Cahiliye Nedir, Ne Demektir, Kur’an’da ve Hadiste Cahiliye Anlamı, Hakkında Bilgi

Câhiliye, Özel olarak Araplar’ın islâm’dan önceki dinî ve sosyal hayat telakkilerini, genel olarak da kişilerin ve toplumların günah ve isyanlarını ifade eden bir terim.

Cehl kökünden türetilmiş olup eski sözlüklerde bu kelimeye ilmin zıddı ola­rak genellikle “bilgisizlik” anlamı verilir. Râgıb el-İsfahânî cehlin üç değişik anla­mından söz ederek “nefsin bilgiden yok­sun olması” şeklindeki ilk anlamın keli­menin asıl mânası olduğunu ifade eder. Diğer iki anlamı ise “bir konuda doğru olanın tersine inanma” ve “bir konuda yapılması gerekenin tersini yapma’dır. Câhiliye (câhiliyye) kelimesi şekil bakımından ism-i mensub veya yapma (mec’ui) mastardır. İsm-i mensub olarak “cahile ait, cahile özgü, cahilce” gibi mânalara gelen câhili ve bunun müennesi olan câhiliyye, sıfat tamlamaları İçinde kullanılır. Ancak İs­lâm’dan önceki dönemi ifade etmek üze­re Kur’an ve hadislerde, diğer İslâm li­teratüründe yaygın olarak kullanıldığı şekliyle câhiliyye, câhil kelimesine -iyyet ekinin ilâvesiyle elde edilen yapma bir masdardır. Bu durumda tek başına ve­ya isim tamlaması içinde kullanılabilir.

İslâmî dönemde ortaya çıkmış bir te­lim olan câhiliye, gerek Kur’ân-ı Kerîm’ide gerekse hadislerde Araplar’ın İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışla­rını İslâmî devirdekinden ayırt etmek için kullanılmıştır. Bu sebeple genellikle Araplar”ın İslâm’dan Önceki dönemine “Câhiliye” veya “Câhiliye çağı” {asrii’l-câ­hiliyye). o dönemde yaşayan şairlere de “Câhiliye şairleri” (şuarâü’l -câhiliyye) de­nilir.

Hz. Peygamberin ashabı câhiliye keli­mesiyle İslâm öncesini, yani milâdî 610 yılında vahyin inmeye başlamasından önce yaşadıkları devri kastediyorlardı. Onlar müslüman olduktan sonra bu de­virle ilgili hâtıralarını, inançlarını, tutum ve davranışlarını anlatırken veya Hz. Pey-gamber’e o dönemde yaptıkları işlerin İslâm’daki hükmünün ne olduğunu so­rarken çoğunlukla bu kelimeyi kullan­mışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Mekke devrinde nazil olan âyetlerde câhiliye kavramının kullanılmamış olmasına bakarak bu te­rimin o devirde henüz yerleşmemiş ol­duğu düşünülebilir. Buna karşılık Medi­ne döneminde inen dört âyette câhiliye kelimesi geçmektedir. Nüzul sırasına gö­re bu kelimenin İlk defa içinde geçtiği Âl-i İmrân sûresinin 154. âyetinde, bazı münafıkların Allah hakkındaki yanlış dü­şüncelerinin “Câhiliye zannfna benzedi­ği belirtilerek câhiliye kelimesi İslâm ön­cesini ifade eden bir kavram olarak kul­lanılmıştır. Nüzul sırasına göre câhiliye teriminin geçtiği ikinci âyette Hz. Peygamber’in hanımları, “İlk Câhiliye dev­rindeki kadınlar gibi açılıp saçılmayın”(Ahzâb 33/33) şeklinde ikaz edilirken yine İslâm öncesi döneme işaret edil­miştir. Üçüncü âyette “Câhiliye taassubu” (hamiyyetü’l-câhiliyye) üzerin­de durulmaktadır. Burada Hudeybiye Antlaşması sırasında (6/628) müşrikle­rin ve Hz. Peygamberle müstümanların içinde bulundukları farklı ruh halleri tas­vir edilirken, “O zaman kâfirler kalpleri­ne taassubu, Câhiliye taassubunu yer­leştirmişlerdi; Allah da Resûlü’ne ve mü­minlere sükûnetini indirdi ve onları tak­va sözü (kelime-i şehâdet) üzerinde sabit kıldı” buyurulmuştur(Feth 48/26). Bu âyette Câhiliye çağının taassup ve bar­barlığına, müşrik toplumun hayatına hâ­kim olan şiddet, kin ve nefrete işaret edilmektedir. Câhiliye kelimesinin yer al­dığı dördüncü âyette ise. “Yoksa onlar Câhiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anla­yan bir toplum için hükümranlığı Allah’­tan daha güzel kim vardır?”(Mâide 5/ 50) şeklinde yine İslâm öncesi döneme, o dönemin insanlar arasında farklı uy­gulamalarda bulunan haksız ve zalim idaresine dikkat çekilmektedir. Câhiliye kelimesi birçok hadiste de kullanılmış­tır.

