TEVHİD

183

 

TEVHİD

 

Arapça bir kelime
olup, sözcük olarak “birlemek’, Özellikle Islâmî ilimlerin tedvin
zamanında kazandığı teknik anlamıyla Zat, Sıfat ve Fiilleriyle bir Allah’a
inanma ve ferdî ve toplumsal planda bütün hayatı bu inanca göre düzenleme
demektir.

Kur’an-ı Kerim’in
temel maksatlarından en önemlisi, Allah’ın varlığını ve birliğini, bir başka
deyişle Kâinat1! yaratan ve idare edenin Rubûbiyet’i, Ulûhiyet’i ve
Mâliki-yet’iyle yalnızca Allah olduğunu her sevi­yede ispatla ilân ve bilhassa
cinler ve insan­lar gibi irade sahibi yaratıklara yine her se­viyede Allah’ı
tanıtmak (ma’rifet)ür. Belki her ayette, hattâ her kelimede güdülen bu maksadın
en özlü biçimde, Tevhîd Suresi de denilen thlâs Suresi’nde açıklandığı gö­rülür.

De: “O’dur”.

İslâm tarihinde
ma’rifet’in en derin ve en-füsî yolla tahsil edildiği Tasavvuf mekte-bince en
çok tavsiye edilen zikir seldi işte bu ‘O’ Arapça asK şekliyle ‘Hüve’ ve
“Lâ Hüve illâ Hû’ (Yok o, ancak O var) olagelmiştir. İslâm’ın temeli olan
Tevhîd, her yönüyle, zihnî, kalbî ve amelî, enfüsî ve afakî cihet-leriyle bu
tıüve’ lafzında gizlidir. Allah kar­şısında kişiyi isyana ve tekebbüre sevk
eden “ben’in (ene) bırakılıp ‘benliğin’ (enaniyet) yırtılarak ‘Hüve-O’nun
gösterilmesinden, her bir zerreye uzanan ve her bir zerrede ta­sarrufta bulunan
aym-Hüve’yi görmeye ka­dar kişilerin seviyesine göre mertebeleşen bir Tevhid
vardır.

Bir avuç toprak,
kabında çiçeklere sak­sılık eder; aynı yiyecek erkekte menî, dişide süt ve
yumurtacık üremesine sebep olur­ken, aynı toprak binlerce çeşitte, renk ve
tatta bitkiye analık eder. Eğer bu tabiata ve sebeplere havale edilse ya o
kapta, toprakta veya yiyecekte küçük ölçülerde yüzer, bel­ki çiçekler,
bitkiler, besinler adetince ma­nevî fabrikaların ve makinelerin bulunduğu ya da
topraktaki, bedendeki veya besinler­deki her bir zerre ve hücrenin bütün o ayrı
ayn çiçekleri, bitkileri ve bedenleri farklı farklı özellikleri ve hayatlar
cihazlarıyla bildiği ve adeta bir ilâh gibi sınırsız ilim ve kudrete sahip
olduğu kabul edilecektir. Yi­ne bunun gibi, Allah’ın emr ve iradesinin bir
taşıyıcısı olan havanın her bir zerresi ve bir nefes kadar olan ‘Hüve’
lâfzındaki havada küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telsiz
ve telgrafların, radyola­rın ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri,
santrallan, alıcı ve vericileri bulunsun ve her bir zerre o hadsiz işleri be­raber
ve bir anda yapabilsin; ya da havanın her bir zerresi, bütün telefon, telgraf
ve tel­sizle konuşanların dillerini bilsin, karıştır­madan her birini anında ve
aynı anda aktar­sın veya konuşanlar kadar manevî şahsiyet­lere ve kabiliyetlere
sahip olsun; nasıl böyle bir durum muhallerin en muhaliyse, küfür, şirk ve
materyalizm mesleği de aklen ve fii­len muhallerin en muhalidir. Öyleyse fcabul
etmek gerekir ki, bütün su, hava ve toprak zerrelerinden her bir canlının
hücrelerine, yerden yedi kat göklere ve bütün gezegen­lere kadar ilmi, iradesi,
hükmü ve kudreti uzanan ve Kendi’nden hiç bir şeyin gizli ka­lamayacağı
“Bir Hüve’nin varlığı mutlak za­rurettir ve gerçektir.

