SAĞDUYU

658

 

SAĞDUYU

 

Günlük hayatın
belirlediği görüş, düşü­nüş ve davranış şekillerinin bütününe sağ­duyu adı
verilir, insanlar günlük hayatların­da bir takım tecrübeler ve kanaatler elde
ederler ve bu günlük tecrübe ve kanaatleri­ne göre düşünüp değerlendirmelerde
bulu­nurlar. Bu anlamda sağduyu, bilimsel olana aykırı ve karşıttır.

Sağduyunun yukarıdakine
benzeyen, fakat ondan biraz daha farklı şöyle bir tarifi­ne daha
rastlanmaktadır: İnsanın günlük ha­yatı içinde geliştirdiği ve bilimsel
üretilen şeyler arasındaki bağların gelişmesi, bili­min yaygınlaşması sebebiyle
bilimsel bil­giye yaklaşma süreci içinde bulunan görüş­lerin, alışkanlıkların
ve düşünme biçimleri­nin tümüdür.

Bu olumsuz görünümlü
anlamlar yanın­da, sağduyunun bir de yaygın anlamı vardır. Buna göre sağduyu,
ortalama ölçülere uygun, sağlam düşünme, duyu yeteneği veya doğuştan açık
gözlülük, belli bir pratiklik duygusu veya işlenmiş zekâ anlamına gelir. Bu
manada sağduyu (Akl-ı Selîm), iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırarak doğru
yargıda bulunmayı ifade eder. Böyle bir duygu bütün insanlarda ortak olarak
vardır. Akl-ı Selîm, Hakk’a inanmanın, doğru sö­zün, iyi işler yapmanın
güzelliğini bilir. Doğruluk ve adaleti yerinde kullanmanın, kötü şeylerden
sakınıp iffetli yaşamanın vb, iyi durumların güzelliklerini bilir ve kavrar.
Çünkü akıl; içten gelen bir din olarak vasıf­landırılmıştır. Ragib el-İsfahanî,
akıl ile di­ni birleşmiş bir hakikat olarak kabul etmek­te ve dini dıştan gelen
bir akıl, aklı da içten gelen bir din olarak vasıflandırmaktadır. Ona göre
Allah, akl-ı selimi vasfederken şöyle buyurmaktadır: “İşte bu, Allah’ın di­nidir
ki, insanları bu fıtrat üzerine yaratmış­tır. Allah’ın yaratılışında değişme
yoktur, dosdoğru olan işte bu dindir; fakat insanla­rın çoğu bilmezler”
(Rum, 30). Bu ayette Allah akla din adını vermiş ve din ile akl-ı selimi
birleştirmiştir. Din İle akl-ı selimin nuruna işaret etmek için de “Nur
üstüne nur” tabirini kullanmıştır.

Fransız filozofu
Descartes da sağduyu (bon sense)’yu aynı manada kullanmış ve akıl (raison)’ın
eşanlamı olarak almıştır. Akl-ı selîm, zihnin verdiği hükümlerde sa­dece
dayandığı ilkelerin ve esasların topla­mından ibaret değildir; o, aynı zamanda,
bu ilkeleri en iyi şekilde uygulama kabiliyetini de içine alır.

Akl-ı selîm,
eğitilmiş, geliştirilmiş ve denetim altında bulundurulan akıl karşılığı olarak
da kullanılmıştır. Bu anlamda selîm, doğru ve sağlam bir şekilde hüküm verme­ye
tabiî bir eğilim içinde olmak demek olur;

fıtrî veya tabiî akıl
(sens commun) ile birle­şir. Fıtrî akıl ise bütün insanlarda ortak olan akıl,
muhakeme kabiliyetidir ki, bütün in­sanlar bile böyle bir akla sahiptir. Fakat
bu akıl, terbiye edilmediği takdirde, her zaman yeterli olmayabilir. Yine de bu
akıl sayesin­de insan ister en büyük bilgin olsun, isterse en bilgisiz ve hayal
gücünden yoksun ol­sun, kırmızı şeyleri “kırmızı”, sıcak şeyleri
“sıcak”, güneşli günleri “güneşli” olarak ni­telendirir.
Onlar herkesin ortak olarak pay­laştığı nesne ve niteliklerden kalkarak, or*
tak görüşlere erişirler. Yiyeceğin açlığı gi­dereceği, suyun ateşi söndüreceği,
mevsim­lerin birbirini takip edeceğine ait görüşler, hayatın en ilkel
olaylarından çıkarılmışlar­dır.

Felsefe dilinde
sağduyu deyiminin farklı ve daha az önemde bir anlamı vardır. Bura­da deyim
kelime anlamıyla alınır ve “Her­keste ortak olan duyu” veya daha
doğrusu “Bütün insanlarda ortak olan kanılar” veya “Karşı konulmaz
anlaşmadan, uyumdan doğan kanaatlar” şeklinde kullanılır. Bilin­diği gibi
insanlar günlük yasayı şiarından bir takım kanaatler edinirler ve bu kanaatle­re
göre düşünür ve hüküm verirler. Bu an­lamda sağduyunun bilimsel olana karşıt ol­duğu
ileri sürülebilir. Sözgelimi B. Russell; Aristoteles ve Descartes sistemlerinin
bü­yük ölçüde bu anlamda bir sağduyuya da­yandığını ileri sürerek onları tenkit
etmiştir. Aristoteles için Russell, Felsefe Tarihi’nĞe şöyle der:
“Aristoteles sistemi, yan yanya bir sağduyu sistemidir. Onun yargılan, ek­seriyetle
sudan bir takım ayrıntılar üstünde duran ve Öğretici bir hava içinde ileri sürü­len
sağduyu önyargılandır.” Sağduyu kav­ramı, zaman zaman, bilimler için de
kulla­nılmış ve L. Barncet, klasik fizikin herhangi bir cismin boyutlarının hep
aynı kalacağı şeklindeki açıklamasını bir sağduyu varsa­yımı olarak
nitelendirmişti. Halbuki klasik fizikle bir devrim sayılan izafiyet teorisinin
sahibi Einstein ise, sağduyunun, onsekiz yaşından önce zihinde yerleşen
önyargılar­dan başka bir şey olmadığını göstermek is­temiştir. Ona göre,
onsekiz yaşından sonra elde edilen her yeni düşünce, tartışılmadan kabul edilen
daha önceki sağduyu önyargı-lanyla savaşmalıdır. Einstein’in işte bu ti­tizliğidir
ki, tabiatta olup bitenleri ispat et­meden kabul etmemiş ve onun tabiat olay­larını
daha iyi ortaya koymasına sebep ol­muştur.