Araplar’ın İslâm’dan önceki tarihleri­nin câhiliye kelimesiyle ifade edilmesi­nin sebepleri araştırılırken onların ha­yat tarzına bedevîliğin hâkim olması, çev­relerinde yaşayan insanlara göre mede­niyet bakımından geri kalmaları, bilgi­sizlik ve gaflet içerisinde göçebe ve yarı göçebe hayatı yaşayan kabile toplulukla­rından oluşan, kayda değer önemli bir tarihleri olmayan, puta tapan, kötülük yapmalarını önleyen bir dine, bir pey­gambere ve semavî bir kitaba sahip bu­lunmayan insanlar olmaları gibi husus­lar üzerinde durulmuştur. Eskiden beri kabul edilen bu anlayışa göre Câhiliye çağı “bilgisizlik çağı” demektir; İslâmi­yet ise aydınlanma ve bilgi devridir ve bu anlamda Câhiliye cağının karşıtıdır. Buna karşılık başta şarkiyatçı Goldziher olmak üzere modern araştırmacıların ço­ğu, eskiden beri kabul edilen “bilgisizlik çağı” şeklindeki bu anlayışa Câhiliye ça­ğı şiirlerinden. Kur’an ve hadis gibi ilk İslâmî kaynaklardan örnekler vererek yeni bir yorum getirmişlerdir. Onlara gö­re, eski Arap şiirinde “cehl” “ilm’in zıd­dı olarak da kullanılmakla birlikte bu ke­limenin ikinci derecedeki anlamıdır. Câ-hiliye’yi “barbarlık dönemi” olarak anla­yıp tercüme eden Goldziher, Hz. Pey-gamber’in İslâm’ı barbarlığın karşıtı ola­rak açıklamış olduğunu hatırlatır ve bu anlamdaki câhiliyenin asıl karşıtının hi-lim (hilm) olduğunu belirtir. Hilim keli­mesi “metanet, güç, fizikî bütünlük ve sağlık, teenni, sükûnet, bağışlama, yu­muşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağ­lamlığı, fazla duygusal olmama, ihtiyat ve ılımlılık” gibi mânalara gelir. Buna gö­re halîm, günümüzde “medenî insan” diye adlandırılan kişidir. Bunun zıddı olan cahil ise “azgın, arzularının esiri, hayvanî içgüdülerini takip eden. vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip” yani “barbar kimse”dir. Bu anlam­daki Câhiliye, barbarlık ve vahşetin hü­küm sürdüğü dönemdir. Câhiliye devri Arapları Allah’ı hakkıyla bilmedikleri, O’na seksiz ve şirksiz iman etmedikleri, ge­rek ferdî gerekse içtimaî hayat itibariy­le bilgiden, nizamdan, sulh ve sükûndan uzak oldukları, güçlü ve asil sayılanları daima haklı kabul ettikleri ve adaletten yoksun bir hayat yaşadıktan için bu dö­neme Câhiliye denilmiştir. Eski Arap şi­irinde cehlin “şiddet, saldırganlık ve bar­barlık” anlamında kullanıldığını, hatta yerine göre bunun bir fazilet sayıldığını gösteren pek çok örnek vardır. Meselâ meşhur Câhiliye şairi Amr b. Külsüm’un, “Hele biri kalkıp da bize karşı cahillik et-meyegörsün, o zaman biz cahillikte bü­tün cahillerden baskın çıkarız” anlamın­daki beyti bu örneklerin en çarpıcı olanlarındandır. Öte yandan Câhiliye devrine ait birçok şiirde “cehl” ve “hilm” köklerinden türemiş kelime­ler aynı beyit içerisinde birbirine zıt an­lamlı olarak kullanılmıştır.

