ÖZGÜRLÜK

0

 

ÖZGÜRLÜK

 

irade ile özgürlük
kavramları arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Genelde, irade­nin,
özgürlüğün bulunduğu bir alanda dış-laştuılabileceğini söylemek de yanlış değil­dir.
Buradan hareketle Özgürlükle zorunlu­luk arasında karşılıklı bir ilişki olduğu
da söylenir. Zorunluluğun olduğu yerde öz­gürlük yoktur; veya tersine, özgürlük
varsa zorunluluk yoktur.

Kuşkusuz, bu
teshiller, konu uç noktala­rından ele alındığında ortaya çıkar. Özgür­lük,
irade ve zorunluluk kavramları Baü dü­şüncesinde ilk çağlardan beri tartışılan
ve ifratla tefrit arasında bir o yana, bir bu yana giden sarkaç halinde
değerlendirilen konu­lar arasındadır.

Özgürlük konusu aynı
zamanda insanın “değerinin” tartışıldığı ve belirlendiği bir kapsam
içinde ele alınmaktadır. İradeye ve zorunluğa yaklaşım tarzımıza göre, insanı
tanrı veya köle yerine koymamız olasıdır. Varlığın bir irade ürünü olduğunu
savunan öğretilere (iradecilik: volantarizm) göre in­san var olmak istediği
için var olmuştur. (Schopenhauen Varım, çünkü var olmak is­tedim). İradeciliğin
zıddı olan mekanizmde ise insan, mutlak bir zorunlulukla hareket eder,
davranışları doğanın yasalarıyla belir­lenir ve onun dışına çıkamaz; insanın öz­gürlüğü
yoktur, zorunlulukların kölesidir. Diyalektik materyalizm ise bu iki görüşü bir
bakıma uzlaştırmaya çalışayarak insa­nın ne köle, ne tanrı olduğunu, fakat doğa­nın
zorunluluklarına bilinçli olarak katılan ve o zorunluluğu bilinciyle etkileyen
ger­çek anlamda bir insan olduğunu ileri sü­rer.

Bu görüşler konuya
bütünüyle materyalistik bir açıdan yaklaşmaktadırlar. Bu ko­nuyla dini bütün
Hıristiyan düşünürler de il­gilenmişler, açıklamalarında “irade-i
cüz’iyye” kavramına da yer vermişlerse de, konunun temelinde yer alan
sorulara doyu­rucu bir açıklık sağlayamamışlardır.

İslam, öteki
sorunlarda olduğu gibi, bu konuyu da ayrı bir düzlemde ele almakta­dır. Bir
takım kavramları hareket noktası olarak kabul edip insanın değerini mi belir­leyeceğiz,
yoksa insan için belirlenmiş bir değere göre kavramlarımızın mahiyetini mi
belirleyeceğiz? îslamda, insan sadece “kul” olarak değerlidir. Ancak
buradaki kulluğu Batı fikriyatında kullanıldığı biçimiyle, si­yasal anlamda
kölelik diye almamalı. İnsan, Allah’ın kulu olduğu hususunda bir bilinç
taşıyorsa, Allah’tan başka her şeyden öz­gürdür. Böyle bakınca, insan
özgürlükten de özgürdür (müstağnidir.) Yani özgürlük diye bir kavrama boyun
eğerek yerini ve de­ğerini ölçüp biçmeye kalkışmaz.

Fakat özgürlüğün
anlamını, değerini, yerini belirler. Özgürlüğe köle olmaz. Belki özgürlüğü
kendine köle kılar. Kulluk bilin­cini bütün boyutlarıyla kavramış olan insa­nın
aynı zamanda Allah’ın vekili veya hali­fesi kabul edildiği düşünülürse, onun
irade­sinin Allah’ın İradesinden bağımsız olmadı­ğı da anlaşılabilir. Başka bir
deyişle, böyle bir kul, esasen Allah’ın iradesine aykın dü­şebilecek bir irade
izharında bulunmanın kendi özgürlüğü ile çelişkiye düşmek ola­cağını farkeder.
Böylelikle Allah’ın iradesi ile kulun iradesi en yüksek düzeyde her za­man
uzlaşma (tetabuk) halinde bulunur. Başka bir söyleyişle irade ile zorunluluk
bütünleşmiş, özdeşleşmiş olur.

Olaya bu açıdan
yaklaşıldığında, Al­lah’ın önceden koyduğu buyruklara boyun eğmenin insanın
özgürlüğüne ket vuracağı hususundaki görüşün yapma bir sorun ola­rak ortaya
ıkacağı da anlaşılabilir.

Ünlü mutasavvıf
Beyazid el-Besta-mi’nin: “irade etmemeyi dilerim” sözü, Öy­lesine bir
özgürlük kavramını dile getiriyor ki, irade etmeme özgürlüğünü kullanarak kendi
iradesi ile Allah’ın iradesini özdeşleş­tiriyor. Özgürlüğe bunun ötesinde bir
sınır­sızlık biçmek kuramsal olarak da mümkün değildir. Fakat dikkat etmeli ki,
özgürlüğe tanınan bu sınırsızlık, özgürlüğün hatırı için değildir, Allah’ın
hükümlerine inkiyad et­me halinin tezahürüdür.

Öyleyse kimdir özgür
insan? İlk bakışta, dilediğini, dilediği biçimde gerçekleştire-bilen kişiyi
özgürdür diye düşünmek müm­kündür. Değil mi ki, o kişi, bir işi yapmayı
diliyor, yapmayı dilediği bu işi de yapıyor, onu kimse o işi yapmaktan
alıkoymuyor, öyleyse o kişi özgürdür, diyoruz.