Evet,
“O’dur”; O’ya doğrudan işarettir bu; bütün sebepleri ‘isim’den öteye
geçir­meyen ve yırtan Tevhid’e işaret vardır bun­da. ‘Ene’ perdesini sıyırıp
‘O’nun karşısında Tevhid’e garkolan ehl-i Tevhid, “Lâ

Meşhûde illâ Hü-Ne
görüyorsam, iç ve dış duyularım neye uzanıyorsa O’ndandır, O’nun
tecellisidir” der.

“Allahü
ehad.”

Allah, Kendisi’ne
ibadet edilmesi gere­ken tek llâh’tır; yani, “Lâ Mal>ûde illâ Hû-O’ndan
başka ibadet edilecek yoktur.” O halde, Tevhîd, nasıl İnsanlar ve cinler
dışın­daki bütün varlıklar Ona hiç isyansız ibadet ediyor, ancak O’nu teşbih
edip, O’nun önün­de tapınmak için rükû ve secdeye varıyorsa, insanlarla
cinlerin de ancak O’na ibadet et­melerini gerekli kılar. Bu noktanın daha iyi
anlaşılması için şu hadisi nakletmek yerin­de olacaktır:

Cömertliğiyle meşhur
Halem-i Taî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resulü İlah’a gel­dim; boynumda
altından bir haç vardı. Re­sul ullah Tevbe S üresi’ni okuyordu ve bana “Ey
Adiy, şu boynundaki putu at” buyurdu, ben de attım. (Yahudiler)
hahamlarını ve (hristiyanlar) ruhbanlarını Allah’tan başka rabler edindiler,
Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa, Tek tlâh’a ibadet etmekten başka bir şeyle
emrolunmamışlardı, başka ilâh yok ancak O var” ayetine gelince, “Ya
Rasullul-lah! Onlara ibadet etmezlerdi” dedim. Aleyhisselâtü ve’s-Selâm
buyurdu ki: “Al­lah’ın helâl kıldığını haram ederler, siz de haram tanımaz
mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz
mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte, bu onlara
ibadettir” buyurdular.

“Alİahü’
Samed”

Bu ayet. Tevhidin iki
yönünü ifade et­mektedir

I. Tevhîd-i Rububiyyet
Evet, bütün Kâi­nat “O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka Öldürüp diriltici
ve hayat verici, O’ndan başka nzıklandıncı…. yoktur” der.

II. Tevhîd-i
Kayyumiyyet. Bütün Kâinat varlığını sürdürmede, hayatını idamede, vücud ve
bekada gerçek tesir sahibine ihti­yaç lisanıyla “O’ndan başka
Kayyûm-haya-tı sürdüren, Kâinat’ı ayakta tutan, vücuda devam ve beka kazandıran
yoktur” diye ilân eder.

“Lem yelid”.

Bu ayette Tevhîd-i
Celâli vardır. Bütün şirk çeşitlerini ve küfrü kökünden kesen bu ayet der ki:
“Değişen, üreyen, bölünüp bir­leşen ne Yaratıcı olabilir, ne Yaşaucı. Öy­leyse,
Yaratan, Yaşatan parçalardan oluş­madığı gibi parçalanma da kabul etmez. O,
yarattıklarından, lacasa Kendi dışındaki hiç bir şeye benzemez; Zatıyla
benzemediği gi­bi sıfatlarıyla da benzemez.” Tevhid’in bu yönü
kavranamadığındandır ki, insanların pek çoğu şirke düşmüşler; kimi peygam­berlerini
(Yahudiler Hz. Üzeyr’i, Hristiyan-lar Hz. İsa’yı), kimi bir takım büyük zatları
ve önderlerini (Gulât-ı Şia Hz. Ali’yi), kimi melekleri ve bir lakım ifrat ehli
filozoflar da “On akıl” gibi suduriyet nazariyesiyle bir takım vehmî
varlık lan ya Allah’tan türemiş veya doğmuş ya da ilâh kabul etmişlerdir.

