ULUSLARARASI HUKUK

0
226

 

 ULUSLARARASI HUKUK

 

Uluslararası hukuk,
uluslararası toplum üyeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen ku­rallar
bütünüdür.

Uluslararası hukuka
ilişkin yapılan ta­nımlar, doktrin alanında yazarların ulusla­rarası toplum
üyeleri hakkında kabul ettik­leri görüşleri yansıtmaktadır. Klasik yazar­lar
uluslararası hukuku, devletler arasında­ki ilişkileri düzenleyen kurallar
bütünü bi­çiminde tanımlarlar. Buna karşılık, gerçek­çi (realist) okula mensup
hukukçulara (ör­neğin Prof. Georges Scelle) göre, uluslara­rası hukuk, çeşidi
ulusal toplumlara ait ger­çek kişiler arasındaki İlişkileri düzenleyen
hukuktur. Diğer yazarlar ise, bu iki görüşü de birleştiren bizim de esas
aldığımız şekil­de, uluslararası hukuku, uluslararası top­lum üyeleri
arasındaki ilişkileri düzenleyen

kurallar bütünü olarak
tanımlamaktadırlar. Öte yandan ictihad alanında Uluslararası Adalet Divanı
Önceleri Uluslararası Huku­ku, devletler arasındaki ilişkileri düzenle­yen
hukuk daü olarak kabul ederken, günü­müzde, yalnız devletleri uluslararası
hukuk kişileri sayan görüşünden vazgeçmiştir. Günümüz yazarları ise bu
tanımların tümü­nü birleştiren geniş ve kapsamlı bir tanımını vermektedirler.
Bu çerçevede uluslararası hukuk, devletlere, uluslararası örgütlere, devlet
niteüği kazanmamış örgütlenmiş topluluklara ve uluslararası toplumun bütü­nünü
ilgilendiren bireylere ilişkin durum­larda doğrudan bireylere yönelik kuralları
kapsamaktadır.