Felsefe tarihinde
sağduyuyu akıl ile aynı anlama kullanan Descartes’dan sonra ts-koçya Okulu ve
bu okulun kurucusu sayılan Thomas Reid, sağduyunun doğuştan oldu­ğunu ileri
sürmüştür. Böylelikle sağduyu kavramı; “herkesçe aynı biçimde
duyulan”ı ifade eden “ortak duyu (commun sens)” an­lamında
kullanılmıştır. Nasıl ki, bütün in­sanların paylaştıktan ortak fiziki
nitelikler varsa, aynı şekilde, evrensel ortak paylaşı­ma konu olan görüşlerin
de olduğunu rahat­lıkla söyleyebiliriz. Çünkü insanlar bazı bi­yolojik ve
toplumsal şartları paylaşmakta­dırlar. Bunun içindir ki, onların aynı şartlar
altında, özde aynı biçimde etkilenmeleri de sözkonusudur. Sağduyu, işte bu
etkilenme­nin neticesidir. Onun kaynağı, en temel ve geniş kapsamlı bir
özelliğe sahip olan ha­yat; yani insanın biyolojik, psikolojik ve toplumsal
hayalıdır. Sağduyu verisinin (bil­gisinin) elde edilmesi için zorunlu olan tüm
şeyler duyguların ve belleğin kullanılması ve en basit türden akıl yürütmeden
ibarettir. Burada tek bir tavırdan söz etmek imkan­sızdır. Çünkü sağduyu
herhangi bir metodu

kullanarak elde edilen
şey değildir; o, ister istemez, farkında olunmaksızın elde edilir. Sağduyu bir
araştırmanın sonucu olarak el­de edilmez; o, sadece yaşamın bir sonucu olarak
ortaya çıkar. Sağduyu yoluyla elde edilen veriler eleşlirilemezler. Araştırma
metodlan ne kadar farklı olursa olsun, sağ­duyu bilgilerinin temeli pratik
olarak değiş­mez. Sağduyu, her türlü araştırmanın hare­ket noktasıdır. Şuurlu
metodlan, bilim yol-lannı kullanarak onun üzerine çıkabilir, fa­kat hiçbir
zaman sağduyudan yoksun kalı­namaz.

Sağduyu kavramı günlük
hayatın belir­lediği görüş, düşünüş ve davranış şekilleri­nin tamamı anlamında
kullanılınca “akl-ı selim” ile pek ilgisi kalmamaktadır. Bu an­layışın
din ile de bir ilgisi yoktur. Fakat, akl-ı selim manasındaki sağduyuya islâm
dini büyük görevler yüklemiştir. Akl-ı selîm çe­şitli illet ve zihni
hastalıklardan uzak, doğru düşünebilen, iyi ile kötüyü ayırdedebilen akıl demek
olduğu içindir ki, din ile birleş­miştir. “Allah kimi dilerse onu nuruna
ka­vuşturur” ayetinde din ile akıl birleştirilmiş ve tek bir nur haline
getirilmiştir. Zira din akl-ı selimden uzak kalınca ışığın kaybol­masıyla
görmekten aciz kalan bir göz gibi pek çok şeyleri halletmekten aciz kalır. İşte
böyle bir akıl, hak ve gerçek bir din ile dai­ma bir dayanışma ve yardımlaşma
halinde­dir. Çünkü akıl ile din birbirine destektir. Akıl doğru yolu ancak
gerçek din yardımıy­la bulabilir. Din de ancak akl-ı selim ile an­laşılıp
açıklanır. Zira akıl bir temel, din de bir bina gibidir. Bina olmayınca sadece
te­mel bir fayda sağlamayacağı gibi, temel ol­mayınca da bina meydana gelip
gerçekleşe­mez. Akl-ı selim, gerçek din ile daima içi-çedir; biri olmadan
diğeri olamaz. Din ile aklın bu birleşimi onları zaman zaman, bir­birlerinin
yerlerine kullanılmaları sonucu­nu doğurmuştur. Akıl içten gelen din, din de
dışlan gelen akıl olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple din, dolayısıyla vahiy,
akla bir ta­kım dini yasaklar ve metafizik gerçeklikle­rin bilgilerini vermek
suretiyle yardım et­mektedir. Din de aklın keşf ve idrakine muhtaçtır. Bunun
için de akl-ı selim ile ger­çek dinin çatışması diye bir şey olamaz. Ba­tıl
dinler ise akl-ı selim ile daima bir çatışma ve çelişme halindedir; çünkü batıl
dinlerin ileri sürdüğü hakikatlar daha çok insanların duygusal isteklerine
dayanmaktadır. Dola­yısıyla bunlar vahyin gerçeklik dünyasını yansıtmazlar ve
vahyin hakikatlerini temsil etmezler. Neticede akl-ı selim ile bir çatış­ma
içine girerler.

Hüsamettin ERDEM