“Velemyûled.”

Tevhîd-i Sermedî’yi
ilân eden bu ayet şöyle der:

“Vacib (varlığı
kendinden ve zorunlu), kadîm ve ezelî… olmayan, yani zaman için­de ortaya
çıkan, bir maddeden doğan, bir esastan ayrılan elbette Kâin al1 a sığınak, ya­ni
İlâh olamaz. Bu bakımdan, Kâinat’taki hadiselerde Allah’ın, azametinin izzeti
için, bir takım kendini bilmezlerin söz ve şikâ­yetleri Zatı’na uzanmasın diye
fiillerine perde yaptığı sebeplere gerçek tesir ver­mek, yıldızlara veya
putlara tapmak, tabiat’ı adeta yaratıcı, hakikî tesir sahibi ve san’at eseri
yerine sanatkârın kendisi yapmak hep birer şirk çeşididir.”

“Ve lem yeldin
lehû küfüven ehad.”

Bu ayette Tevhid’in
tamamı vardır. Al­lah’ın ne Zat’ında eşinin, ne sıfatlarında benzerinin, ne de
fiillerinde ortağının olma­dığını Tevhîd Suresi’nin bu son ayeti ilân et­mektedir.

Allah, oluşum ve
parçalanma kabul et­mediğinden, sıfatlan da aynı şekilde olu­şum ve parçalanma
kabul etmez, mürekkeb değil basittir. Bu yüzden, O’nun sıfatların­da, timinde,
Kudretinde mertebe yoktur; nasıl olsun ki, mertebe müdahele sonucu­dur; meselâ,
aczin m iidahclesiyle kudrette mertebe meydana gelir. Allah’ın kudretine acz
müdahele edemez ki, Kudret’te mertebe olsun; bu yüzden, bir zerreyi yaraüp
idare etmekle, büyük bir gezegeni, hattâ Kâi-nat’ın tamamını yaratıp idare etmek
arasın­da O’nun Kudreti açısından hiç bir fark yok­tur; o halde, zerreyi
yaratamayan Kâinat’ı, Kâinat’ı yaratamayan da zerreyi yaratamaz. Aynı şekilde,
ilmine de asla cehalet müda­hele edemediğinden, ilminde de mertebe yoktur; bu
bakımdan, O parçayı da bütünü de, zerreyi de kürreyi de aynı derecede ve aynı
şekilde bilir. Diğer sıfatlan da aynen bunun gibidir.

Kâinat’ta bir şey her
şeyle, her şey de bir şeyle ilgili ve bağlantılıdır; bir şeyin her şe­ye, her
şeyin bir şeye bakan bir yüzü vardır. Nasıl insanda her hücre birbiriyle ve
bede­nin tamam ıyle alâkalıysa, Kâinat Kita-bı’ndaki her bir harf, her bir
kelime ve her bir cümle de birbiriyle ve Kâinat’ın tama-mıyle öylece
alâkadardır. Nasıl böyle bütün varlıklarda O’nun, Zat-ı Ulûhiyyet’in sikke­si
varsa, yani Vahidiyyet sözkonusuysa, ay m şekilde, her bir varlıkta aynı Zat’ın
pek çok isminin birden tecellisi de Ehadiyyet sikkesini ilân etmektedir.