Uluslararası hukukun
doğuşu ve devlet­ler arasındaki ilişkilerde uygulanmaya baş­lanması egemen
ulusal devletlerin ortaya çıktığı onbeşinci ve onaltıncı yüzyıllarda sözkonusu
olmuştur. Ulusal devletleri daha önceki devlet sisteminden ayıran temel Özellik
ülke içindeki yüce otoritenin merke­zi bir hükümetin, ya da hükümdarın eline
geçmesidir. O zamana kadar hükümdar, yetkilerini feodal beylerle ve kilise ile
pay­laşmaktaydı. Belli sınırlara sahip devletle­rin onalüncı yüzyılda ortaya
çıkması ile bir­likte, kendi üstünde başka bîr otorite tanı­mayan egemen
devletlerden sözedilir oldu. Bununla birlikte, uluslararası hukuk kural­larının
gelişmesi ile ilgili bir durumda Ro­ma İmparatorluğu dönemine dek geri git­mek
gerekir. Bu evrensel imparatorluk dö­neminde Roma ile yabancılar arasındaki
ilişkileri düzenleyen ius gentium bir bakı­ma modern uluslararası hukukun ilk
haber­cisi olmuştur. Her ne kadar çağdaş uluslara­rası hukuk kurallarının bir
çoğunun kökü Roma hukukuna dayanmaktaysa da bu hukukun uluslararası hukuktan
çok farklı yön­leri vardı. Bu nedenle modern uluslararası hukukun ortaya
çıkışı, egemen devlet siste­minin ortaya çıkışı ile birlikte olmuştur. İlk
uluslararası hukuk kurallarının önemli bir kısmı dini motivlerle yapılan otuz
yıl savaş­larını sona erdiren 1648 Vestfalya Antlaş­ması ile genel bir nitelik
kazanmış ve yer­leşmiştir. Grotius’un 1625’te yayınladığı “Savaş ve Barış
Hukuku” başlıklı kitabı klasik devletler hukukunun ilk kodifîkas-yonudur.
Ancak, uluslararası hukukun on-dokuzuncu yüzyıla kadar Avrupa devletle­rinin
tekelinde kaldığı ve Avrupalı devletler tarafından oluşturulduğu bir gerçektir.
Ne var ki bu gelenek Birinci Dünya Savaşında kısmen, İkinci Dünya Savaşından
sonra ise tamamen bozulmuştur. Ondokuzuncu yüz­yıl, evrensel toplumun yapısında
önemli değişiklikleri de beraberinde getirdi. Sov­yetler BirJiği’nin ve
müttefiklerinin ortaya çıkması farklı bir hukuk anlayışını ortaya koydu.
Birinci Dünya Savaşından sonra başta İngiltere olmak üzere Avrupa devlet­lerinin
uluslararası politikadaki ağırlıkları giderek kaybolurken Amerika Birleşik
Devletleri, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte Monreo Doktirini’nden yavaş yavaş
ayrıla­rak dünya politikasındaki yerini aldı. Ulus­lararası toplumun yapısı
İkinci Dünya Sa­vaşından sonraki dönemde daha köklü de­ğişikliklere uğradı.
Ekonomik ve siyasal yapıları çok farklı olan iki süper devlet uluslararası
ilişkiler alanına ağırlıklarını koyuyorlardı. Bunun yanında İkinci Dünya
Savaşından sonra eski sömürgelerin bağım­sızlıklarına kavuşmasıyla ortaya çıkan
yeni devletler de uluslararası hukukun günü­müzdeki uygulanış biçimi üzerinde
Önemli etkilerde bulunmuşlardır.Uluslararası hukukun dayanağına ve bağlayıcılık
gücüne ilişkin doktrin alanında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bunları üç
grupta toplamak mümkündür. Birinci kısmı görüşler uluslararası hukukun
dayanağını yani bağlayıcılık gücünü doğal hukuktan aldığını ileri
sürmektedirler. îkinci kısım görüşler ise, iradeci görüş olarak bilinmek­te ve
uluslararası hukukun bağlayıcılık gü­cünü devletlerin iradelerinden kaynaklan­dığını
bildirmektedirler. Bunlar da kendi aralarında iki gruba ayrılmaktadırlar. Birin­ci
grubun ileri sürdüğü, en tanınmış temsil­cisi Alman hukukçusu Georg Jellinek
tara­fından geliştirilen, kendi kendini sınırlama (auto-limitation) ilkesidir.
Bu ilkeyi benim­seyen bilginlere göre hukukun tek ve üstün kaynağı devlettir.
Hukuk devlet iradesinin ürünüdür ve bağlayıcılık gücünü de bu ira­deden alır.
Diğer bir deyişle, kendi üzerinde herhangi bir otorite tanımayan birtakım ku­rallarla
bağlayabilmek ancak yine onun ira­desiyle olabilecektir, iradeci görüşlerden
ikincisi ise, Henrich Triepel’in birleşik ira­de (Vereinbarung) ilkesidir.
İçeriği aynı -ki bu yönüyle akitten farklılık göstermekte­dir- bulunan çeşitli
iradelerin kaynaşması olarak tanımlanan Vereinbarung ilkesine göre,
uluslararası hukukun kaynağı ancak iradelerin birleşmesi yoluyla bir irade
birli­ği teşkil eden birkaç devletin veya çeşitli devletlerin birleşik iradesi
olabilir.

Doğal hukuk ve iradeci
görüşlerden son­ra üçüncü grupta yer alan Objektivist görüş­ler de kendi
aralarında ikiye ayrılarak ince­lenmektedir. Bunlardan Hans Kelsen’in Salt
Hukuk Teorisi olarak da adlandırdığı Nomnativist Teorisi’ne göre bir irade tek
ba­şına hukuk kuralı oluşturamaz. Çünkü bu yazara göre her irade bir olaydır ve
olaydan

yükümlülük doğamaz.
Dolayısıyla bir Teo­rinin dayanağı ancak kendisinden üstün başka bir kural
olabilecektir. Böylece bir hukuk düzeni bir kurallar hiyerarşisinden
oluşmaktadır. Bu kurallar hiyerarşisinin en üstünde yer alan kural temel kuralı
oluştur­maktadır. Normativistlere göre bu temel kural, Pacta Sund Servanda
(Ahde Vefa) il­kesidir. Objektivistlerden ikinci görüşü temsil eden. Prof.
George Scelle’nin ortaya atmış olduğu Bio-Sosyolojik görüşe göre, her toplumun
kuruluşu ile birlikte o toplu­mun hukuk düzeni de kendiliğinden ortaya çıkar.
Toplum adeta biyolojik bir organiz­ma gibi kendi hukukunu salgılar. Buradan
kalkarak uluslararası toplum varsa, her top­lum adeta biyolojik bir organizma
gibi ken­di hukukunu salgılıyorsa, her fiili toplum aynı zamanda bir hukuk
toplumu ise bun­dan çıkması gereken sonuç şudur ki, ulusla­rarası toplumun da
bir hukuk düzeni vardır. Yani ulusal toplumları aşan bir uluslararası toplum
vardır. Bu toplumun hukuk düzeni uluslararası sosyal dayanışmanın kaçınıl­maz
sonucudur. Ve uluslararası hukukun bağlayıcılık gücü düzenlediği ilişkilerin zo­runlu
oluşuyla açıklanabilir.