Gerçekte, o kişinin,
sahiden özgürlüğü­nü elinde tutup tutmadığını kestirebilme-miz için, onun neyi
dilediğini, dileğinin ne­yi gerçekleştirmeye yöneldiğini anlama­mız gerek.

Daha ileri giderek,
bir takım dilekleri olan kişinin, gerçekte özgür olup olmadığı sorulabilir.

Böylece dilek (dileme)
kavramıyla öz­gürlüğün bağdaşıp bağdaşmadığı ve özgür­lük denen şeyin kendi
başına bir amaç taşı­yıp taşımadığı sorusu ortaya çıkar: İnsan, niçin bir şeyi
diler? Dilediği şeyle (dileğin objesi) ile o kişi arasında ilişki nedir? O
kişi, niçin o şeyi dilemektedir? Bu sorunun ceva­bı basittir: Bir kimse, bir
şeyin gerçekleş­mesini (olmasını) veya bir şeye sahip kılın­masını istiyorsa, o
şeye ihtiyaç duyuyor de­mektir. Yani, dileyen kişi, halen yoksun bulunduğu o
şeylere sahip olmadıkça, onların eksikliğini duyumsuyor ve o ihtiyaçlara
mahkumiyetini belirtiyor, diye düşünmeye zorlanıyoruz.

Ayrıca, burada sözü
edilen dileğin muh-tevasmdaki nefsaniliğe dikkat etmek gerek: Nefsaniliğe
bulaşmış her dilek ona bulaş-mışlığı ölçüsünde, sahibi üstünde bir hü­kümranlık
sahibidir.

Bu yüzden denebilir
ki, özgürlük insan zihninin yaman aldatmacalarından biridir. Özgür olmak
isteyen insan, özgürlüğün ha­kikatini kavramadıkça, neye karşı özgür ol­mak
istiyorsa, aslında ona köle olmaktan başka bir şey yapmıyor, denebilir.

Özgürlüğün hakikatine
biraz daha yak­laşılırsa, o, yalnız ve ancak Allah’a teslim olmak diye değerlendirilebilir.
Özgürlük, kendi anlamını sadece bu teslim oluşta bu­lacaktır. Allah’a teslim
olmanın sımnı elin­de tulan, başka hiç bir şeye teslim olmaz, O’na karşı
özgürlük ilanına kalkışansa, her şeye karşı köleliğini açıklamış olur.

insanın, her şeye karşı
özgürlüğünü ilan ve elde ettiğini düşünsek bile, bu kez, öz­gürlüğüne karşı
özgürlük ilan edebilme gü­cünü gösterebilir mi? örneğin ölüme karşı özgürlüğünü
ilan etmeye girişen kimse, öz­gürlüğünü kanıtlamak için, kendini Öldür­mekten
başka ne yapabilir? O, aslında böy­le yapmakla Ölümünü bile çabuklaşürabîl-miş
değildir, sadece vehminin kurbanı ol­muştur, demek mümkündür.

Allah’a karşı, insan,
nefsinin özgürlüğü­nü neyle, nasıl kanıtlayabilir? Bu noktada, insan
natıkasının varacağı en çılgın doruk ancak kendisini öldürmek olabilir. Fakat
kendisini öldüren kimse, de neyi isbat et­miştir? Allah’a karşı özgürlüğünü mü,
yani Allah’ın bilinen ve bilinmeyen, söylenen ve gizlenen her şeye sari ve
şamil olan irade­sinden azade olarak bir fiil işlediğini mi is-bat ettiğini
sanmakla? Yoksa çılgınlık nö-betindeki dimağın icadı olan vehimlerine nefsini
kurban ettiğini mi isbatlamış olmak­ta?

Burada, nefsin aczi o
kadar bellidir ki, nefs, özgürlüğünü isbat sadedinde ölümden başka bir yol
bulamamaktadır. Üstelik ölme veya kendini öldürme fiili, o farkına varma-sa da,
ancak Allah’ın dilemesiyle vuku bul­muştur. Çünkü Allah’ın izni olmadıkça hiç
kimseye ölmek yoktur (Ali îmran: 145).

Ölüme karşı
özgürlüğünü kanıtlamak is­teyen insan, ölüme baş eğmiş oluyor. Yoksa Ölüme karşı
özgürlüğünü kanıtlamış olmu­yor.

İnsan, farkında olsa
da, olmasa da, ger­çekte sadece Allah’a karşı kulluğu aramak­tadır. Allah’a
karşı Özgürlüğünü ilan etmeye kalkışanı, Allah her şeye kul haline getiri­yor.
O’na kul olmanın sırrını kavrayabilen-se, başka her şeye karşı özgür ve
müstağni kılınıyor.

öyleyse İslam yönünden
özgürlüğe na­sıl bir anlam yüklenebilir?

Bu açıdan özgürlük
Allah ve Resulün­den başka her şeye müstağni kalmaktan başka bir anlam taşımaz.

Kelime-i şehadet:
Allah ve Resulünden (îslam)dan gaynsma istiğnadır.

Namaz: Bütün putlara
istiğna.

Oruç: Nefsin kendinden
istiğnası.

Zekat: Kişinin
malından ve malın mal­dan istiğnası.

Hac: Kabe dışında,
bütün mekana istiğ­na.

İslam’da özgürlük, bir
istiğna disiplini­dir, diye düşünmek mümkündür.

Rasim ÖZDENÖREN Bk. İrade