îman, akide ve amel
olarak en özlü bi­çimde “Lâ İlahe ill’Allah” Kelime-i Tev-hid’inde
anlam ve ifadesini bulan Tevhid, hiç bir zaman “Bir Allah vardır”
deyip, son­ra da O’nun mülkünü sebeplere, tabiata, putlara, insanlardan veya
cinlerden bir ta­kım ‘üstün’ kabul edilen varlıklara, tağutlara ve şeytanlara
taksim ve isnad etmek, bütün bunları sayısız ortaklar hükmünde mercî ta­nımak
ve her şeyin yanında hazır olan tlâhî İrade, ilim, Hüküm ve Kudret’i bilmemek
ve tanımamak, O’nun emir ve yasaklarım hiçe saymak, sıfatlarını, gönderdiği
elçile­rini ve nebilerini reddetmek demek değil­dir. Allah’ı sıfatlarıyla, isimleriyle
ve fiille­riyle tüm Kâinat’ın şahidliğine dayanarak kalben tasdik etmek ve
elçileriyle gönderdi­ği emir ve yasaklara göre davranıp hayatın her safhasında
O’nun hükümlerini uygula­maktır Tevhîd. Kişilerin de Tevhid karşı­sında, bir
çekirdekten la büyük hurma ağa­cına, güneşin eldeki aynada görülen misa­linden
ta deniz yüzündeki aksine ve bizzat kendine kadar mertebe ve inkişafları örne­ği,
mertebe ve inkişafları vardır.

Kâinat, zerrelerden
kürrelere kadar Al­lah’ın isimlerinin tecellisiyle varlık kazan­maktadır.
Fırtınalı bir deniz, zelzeleli bir zemin O’nun Azîz, Cebbar ve Celîl isimleri­ni
anar veya bu isimler denizde fırtınalar, zeminde zelzeleler koparırken,
yeryüzünde şefkat ve merhametle terbiye edilen yavru­cuklar Cemîl ve Rahîm
isimlerini zikret­mekte, Güneş, ismini Nur isminden alırken, bahar mevsimi
Hannân, Mennân, Musav-vir, Müzeyyin, Cemîl, Muhsin, Lâtif, Ke­rim, Rahîm…
isimleriyle O’nu teşbih et mektedir. Bunun gibi, her bir insanda O’nun

Musavvir, Müzeyyin,
Cemîl, Semî, Basîr, ÂHm, Muhyî, Mümît, Kadir gibi isimleri te­cellî
halindeyken, her bir insan veya her bir varlık türünde ise, o insan veya türün
kendi­ne has karakter ve fonksiyonunu belirleyen bir isim öne çıkmış olarak
bulunur. O insan veya türün bir bakıma ‘nefs’ini işte bu isim oluşturur.
Yeryüzü hayatında bir bakıma kişilerin güç, zekâ, zevk, karakter, mizaç, hattâ
renk, meslek ve ırk bakımından da farklılığına kaynaklık eden bu tecellinin ge­risinde
yine O’nun birliği yatmaktadır. Na­sıl, gece karanlığında görünmeyen varlıklar
Güneş’in şualarının üzerlerindeki tecellile­riyle dıştan şekil, renk, çeşitli
özellikler ve fonksiyon bakımından ayrı ayn görünüyor ve aslında hepsini bu
şekilde zahirde farklı gösteren tek bir güneşin şualanysa, (Gök­lerde ve yerde
en büyük mesel Allah’ındır) bunun gibi, nefsleriyle, bir takım zahirî
özellikleriyle ayn ayn olan varhklann bu ayrılıklarının ötesinde ise, hepsine
varlığını kazandıran Bir Allah vardır. O halde, aslo-lan, yeryüzü hayatı için
gerekli olan bu farklılıklar değil, hepsinin üzerinde görülen Ehadiyyet
sikkesinin sahibi Zat’a ibadetle, O’nu tevhidle Tevhid üzere olmaktır. Nefsî
çokluklan ve izafîlikleri aşıp, ‘ruhî-manevî-ilâhî’ olanda birleşmekle, daha
açık bir de­yişle, Bir Allah’ın hükümlerine teslimiyet ve O’na ibadetle Tevhid
ve dolayısıyle hu­zur gerçekleşecektir.