Buraya kadar belirtmiş
olduğumuz ulus­lararası hukukun dayanağına ilişkin farklı görüşler değişik
açılardan eleştirilmiştir. Bunlar günümüzde uygulanmakta olan uluslararası
hukukun dayanağını açıklama­ya yeterli görülmemektedir. Bunun için bir­çok
yazar ya bu eleştirileri toplu olarak ver­mekte ya da bu konuya hiç
değinmemekte­dirler. Öte yandan, uygulamada Uluslarara­sı Adalet Divaıu’nın
kararlarına baktığımız­da bu görüşleri bağdaştırıcı bir eğilim için­de olduğu
görülmektedir.

Uluslararası hukukun
yaptırımı aynı zamanda uluslararası hukuku iç hukukdan ayıran önemli bir
konudur. Burada Önemli faktör iç hukukta bunu sağlayan bîr yüce otoritenin
olmasına karşılık uluslararası hu­kukta bir uluslararası otoritenin bulunmadı­ğından
bunun Pacta Sund Servanda (Ahde Vefa) veya îyi Niyet gibi hukuk dışı yollar­la
sağlanmaya çalışılmasıdır. Yine aynı şe­kilde iç hukukda yasa koyucu devletin
adı­na hareket eden yasama organları iken, uluslararası hukukta böyle bir organ
olma­dığından bu işlevi devletlerin kenrtileri ba-zan da, uluslararası örgütler
yerine getir­mektedir. Kuralların uygulanmasında da, başta da belirtildiği
gibi, bir uluslarüstü oto­rite bulunmamaktadır. Ancak uluslararası alanda bir
andlaşmamn şartlarına aykırı bir davranışın andlaşmayı hükümsüz kılması gibi
hukuki, bir uluslararası örgütün kurucu andlaşmasına aykın davrananların üyelik­ten
çıkarılması gibi kurumsal veya herhan­gi bir zararın doğmasından sorumlu bir
dev­letin tazminat ödemesi gibi mali bazı yü­kümlülükler sözkonusudur. Bununla
bir­likte uluslararası hukukta da birtakım yaptı­ran mekanizmaları
sözkonusudur. Bunlar: (1) Alışkanlık, (2) Ortak Çıkar, (3) iyi Ni­yet, (4)
Örgütlenmiş Güç. Bunları örnek­lendirmek gerekirse diplomasi temsilcileri­nin
dokunulmazlıkları alışkanlığa, devlet­lerin hakkını ortadan kaldıracak şekilde
andlaşmalan ihlal eden devlete karşı aynen karşılık verme ortak çıkara, ortak
güvenlik ise örgütlenmiş güce ömek gösterilebilir­ken, iyi niyet ilkesinin
günümüzde pek ge­çerliliği kalmamıştır. Çünkü devletler işle­rine gelmediği
durumlarda hukukdan kaç­maya çalışmaktadırlar. Bunların yanında sık sık
başvurulan misillemenin, misilleme benzeri eylemlerin, savaşın, savaşa varma-

yan zorlamaların bîr
uluslararası hukuk yaptırımı olduğunu söylemek mümkün de­ğildir. Buradan
çıkarılacak sonuç uluslara­rası hukukun yaptırımlar konusunda iç hu­kuk kadar
gelişmiş olmadığıdır. Bundan dolayı bazı yazarlar uluslararası hukuk için
“İlkel bir toplumun henüz gelişmemiş bir hukukudur” demektedirler.

Uluslararası hukukun
kaynaklarına ge­lince bunlar, Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38.
maddesinde de benimsendi­ği şekliyle, asıl ve yardımcı kaynaklar ol­mak üzere
ikiye ayrılmaktadır. Andlaşma-lar, (2) Teamül, (3) Hukukun Genel İlkeleri asıl
kaynaklardır. Yardımcı kaynaklar ise (1) Mahkeme kararlan, (2) Yazarlann gö­rüşleri.
Uluslararası hukukun kaynakları yazılı olup olmamasına göre de ikiye ayrıl­maktadır.
Bunlardan (1) Andlaşmalar, (2) Mahkeme kararlan, (3) Öğreti yazılı kay­naklardır.
Yazılı olmayanlar ise şunlardır: (1) Teamül, (2) Hukukun genel ilkeleri.

