ÖZNELCİLİK

242

 

ÖZNELCİLİK

 

Düşünce yapılan veya
düşünce sistem­lerinde özneyi (süjeyi), her türlü problemin çözümünde temele
alan ve herşeyin ölçüsü olarak kabul eden felsefi öğretinin adıdır. Böyle bir
eğilimin mevcut olduğu tüm öğ­retiler, mevcut yargılarını ve
akıl-yürütme-lerini bireyin veya öznenin düşünce ve bi­lincine dayanarak
gerçekleştirirler.

öznelciliğin, tüm
nesnel öğeleri kendi­sinde temellendirdiği görülen özne (suje) kavramı, ancak
17. yüzyıldan sonra, bugün­kü psikoloji ve epistemolojide kullanılan anlamını
kazanabilmiştir. Bu yeni anlam, psikolojideki “ben” anlamının özneye
yük­lenmesidir. Bu dönemden Önce ise özne dendiğinde, akla töz (cevher)
gelmektey­di.

Bilgi teorisi alanında
öznelcilik, bilinen nesneyi, bilen özne ile açıklama çabasını ifade etmektedir.
Öznelci açıklama biçim­leri, idealizm ile yakın bir uyuşma içinde, nesneyi özne
ile temellendirirler. Bilginin oluşumunda rol oynayan nesne-obje düa-lizmini
reddederek, özneye ağırlık verirler. Onların gözünde nesne, öznenin bilinci so­nucunda
oluşan ve kendisine yönelen bir özne mevcut olmadığı müddetçe bir anlam ifade
etmeyen ve hatta var olduğu bile şüp­heli olan bir şeydir. Bilinç dışında
varoldu­ğu söylenen dünya, aslında bilincin bir ürü­nü ve bilincin bir
yanılsamasıdır. Dış dün­yanın ve ondaki tek tek mevcut bulunduğu söylenen
nesnelerin kendi başlarına, özne­den ve onun bilincinden bağımsız bir an­lamları
yoktur. Dış dünyanın gerçekliği sözkonusu olmadığı gibi, filozoflarca ara­nılan
hakikat de onda mevcut ve saklı ola­maz. Hakikat, ancak, Descartes’m da belirt­tiği
gibi, kendisinden şüphe edilmeyen öz- nede, yani onun bilincindedir ve onu
orada aramak gerekir. Bu çaba esnasında bilinç dışındaki dünyanın varlığı
sorulursa, bu da ancak bilince dayanarak açıklanabilir.

Bu açıklama tarzı,
kimi dönemlerde bazı filozofları, varolanın izahında, bireysel bi­linçlen daha
geniş ve daha kapsamlı ve aynı zamanda diğer düşünürleri de daha ikna edici
olması açısından mevcut genel bir bi­linç veya genel ve kapsayıcı bir Özne
fikrine götürmüştür. Nitekim Hegel’in geist kavra­mı, daha önceki dönemlerde
bir Plotinos’un ben ifadelendirişi varlığı ve tek tek varolan­ları açıklamada
bireyin bilincinden daha genel bir bilincin mevcudiyeti fikrini do­ğurmuştur.
Epistemolojik alanda bilgi obje­sini (bilineni) oluşturan bilgi süjesi (bilen)
olan bilincin eylemi gibi ontolojik alanda da varolanı bu genel bilinç, genel
öz yarat­mıştır. “Ben”in bu tek tek varolanları veya nesneler
dünyasını bilmesi ve tanıması ise bu genel bilinçten pay almış, ondan çıkmış
olmasından dolayıdır. Görüldüğü gibi bi­reysel bilinçlerin izahında bir genci
bilince başvurulmakta ve tek tek bilinçler bu genel bilinç kavramı ile
temellendirilmektedir.

Bu açıklama
biçimlerinde de görüldüğü üzere, öznelci bir anlayışın kendi içinde tu­tarlı,
kapalı bir sistem oluşturabilmesi için epistemolojik alandan ontolojik alana
geç­mesi ve varlığın izahında böyle bir genel özün varlığını kabul etmesi
kaçınılmaz gibi görülmektedir. Bu anlamda öznelci tavrın, idealizm ile
yakınlığı ve hatta özdeşliği açık bir biçimde görülmektedir. Nitekim
Des-cartes, Berkeley, Mach, Fichte böyle bir kaynaşmanın, yani öznel idealizmin
temsil­cileri olarak görülebilir.