İslâm’dan önce cehl insanın şahsî bir vasfı kabul ediliyor, zıddı olan hilm ise çoğunlukla ahmaklık ve budalalık sayı­lıyordu. Câhiliye devrinde fazilet kabul edilen birçok telakki ve gelenek Hz. Pey­gamber tarafından reddedilmiş ve ya­saklanmış, buna karşılık o devir Arap-lar’ınca benimsenmeyen birçok husus da fazilet statüsüne çıkarılmıştır ki hi-lim vasfı buna en iyi örnektir. İslâmî de­virde cehl kökünün “zorbalık” mânasın­da kullanılmasına ihtiyaç kalmadığı için bu kökten gelen kelimelerin yalnızca “bil­mezlik ve tanımazlık” anlamında kulla-nılageldiğine işaret eden Nafiz Danış­man, cehile fiilinin “zorbalaştı” mânası­nın âdeta unutulmuş olduğuna ve bu durumun günümüze kadar devam etti­ğine, bu tabirin yerine zulüm, fısk, gurur, ceberut, tuğyan ve fücur gibi kelimele­rin kullanıldığına dikkati çeker. Ancak cehlin bu anlamının büsbütün unutulduğu da düşünülmeme­lidir. Fârâbî, el-Medînetü’î-fâzıla adlı kitabında ve siyaset felsefesinin yer al­dığı diğer eserlerinde zorbalığın hüküm­ran olduğu sitelere “zorba sitesi” mâna­sına el-medînetü’1-câhile adını vermiş­tir. Fârâbî’nin açıklamasına göre. “Bu si­tenin halkı arasındaki kavga ve geçim­sizliğin konusu selâmet, şeref, refah, lez­zet ve bunlara ulaştıran vasıtalardır”. Dolayısıyla her zümre başka zümreleri soyup elindeki bu tür imkânları gasbet-mek İster. Hangisi diğerini ezerse o ka­zançlı, bahtiyar ve imrenilecek biri sayı­lır. Cahil site mensuplarına göre tabiata uygun olan şeylerin hepsi adalete de uy­gundur; bu sebeple dövüşmek ve baş­kasını ezmek tabiat düzenine uygun ol­duğu için adaletin ta kendisidir. Fârâbî gibi İbn Hib-bân da İslâmî dönemde cehl ile hilmi bir­birine zıt iki mefhum olarak kabul etmiş ve bunları ahlâkî sahada kullanmıştır.

Cehl-hilm kelimelerinin semantik ya­pılarını inceleyen Japon araştırmacısı Izutsu, Câhiliye dönemi ve İslâm devrin­deki insanların birbirine zıt hallerini ortaya koyduktan sonra cehlin fiilî teza­hürünün zulüm olduğunu, Câhiliye çağı insanlarının Hz. Peygamber ve ashabına karşı yaptıkları bütün zulüm ve işken­celerin arkasında da bu cehalet ruhunun bulunduğunu belirtir.

Ashâb-ı kiram İslâmiyet’in Câhiliye örf ve âdetlerini kaldırdığını söylerken Câ­hiliye kibir ve taassubunu, sürekli çekiş­melere ve savaşlara sebep olan kabilecilik anlayışı ve kan davasını, affa yer vermeyen barbar âdetleri, vahşet man-talitesini ve putperestliğin bütün unsur­larını kastediyordu. Habeş muhacirleri adına Necâşî ile konuşan Cafer b. Ebû Tâlib’in şu sözleri, câhiliye kavramının daha o zamanlar kazanmış olduğu muh­tevayı ifade etmesi ve ayrıca bu kavra­mın hicretten önce bir terim olarak kul­lanılmaya başlandığını göstermesi bakı­mından dikkat çekicidir: “Ey hükümdar! Biz câhiliye zihniyetine sahip bir kavim­dik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık; akrabalık bağlarına ria­yet etmez, komşularımıza kötülük eder­dik, güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi”.

