ÇEVRE

270

 

ÇEVRE

 

Herhangi bir yüzeyin
sınırlarını belirleyen sı­nır çizgisinin uzunluğu, bir alanın sınırları ve­ya
bir kimsenin etrafını kuşatan gibi anlamlan içeren çevre terimi, bir insanın
davranışlarına etkisi’bakımından düşünüldüğünde, o insanın içinde yaşadığı
ortam ve bu ortamın şartlarını ifade eder. Başka söyleyişle ortak çıkarları,
benzer etkinlik ve faaliyetleri paylaşan, aynı toplumsal konumlar içinde
birbiriyle ilişkili in­san topluluğu çevreyi oluşturmaktadır. Antro­poloji
açısından çevre “kültür çevresi (Kul-turkreis)” teriminin ortaya
atılmasına yol açtı. “Kültür çevresi” kavramı Alman Wİ!helm Sch-mİdt
tarafından 1. Dünya Savaşı sonlarında ileri sürüldü. Buna göre bir topluluğun
kültü­rünü başka topluluk kültürleriyle ilişkili ola­rak gelişen tabakalaşmiş
ve bağımlı hale geti­rilmiş özellikler bütünü şeklinde tanımlamak

mümkündür. Ancak bu
tanımın doğal sonucu olarak bir topluluğun kültürünün, ilişkide bu­lunduğu
öteki topluluk kültürüne hakim olma­sı kaçınılmazdır ki, sonuçta hakim kültürünya-yılmacı
ve emici nitelikte olması önlenemez. Aslında Avrupa, kültürünün hiç değilse XVIII.
yüzyıldan itibaren bu süreci izlediği, ni­telendirmeler ve dayanılan dinamikler
değiş­kenlik göstersede, söylenebilir.

Çevreyi çeşitli
yönleriyle açıklamaya çalışan ekoloji (çevrebilim), canlı varlıkların birbirle­riyle
ve bulundukları ortamla ilişkilerini ince­lemeyi kendisine konu edinirken,
doğal ola­rak kültürler arasındaki mahiyet ve nitelik farklarını geliştikleri
çevrenin fiziksel farkları­na bağlı olarak incelemeyi de öngörmektedir. Yani
canlılar ile onları çevreleyen canlı ve can­sız ortam arasındaki ilişkiler
açısından canlıla­rı birey, türdeş topluluklar ve karma topluluk­lar şeklinde
ele almayı amaçlayan ekoloji an­cak XX. yüzyılın sonlarına doğru ilgi odağı
olabilmiştir.

Alman Zoolog Ernst
Haeckel, hayvanların canlı ve cansız çevreleriyle ilişkilerini belirle­mek
amacıyla “oekolpgie” terimini kullanmış­tır Oikos Yunancada
“ev”, “barınak” demektir ki, böylece canlının yaşadığı
ortam nitelemesi yapılmak istenmiştir. Aslında benzer tutum ve anlayışların İlk
örneklerine antik Yunan fi­lozoflarının düşüncelerinde rastlamak müm­kündür.
Sofistlerin İnsanı pratik hayatıyla ta­nımlama çabalarında “tabii
olan” kavramına yer vermeleri bu bakımdan Önemli sayılmalı­dır.
Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos da canlı varlığın öteki canlılar ve
cansız çevreyle ilişkisini incelemeye yöneldiğini söyleyebiliriz. Stoacılar,
felsefelerine tabiatı merkez kavram olarak koymakla birlikte, insanın özgürlüğü­nü,
mutluluğunu ve-cjdemliliğinİ tabiattaki canlı ve cansız ortamla ilişkisine göre
anlam-, landırıp tanımlamaya özen göstermişlerdir. Ancak modern anlamıyla
ekolojinin temellen-dirilmesi hayvan ve bitki dünyasını inceleyen fizyologların
çalışmalarıyla mümkün* olmuş­tur. Sözgelimi Thomas Malthus’un ekonomik bağlamda
nüfus artışıyla dünyadaki besin kay­nakları arasındaki ilişkiye, birazda
kötümser açıdan bakması XIX. yüzyılda nüfus olgusuna dikkatleri çekecektir.

Çevre bir kişinin ya
da kişiler topluluğunun kendisine fiili ya da potansiyel olarak cevap verdiği
tüm harici kaynaklar ve faktörleri İçe­ren §ey şeklinde tanımlanabilir. Bir
çevre, her ne kadar aralarındaki sınırlar gözlemcinin te­orik tercihlerine göre
değişecekse de, fiziksel, toplumsal ve kültürel öğelere ayrılabilir.

Böylece örneğin eğer
bir insan araç ve aletle­ri kültürün unsurlan olarak ele alırsa, bunlar
kültürel çevrenin unsurları olacaklardır; fakat eğer kültür sembolik olarak
birbirinden haber­dar kalıpların -ki bunlar eylemi yönetirler-paylaşılmasıyla sınırlanırsa,
aletler fiziksel çev­renin unsuru olacaklardır. Bu bakımdan şuna da işaret
etmek gerekir ki, eğer teorik refe­rans çatısı gözlemcininkinden çok eylemde bu­lunan
kişinin bakış açısını ısrarla ele alıyorsa, çevrenin yeni bir boyutu, yani
kişilerin kendisi­ne karşı sorumlu oldukları deneysel olmayan alan ilave
edilmelidir.