ALI ÜNAL

• Kelâmda, Allah’ın
gerçek tek olup, her türlü ortak ve benzerden münezzeh olduğu­na inanmak
demektir. Kelâmcılar, yeni ol­ma, yaratılmayı (hads) ısbat ettikten sonra,
Allah’ın kıdem sıfatının bu hads’den yani yeni olma ve yaratılmadan tenzih
ederler. Aslında tevhid İslâm dininde kelâm il­minin müteradifi olup, bütün
akaid erkanı­nın esasını teşkil eder.

Tasavvufta ise tevhid
yeni olan, yaratı­lanla yaratanı bir tek varlık olarak görme manasına
gelmektedir (bk. Rusuh al-Din İs­mail b. Ahmet al-Ankaravi, Minhac al-fu-kara,
İstanbul, 1286, s. 287). Sufılere göre, hadsi isbata gitme, gerçek birlemeye
(tev­hid) engel olur. Zira yeni olan veya yaratı­lan şeyler, Allah’ın muhtelif
şekillerde bir­birini takip eden tecelliler ile çeşitli isim ve sıfatlar
altında gözükmesinden ibarettir. Onlara göre, yaratılmış olan şeyler Allah’ın
muhtelif aynalardaki görünüşüdür.

Tevhid’in muhtelif
eserlerdeki derecele­ri aynı olmakla beraber, her derecedeki şek­line verilen
ad farklıdır. Tevhid’in bilgi de­recelerinin ilm el-yakin, ayn el-yakin ve hakk
el-yakin gibi derece itibariyle birbirin­den farklı üç şekli vardır: îlmî
tevhid (et-tevhid el-ilmi), göz ve vecd ile tevhid (et-tevhid el-ayni
el-vicdani), Hakk ile tevhid (et-tevhid ür-rahmani). Birincisi, bir takım bilgi
ve delillerle Allah’ın birliğini tasdik et­meden İbaret olup, iman için şart
olduğun­dan buna et-tevhid el-imanî adı da verilir. Aynca halka mahsus bir
tevhid olduğun­dan, halk tevhid’i manasına tevhid el-amme denir. Bu şekildeki
tevhid, insanı, sadece Allah’a açıkça ortak koşmaktan (eş-şirk el-celi)
kurtarır. Kul, bu tevhid derecesiyle sa­dece Allah’ın birliğini bilmiş olur.
Allah’ın birliğini akıl ile kabul eden, Allah’tan başka bir varlık olmadığına,
Allah’tan başka hiç­bir varlıkta fiil, sıfat ve zat bulunmadığına inananların
tevhid’ine ise, has tevhid mâna­sına et-tevhid el-hass denir. İkincisi, Al
lah’ın birliğini zevk ve görme ile bilme olup, üç derecesi vardır: fiilleri
birleme

(tevhid ü’l-ef al),
sıfatlan birleme (tevhid ül-sıfat), zâtı birleme (tevhid üz-zât). Bun­lardan
birincisi, varlıkta Allah’tan başka hiçbir müessir kabul etmeyip, bütün sebep­leri
reddetmekten, ikincisi Allah’ın sıfatını mutlak kabul edip, başkasının sıfatını
red­detmekten veya her türlü kuvvet ve kudre­tin Allah’ın her şeye şamil olan
kudretinde gark ve her türlü ilmin Allah’ın zatından başka hiçbir zat, fiil ve
sıfat tanımamaktan ibarettir. Bu üçüncü tevhid’e en has olan tevhid mânasına
et-tevhid el-ahass denilir. Rahmani tevhid ise, Allah’ın birliğini, biz­zat
onun içinde yok olmakla bilmektedir. Tevhid, aynca Allah’a doğru yolculuğa
çıkanların içinde bulunmaları gereken en son hal (makam veya menzil)’dir.

(SBA)