Hemen her uluslararası
hukuk sorunun­da tarafların haklan konusunda en kesin bil­gi; andlaşmalar ve
sözleşmeler gibi devlet­ler arasında yazılı olarak hazırlanan hukuk
metinleridir. Bu gibi belgeler gerektiği gibi imzalandığı takdirde bunlara
taraf olan dev­letleri bağlar. Öte yandan bir uygulamanın teamül haline
gelmesi, dolayısıyla bağlayı­cılığının sözkonusu olması iki öğeye bağlı
bulunmakladır. Bunlardan maddi öge deni­len birinci öğeye göre, uygulamanın
genel, sürekli ve tutarlı olması ve uzunca bir za­man devam etmesi
gerekmektedir. İkinci öge olarak bilinen ruhi ve psikolojik öge ise
uygulamaların hukukun gereklerine uygun olmasıdır. Uluslararası hukukun üçüncü
kaynağı olan hukukun genel ilkeleri iki grupta toplanmaktadır. (1) Hem ulusal
hem de uluslararası hukukta uygulanan genel il­keler. Örneğin iyi niyet (bono
fide), ahde vefa (pacta sund servanda), hakkın kötüye kullanılması, zaman
aşımı, gecikme faizi, kesin hüküm (res jüdicata) gibi. (2) Sadece uluslararası
hukukta uygulanan kurallar. Bunlara örnek olarak da, uluslararası huku­kun iç
hukuktan üstünlüğü, devletin sürek­liliği ve yerel başvurma yollarının tüketil­mesi
gösterilebilir.

Uluslararası hukukun
kodifikasyonu ise, teamüli hukuk kurallarının yazılı hukuk biçimine
dönüştürülmesi işlemidir. Ulusla­rarası hukuk kuralları ilk başta yazılı bir ni­telik
taşımayan Örf ve adet kurallarından oluştuğundan bunların yazılı hale getiril­mesi
büyük bir önem taşımaktadır. Bu amaçla Birleşmiş Milletler bünyesinde Ge­nel
Kurula bağlı olarak Uluslararası Hukuk Komisyonu kurulmuştur. Kodifikasyon ça­lışması
belli ölçüde bir yasama işlemidir. Bunun içindir ki bazı yazarlar buna ulusla­rarası
hukukun yasalaştırılması demekte­dirler.

Bu alanda yapılan
çalışmalar özellikle ondokuzuncu yüzyılın ikinci yansından iti­baren
başlamıştır. Bu çerçevede 1889 ve 1907 La Haye konferansları ve Milletler
Cemiyeti’nin çalışmaları büyük önem taşı­maktadır. Birleşmiş Milletler Örgütü
tara­fından daha ciddi biçimde ele alınmış ve ya­pılmıştır. Milletler Cemiyeti
çerçevesinde oluşturulan uzmanlar komitesi çalışmaları­nı üç konuda
yoğunlaştırmıştı. Bunlar, uy­rukluk, yabancılara karşı işlenecek suçlarda
devletin sorumluluğu ve son olarak kara su­ları. La Haye kodifikasyon
toplantısında uyrukluk konusunda bazı ilerlemeler sağ­lanmış olsa da elle
tutulabilir başarılı so­nuçlar alındığı söylenemez. Yukarıda da belirtildiği
gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Andlaşmanın 13. maddesiyle ulus­lararası
hukukun tedrici geliştirilmesi ve kodifikasyonu ile görevlendirilmiş ve bu
amaçla 1947 yılında Uluslararası Hukuk Komisyonu kurulmuştur. O zamandan beri
Komisyon çok önemli konulan ele alarak bunların kodifikasyonu ve tedrici
geliştiril­mesi konusuyla uğraşmaktadır. Komisyo­nun tedrici geliştirme ve
kodifikasyon ama­cıyla geliştirdiği kurallar devletler tarafın­dan
onaylandıktan sonra yürürlüğe girmek­tedir. Onaylamayan devletler eski kurallar­la
bağlı kalmaya devam ederler. Ancak ko­difikasyon ve tedrici geliştirme yoluyla
ha­zırlanan metinler yeterince devlet tarafın­dan onaylandığında bunu
onaylamayan devletler de zaman içinde örf ve adet yoluy­la bu kurallarla bağlı
sayılabilmektedirler. Komisyon tarafından ele almanlar arasın­dan birkaç tanesi
şunlardır Çok taraflı and-laşmalarda çekince sorunu, devletlerin hak­ları ve
ödevleri, saldırının tanımlanması, uyruksuzluğun azaltılması, uluslararası ha­kemlik
yöntemi.

Tayyar ARI

Bk. Uluslararası
Hukuk.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here