Öznelcilik, varolanı
açıklama amacıyla ontolojide, filozofların çoğunluğunun yöneldikleri bir yöntem
ve öğreti olarak karşı­mıza çıkan bir olgudur, tlkçağ’da sofistlerin bir yöntem
olarak benimsedikleri öznelci­lik, Protagoras’ın “herşeyin ölçüsü insan­dır”
meşhur sözü ile dikkati çeker. Çağımı­za kadar türlü biçimlerde ve türlü
felsefi Öğ­retilerle birleşerek etkisini sürdürür. Nite­kim çağımızın önemli
felsefi akımlarından olan varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilen
Heidegger’e göre kainat, ancak için­de insan bulunduğu oranda vardır ve onunla
bir anlam ifade eder.

Şüphesiz ki idealizm
ile kaynaşan böyle­sine bir öznelci tavrın, sonunda solipsizme düşmesi ihtimali
kuvvetlidir ve gözlenen bir olgudur.

Öznelciliğin,
özellikle değerler alanında (axiology) Önemli ve zikredilmesi gerekli bir rolü
ve etkisi dikkati çeker. Ahlaki ve es­tetik değerlerin, öznenin duygularını ve
bi­lincin tepkilerini temsil ettiğini ileri süren öznelcilik, ahlaki
yargılarımızın da birey tarafından onaylanan veya onaylanmayan duyguların bîr
yansıması olduğu fikrini ile­ri sürer. Bu son tanım, meşhur ahlak filozo­fu ve
antropolog, Edward Alexander Wes-termarek (1862-1939)’a aittir.

Ahlak; öznelcilik,
ahlaki yargıların ve bu yargılardaki mevcut kavramların, insan dışında bizatihi
birer anlama sahip olama­yacaklarını ileri süren bir öğretidir. İyi, doğru gibi
ifadelendirişlerin yanında, “bo­şanma iyidir” veya “boşanma
kötüdür” gibi yargıların, bu ifade ve yargılan ileri süren bireyin düşünce
ve duygularından bağımsız olamayacağını söylemektedir. Bu kabul edilen genel
fikre rağmen, ahlakî öznelcilik görüşünü savunan filozoflar arasında da ba­zı
tartışmalar ve fikir ayrılıkları vardır. Bu tartışmaların odak noktasını,
ahlakî yargılann bireyin hangi özelliğiyle açıklanabilece­ği ve bir bireyin mi,
yoksa bir bireyler toplu­luğunun mu sözkonusu olabileceği yönün­deki farklı
görüşler oluşturmaktadır. Yargı­lamalarımızın, düşüncelerimizi mi, yoksa
duygularımızı mı temsil ettiği sorunu, öz-nelci ahlakın bünyesinde barındırdığı
önemli bir problemdir.

Öznelciliğin, değerler
alanında etkili ol­duğu diğer bir felsefi disiplin de estetiktir. Genellikle
sübjektif estetik veya psikolojik estetik olarak isimlendirilen bu anlayışta
estetik objeye yönelen süje (birey) önemli­dir. Estetik süje, nesne
karşısındaki tavır

alışı ile bir estetik
hadise oluşturmaktadır. Öyleyse estetik, bireyin yani estetik süjenin
oluşturduğu bu tavır alış ile uğraşmalı ve onu incelemelidir. Bu anlayışın
özellikle özdeşleyim (einfühlung) Öğretisinde temsil edildiğim belirtmek
gerekir. Bu öğretinin temsilcisi ise W. Worringer’dİr. Ancak, psi­kolojizmin
kurucularından Theodor Lipps, psikoloji yolu ile estetik sorunları ve
özdeş-leşim olayını açıkladığı için, aynı zamanda özdeşleyim estetiğinin
kurucusu da sayıl­maktadır.

Ali DÖLEK Bk.
Nesnelcilik

 

Önceki İçerikÖZDEŞLEŞME
Sonraki İçerikPANTEİZM