Câhiliye kavramı esas itibariyle Arap-lar’ın İslâm’dan önceki durumlarını ifa­de etmekle birlikte Hz. Peygamber Câ-hiliye’ye geçmişte kalan bir dönem ola­rak bakmamış, aksine bunun her fırsat­ta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve bu yönde uyanlarda bulunmuştur. Re-sûl-i Ekrem bu kaygısında haklı oldu­ğunu gösteren bazı olaylarla da karşı­laşmıştır. Nitekim İbn Hişâm’ın eserin­de yer alan İbn İshak’ın bir rivayetine göre, bir zamanlar düşman iki kabile iken Hz. Peygamber’in önderliğinde güç­lü sevgi bağlarıyla birbirine bağlanmış olan Evs ve Hazrec’den bazı kimseler dostane bir şekilde sohbet ettikleri sı­rada müslümanların birlik ve beraberli­ğini kıskanan bir yahudi, iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirler­le onları tahrik etmişti. Tarafların silâ­ha sarılarak dövüşmek üzere harekete geçtiklerini öğrenen Hz. Peygamber ken­dilerine şöyle hitap etti: “Ey müslüman topluluk, Allah’tan korkun! Ben aranız­da bulunuyorken, Allah sizi İslâm’a ka­vuşturmuş, onunla müşerref kılmış, Câ­hiliye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize dost kıl­mışken nasıl oluyor da yine Câhiliye da­vasıyla birbirinize düşebiliyorsunuz!”.

“Câhiliye davası” Câhiliye çağrısı de­mektir ki bir kimsenin kabile mensuplarından yardım istemek için onlara, “Ey filân oğulları, yetişiniz!” diye bağırmasıdır. Bu çığlığı işiten kabile halkı topla­narak çağrıyı yapan kimseye, haklı veya haksız, zalim veya mazlum olsun yardım ederdi. İslâmiyet kabile taassubuna da­yanan bu şekildeki yardımı ve kan da­vasını kaldırmış, ihtilâfları adalet ve hu­kuk kuralları çerçevesinde halletme yo­lunu tutmuş, suçun ferdîliği esasını ka­bul etmiş, bundan dolayı Câhiliye dava­sını sürdürmeyi ve bu şekildeki davete icabet etmeyi de büyük günah saymış­tır. Resûlullah, “Câhiliye davasıyla hak iddia eden kimse bizden değildir” de­miştir. Ensar ile muhacirler arasında meydana gelen ben­zer bir tartışma üzerine de Hz. Peygam­ber şöyle söylemiştir: “Şu Câhiliye çığlı­ğını bırakınız! O ne kötü şeydir!”.

İslâmiyet tevhid inancını getirerek put­perestliğe karşı kesin tavır almış, bu ina­nışın eseri olan ve insan şerefine yakış­mayan bütün kötü âdetleri ortadan kal­dırmış, putlara tapmayı yasaklamıştır. Hukukî ve ahlâkî cephesiyle de Câhiliye ruhu ile sonuna kadar mücadele etmiş, sefih, gayr-i ahlâkî ve zalimane davra­nışlara son vermiş, Câhiliye zihniyetinin bütün tezahürlerini ortadan kaldırarak yerine hilimden kaynaklanan davranış­ların hâkim olduğu yeni bir hayat düze­ni kurmuştur. Veda haccındaki meşhur hutbesinde Hz. Peygamber Câhiliye dev­rinin ribâsını. kan davasını, hac hizmet­lerinden olan sikâye (su sağlama) ve sidâ-ne (Kabe’nin bakımı) dışındaki dinî gele­nek ve uygulamalarını yasaklamıştır.

Bununla birlikte Hz. Peygamber’in Câ­hiliye devri Arapları’nın kültürel yapısı­nı, değerlerini, telakkilerini tamamıyla reddetmediği. İslâm’ın temel hükümle­rine aykırı olmayan bazı hususları kabul ettiği görülmektedir. Meselâ onun bir sahâbîye hitaben söylediği, “Ey Sâib! Câ­hiliye çağında yaptığın faziletli şeylere İslâm devrinde de devam et; misafiri ağırla; yetime ikram et ve komşuna İyi davran!” mealindeki sözleri buna bir örnektir. İnsanların Câ­hiliye devrinde hayırlı olanları İslâm dev­rinde de hayırlıdır” hadisi de aynı anlayışa işa­ret eder.

