy­la anılmıştır.

Dânişmendlerin statüleri, genellikle okudukları medreseleri de içine alan vak­fiyelerde belirlenmiştir. Fâtih vakfiyesi­ne göre Sahn-ı Semân medreselerinin her birinde on beş dânişmend bulunuyor ve kendilerine 2’şer akçe yevmiye ile ima­retten ekmek ve çorba veriliyordu. Aynı şekilde Süleymaniye vakfiyesinde, her medresede derslerinde başarılı on beş öğrencinin dânişmend olması ve bunla­ra vakıftan 2’şer akçe yevmiye öden­mesi şart koşulmuştu. Tıp Medresesi’nde ise tıp tahsili için kabiliyeti olan sekiz dânişmendin okuması öngörülmüştü. Dânişmendlere orta öğretim seviyesindeki talebelere ders verme yetkisi de tanın­mıştı. Böylece kendileri bir taraftan mü­derrislerden ders alırken bir taraftan da ders vermek suretiyle öğretim kabi­liyetlerini geliştirmiş oluyorlardı.

Dânişmendlikle ilgili olarak zaman za­man bazı önemli problemlerin ortaya çık­ması, nizamının korunması amacıyla bir­takım düzenlemelere gidilmesine yol aç­mıştır. Konu ile ilgili bazı ferman ve kay­naklardan anlaşıldığına göre biri icazet öncesi, diğeri İcazet sonrası olmak üze­re iki önemli problem baş göstermiştir. Tahsil döneminde bazı bilgisiz kişiler hi­maye veya rüşvet yoluyla, ulemâ çocuk­ları da aileden sahip oldukları imtiyaz­larla medresede dânişmend olarak ica­zet seviyesine kadar geliyorlardı. Bu du­rum hâmisi bulunmayan çalışkan tale­benin şevkini kırdığı gibi resmî makam­lara şikâyetlerine de yol açıyordu. Bu sebeple dânişmendlik nizamının korun­ması için hemen her dönemde kanun mahiyetinde fermanlar çıkarılmıştır. Ni­tekim III. Murad’ın İstanbul kadısına gön­derdiği 29 Şevval 983 ta­rihli fermanda, birçok kimsenin hak et­mediği halde dânişmendlik seviyesine ulaştığı, bunun kanun-ı kadîm’e aykı­rı olduğu ve ilmiye mesleğinde karışıklı­ğa yol açtığı belirtilmiştir. Aynı ferman­da, medrese talebelerinin bir medrese­yi bitirmeden bir üst seviyedeki medresenin müderrisine çeşitli aracılarla gidip kısa zamanda hak etmeden yükselmesi hususundaki şikâyetlere de yer verilmiş ve bu konudaki usul yeniden tesbit edil­miştir. Buna göre bir talebe, medrese­de uç yıl eksiksiz ilim tahsiliyle uğraştı­ğı sabit olmadıkça dânişmendliğe kabul edilmemelidir, Dânişmendliğe aday olan talebelerin “hâşiye-i tecrîd”. “miftâh”, “kırklı”, “hâriç elli”, “mûsıle-i Sahn” de­recelerindeki medreselerde belirlenen sürelerde okumadan bir yükseğine ka­bul edilmeleri halinde bunlar medrese­den atılacak ve gerekirse İstanbul dışına sürülecek, onları kabul eden müderris­ler ise görevden alınmak suretiyle ceza­landırılacaktır. Ancak daha sonra da bu­na benzer fermanlara rastlanması, dâ-nişmendliğin statüsü ile ilgili problem­lerin sürdüğünü göstermektedir.

Medreseden icazet alan dânişmend­lerin başlıca meselesi ise müderrisliğe tayin edilebilmek için tanınmış bir âlimin kontenjanından “mülâzım” olma­larıdır. Özellikle XVI. yüzyıldan itibaren medrese mezunu dânişmendlerin çoğal­ması ve ulemâ çocuklarına liyakata ba­kılmaksızın öncelik tanınması büyük hu­zursuzluk doğurmuştu. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman döneminde bu konuyu topluca padişaha arzeden dânişmendler bunun bir nizama bağlanmasını istemiş­lerdi. Kanunî de bu işi devrin Rumeli Ka­zaskeri Ebüssuûd Efendi’ye havale et­miş ve onun yaptığı düzenlemeler uzun süre uygulanmıştı.

Dânişmendler içinden temayüz eden­lerin bürokraside görev yapmaları da mümkündü. Nitekim Celâlzâde Mustafa Celebi henüz Sahn-ı Semân’da dânişmend iken Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’nın dikkatini çekerek onun divan kâtibi ol­muştu. Osmanlı toplumunda reayadan bir kimse medrese tahsili görerek dâ­nişmend olunca reâyâ olmaktan kurtu­lup imtiyazlı bir sınıf olan askerî zümre­ye girer, ancak ailesi reâyâ olarak kalır­dı.

XIX. yüzyılda medresede dânişmend olma ve yükselme usulü Cevdet Paşa ta­rafından etraflı olarak anlatılmıştır.

Diyanet İslam Ansiklopedisi