Neyin harici olduğu
yolundaki karar aynı za­manda ele alınan teorik yaklaşıma da bağlıdır.
Toplumsal teorilerin pek çoğunda ‘Biz orga­nizmamızı kendimiz olarak, çevreyi
ise bizim dışımızda yatan bir şey olarak düşünürüz’, gi­bi ifadelere rastlanır.
Organizmadan ziyade benlik ya da ego kavramı üzerinde duran bu teorilerde
fiziksel organizma benlik İçin bir nesne ve giderek çevrenin bir parçası
olabilir. Benliğin kendisi bile, kendisine göre bir nes­ne olabilir ve giderek
çevrenin bir parçası ola­rak düşünülebilir.

Geçmişle fiziksel
çevre fikrini kullananların pek çoğu, toplumsal eylemi açıklayacak teorik bir
referans çatısı oluşturmak amacıyla onu katılımla özdeşleştirdiler. Bu tür
İnsanlar top­lumu çoğunlukla biyolojik bir sistem ya da her­hangi bir oranda
katılım ve çevrenin ctkileşi-miyle açıklanabildiği ya da açıklana madiği
normatif ve amaca-yönelmiş eylemler sistemi Şeklinde düşünmek eğilimindedirler.
Bu tür fi­kirler büyük güçlükler ortaya çıkartır. Ve son zamanlardaki
teoriciler kalıtım ve fiziksel çev­renin insan davranışını açıklamadığı ya da
nor­matif kültürün İçeriğini belirlemediğini iddia

etme eğilimindedirler.
Bu tür yazarlar fiziksel çevre fikrini terketmemekte ısrarlıdırlar.

Birey ya da tür
ekolojisi genel olarak deneye ve tümevarım yönetimine dayanmaktadır. Bi­rey
ekolojisi tek bir canimin çevresiyle ilişkisi­ni, tür ya da topluluk ekolojisi
ise türlerin bir­birleriyle ve tümünün belli bir çevredeki etkin­liğiyle ilişkilerini
İncelemekledir. Ekolojinin alt bölümlerine ayrılması çevrenin ya da yaşa­nılan
ortamın veya türlerin tiplerine bakılarak da yapılabilir.

Öte yandan bir canlı
olarak insanın tabiat, dolayısla çevre üzerindeki etkisi de önem
ar-zetmektedir. özellikle Sanayi Devriminin, uluslararası ekonomik ilişkilerin
yönlendirdi­ği işlemler ve araçlar İnsanın davranış ve anla­yışında doğayla
İlişkisini yoğun bir şekilde et­kilemektedir. Bu etki çoğunlukla yarardan çok
zarar verici boyutlarda ortaya çıkmakta­dır. Böylece toplum bilimlerinde,
“çevrecilik” kavramı uygarlık ve kültür gelişmelerinde ye­ni
görüşlerin ileri sürülmesine ortam hazırla­mıştır.

Gerçekten çevresel
belirleyicilerin, yani kül­türün oluşmasında doğal kaynaklar, iklim ve coğrafi
konum gibi etkenleri kapsayan maddi ortamın belirleyici olduğunu ileri sürenler
çık­mıştır ki, bu görüş “çevresel determinizm” ola­rak da
adlandırılır. Buna göre toplumsal ve kültürel gelişmenin açıklanmasında tarih
ve gelenek yanında toplumsal ve ekonomik et­kenlerle kültürel özellikler önemli
olamazlar. Sözgelimi bireyin suça itilmesinde sosyal çev­renin belirleyici
olduğunu ileri süren İtalyan Enrico Fcrri’nin, hatta Lombrozo’nun görüş­leri
burada anılabilir.

Buna karşılık başka
bir görüş (çevresel im­kân), doğal ortamın insanların arasından se­çim
yapabileceği çeşitli İmkanlar sunmaktan başka bir şeye yaramayacağını savunur.
Bunla­ra göre, sözkonusu seçimin oluşmasında çevre­nin etkin olmadığı
belirtilmelidir.

Şurası açık bir
gerçektir ki, kültürün oluşum ve etkilenmesinde .çevrenin kesin belirleyici
özellikte oluşu mutlak olarak savunulmaz. Fa­kat kültür olgusunun çevre konumu
da gözar-dı edilemez. Bununla birlikte kültür olgusunun ve etkinliğinin tanım
ve açıklanmasında çevreyle ilişkisi ve çevrenin bunlar üzerinde yani toplumsal,
ekonomik, kültürel gelenek­lerle etkileşimi, çevre kavramının oluşumun­da göz
önüne alınmak durumundadır. Dolayı­sıyla çevresel İmkân görüşünün ağırlık kazan­dığı
söylenmelidir.

(SBA)