Câhiliye dönemi Hz. Muhammed’in pey­gamber olması, yani vahyin nazil olma­ya başlamasıyla sona ermiştir. Ancak bu dönemin, Câhiliye zihniyetinin mer­kezi haline gelen Mekke’nin fethiyle (8/630) son bulduğunu ileri sürenler de ol­muştur. Asıl ihtilâf ise Câhiliye çağının başlangıcını tayin hususunda ortaya çık­maktadır. Nitekim müfessirler, Ahzâb sû­resinin 33. âyetindeki “ilk câhiliye” tabirinin delâleti ve bu­nunla hangi devrin murad edildiği hu­susunda farklı görüşler ileri sürmüşler, bazıları câhiliyeyi ilk (veya eski) ve ikinci {veya diğer) olmak üzere ikiye ayırmışlar­dır. İlk Câhiliye’nin hangi dönemleri içi­ne aldığı hususunda da farklı görüşler belirtilmiş; Âdem-Nûh, Âdem-İbrahim, Nûh-İdrîs, Nûh-İbrahim, Dâvüd- Süley­man veya Mûsâ-îsâ arasında geçen de­virleri ihtiva ettiği şeklinde değişik za­man dilimleri ileri sürülmüştür. Câhiliye çağını ikiye ayıran bu anlayışı benimse­yenlere göre ikinci Câhiliye devri ise Hz. îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen dönem veya İslâmiyet’in zuhurundan az önceki, yani V. yüzyıldan Hz. Peygam-ber’in İslâm dinini tebliğe başlamasına kadar süren zaman dilimidir. Bu dönem­de yaşayan ve Hanîfler diye anılan tevhid ehline de bunları müşrik Câhiliye hal­kından ayırmak için “fetret ehli” denil­miştir.

Bu taksimi benimsemeyen bazı âlim­ler İse ilk Câhiliye’nin ayrı bir devir ol­madığını, İslâm dininden önceki bütün devirleri içine aldığını ileri sürmüşlerdir. Bu arada ilk Câhiliye ile İslâm’dan önce­ki devirleri, ikinci veya diğer Câhiliye ile de İslâmî devirdeki Câhiliye tezahürleri­ni anlamak gerektiğini savunanlar da olmuştur. Bunlara göre mutlak Câhiliye, bi’set-i nebeviden hemen önceki Araplar’ın putperestlik dönemidir; bununla birlikte İslâmî dönemde de aynı zihni­yete sahip olanlara bu sıfat verilir. Nite­kim Hz. Peygamber, bir tartışma sırasın­da Bilâl-i Habeşfye “kara kadının oğlu” diye hakaret eden Ebû Zer el-Gıfâri’ye, “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıp­lıyorsun? Demek ki sen kendisinde hâlâ Câhiliye ahlâkı kalmış bir kimsesin” de­miştir. Buna göre Câhiliye, bir çağın adı olması yanında belli bir ahlâk ve zihniyet tarzının ifadesi olup her çağda varlığını hissettirebiür. Ori­jinal mânada Câhiliye’nin “İslâm’dan ön­ceki dönem” diye tercüme edilemeyece­ğini, zira onun daha çok bugünü gös­terdiğini belirten Izutsu, bu terimin po­zitif olarak İslâmî olana aykırılık ifade ettiğini; Hz. Peygamber ve ashabının da Câhiliye’yi artık geçmişte kalan bir de­vir addetmediklerini; yeni İslâmî akım tarafından uzaklaştırılmış, ancak mümin­lerin kafalarında bile gizliden gizliye varlığını sürdürebilen, hortlamaya hazır di­namik bir şey olarak anladıklarını; Hz. Peygamber’e göre de bu durumun yeni dine yönelik bir tehlike olduğunu belir­tir. Câhiliyenin müşrik Araplar’la birlik­te ortadan kalkmadığını gösteren ha­dislerin birinde Hz. Peygamber şöyle de­miştir: “Ümmetimin içinde Câhiliye dö­neminden kalma, tamamen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzat­mak, yıldızlan vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak”.

Bazı ilim ve fikir adamları da Câhiliye devrini yalnızca Araplar’ın putperestliği­ne, kan davalarına ve diğer ahlâkî bo­zukluklarına inhisar ettirmenin, Câhiliye tezahürlerini Câhiliye’nin kendisi diye kabul etmenin yanlış olduğunu belirt­mişlerdir. Buna göre İnsanların nefsânî ve keyfî arzularına köle oldukları, ilâ­hî kitaba tâbi olmayı reddettikleri, zu­lüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kö­tülüklerle beslenip ayakta duran sistem ve rejimlerin hâkim olduğu her zaman ve mekânda câhiliye varlığını sürdür­mektedir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi