DİN VE GELİŞME: Gelişme ve Bütüncül Bir Çerçeve ( İslami açıdan yapıcı bir eleştiri)

 

Prof.Dr.Abdurrahman Momin

 

           Gelişme teorisi modernlikle birlikte Avrupa’da ortaya çıkan bir teori olmasına karşın uzunca bir süre hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin kaderi üzerinde etkili olmuştur. Modernlik projesi genel olarak vahye karşı aklın önem kazanması, insanın ilahlaştırılması,  tabiatın insan tarafından denetim ve hakimiyeti, tabiatın kutsalın alanından çıkarılmasıyla ifade edilebilir. Bu; belli bir insan, toplumsal dinamik ve tarih anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu anlayışın zamanında gelişen homo economicus insan maddi ihtiyaçlarını tatmin etmek için açgözlü bir ihtirasa bürünmüştür ve modernlik projesi, toplum ve tarihin tek doğrusal bir çizgide geliştiği öncülüne dayandırılmıştır.

 

           Bununla birlikte modernite, 1970’lerden itibaren Batı’da meydana gelen bazı gelişmelerin akabinde sarsılmaya başlamıştır. Aslında modernite Batı’da eşi görülmemiş iktisadi refah ve bolluğa neden olduysa da bu aynı zamanda beraberinde beklenmedik bir sosyal çözülme, yaygın uyuşturucu tüketimi, şiddet ve intihar, cinsel sapmalar, alkolizm, siyasi yozlaşma ve yaygın çevre tahribatını da beraberinde getirmiştir. Bunların yanında modernlik projesi Batı sömürgeciliği ve emperyalizmini de öncüllemiştir. Batılı olmayan dünya Batı medeniyetinin ekonomik ve siyasi yörüngesine çekilerek, Avrupa’nın kapitalist emperyalizminin bir parçası haline getirilmiştir. Son yıllarda ortaya çıkan Üçüncü Dünya’nın yoksul ekonomilerinin sözde küresel ekonomiye ironik bir şekilde uydurulması onları bir borç yatağına çekmiş, aynı zamanda kendi kaynaklarının da kamufle edilmiş olması onları, Batılı büyük şirketlerin ağına düşürmüştür. Bu da doğal olarak Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde olumsuz sonuçlar doğurmuştur.

 

           Bu olumsuz sonuçlar Batı modernliğinin üzerindeki aşırı güveni sarsmaya başladı. Artık modernlik projesinin başarısız olduğu yönünde artan bir anlayış görülmektedir. Bunun nedenlerine baktığımızda şunları gözlemleyebiliriz. Batı modernliği insanın doğasına yönelttiği tek boyutlu, mekanist ve indirgemeci algılamasıyla insan aklının karanlık yanını, başka bir deyişle faustyan yanını görmezden gelmektedir ki bu da insan varlığının kültürel, ahlaki ve ruhsal boyutlarını yok farzetmesine neden olmuştur. Diğer taraftan toplumun değişme ve gelişme sürecini doğrusal, mekanist ve determinist bir bakışla değerlendirerek somutlaştırma hatasına düşmekte toplumun karmaşık ve çok yönlü bir bütün olduğu göz ardı edilmektedir. Yine modernitenin var olan eşitsizlikleri meşrulaştırdığı, Batı egemenliği ve sömürüsünü devam ettirdiği, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde olduğu kadar Batı ülkelerinde de ahlaki normları ve kültürel değerleri yozlaştırdığı görülmektedir. Gelişmenin ardından devam eden materyalizm ve tüketim çılgınlığı aile ve toplumun çözülmesine neden olmuştur. Yine Batı modernliği Batı’nın endüstrileşmiş ülkelerinde ortaya çıkan zenginlik ve refah, dünyayı eşit olmayan iki eşit parçaya bölmüştür. Birleşmiş Milletler gelişme raporunda, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun beşte birinin hala her gece yatağına aç gittiği ve üçte birinin de kelimelerin ifade etmekte yetersiz kalacağı bir sefalet içerisinde olduğu bir dünyada yaşadığımız belirtilmektedir. Yine  Dünya Sağlık Örgütü’ne göre üçüncü dünya ülkelerindeki beş yaşın altındaki on milyon çocuğun açlık düzeyinde ve on milyondan fazla çocuğunda her yıl bebeklik ya da çocukluk dönemlerinde yetersiz beslenme ve hastalıklardan öldüğü belirtilmektedir.

 

 

           Bütün bunlar moderniteye karşı alternatif bir takım perspektiflerin ve gelişme modellerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu gelişme modelleri insani kaygılarla ortaya çıkmıştır, bütüncül ve insan merkezli yaklaşımın altını çizerler. Bu çağdaş modellerden birisi de hiç şüphesiz postmodernizmdir. Postmodernizm genel olarak modernizme inancın koybolduğu, çoğulculuk, farklılık ve yerel öyküler, tarihler ve kimliklerden yana bir tercihi vurgular. Ancak Batı modelinin evrensel olduğu şeklindeki aşırı görüşe karşı olarak ortaya çıkan alternatif akımlar başka bir aşırılık içinde son bulmaktadır ki bunlar kültürel şövenizm ve kültürel rölativizmdir. Bütün toplumların kendi özel gelişme modelini yaşaması gerektiği şeklindeki düşünce bu defa da otantiklik kültü gibi bir riske dönüşme tehlikesini içinde barındırıyor. Bu bakımdan insanlığın biyolojik, psikolojik ve daha geniş bir anlamda medeniyetler arasında tarihi olarak iç içe geçmiş bağlarla kültürel bir bütünlük olduğu düşüncesi, evrensel bir gelişme modelini şart koşmaktadır.

 

           Modernizmle çok yakından ilgili olan diğer bir konu küreselleşmedir. Burada bahsedilen küreselleşmenin Batı’nın endüstrileşmiş uluslarının elinde, bir kontrolü, bir baskı kurma yapısını, bir hegonomik söylemi zorunlu olarak temsil ediyor oluşudur. Bu durum, teknolojiyi, bilginin akışını, büyümeyi, silah endüstrisinin sınırlanmasını ve dağıtılmasını da içeren kaynakların kontrol ve kullanımında Kuzeyin Dünya ticaretini kontrol etme ve Üçüncü Dünya’nın iç ilişkilerine müdahale etmek konusunda giderek artan eğilimlerde kendini ispatlamaktadır.

 

           Bütün bu gelişme modellerine karşı savunulan İslami gelişme modeline bakacak olursak, şunları gözlemleyebiliriz: İslamiyet evrensel ve kapsamlı bir dünya görüşünü benimser ve dolayısıyla idealleri, hükümleri, dünyevi, kültürel, ahlaki ve ruhsal dahil insanoğlunun tüm boyutlarını içine alır. Dünyevi olan ile uhrevi alanlar arasında bir ayrım yapmaz. Kainatı ve insanı amaçlı bir yaratılış olarak görür, insanın akıllı ve yaratıcı güçlerine dikkat çeker ve tabi potansiyellerini ahlaki çatı altında icra etmesi üzerine vurgu yapar. Aynı zamanda insanın zaaflarını da göz önünde bulundurarak kininizm (ahlaki hor görme) ve romantizmin aşırılıklarından sakınır. İslam eşitlik ve sosyal adalete büyük önem verir ve servetin az sayıdaki birey ve ailelerde toplanmasını onaylamaz. Yine İslami itikat ve hukuk temel bir eşitçilikle tanımlanır ve insanlar arasındaki ırk, sınıf, zenginlik veya statü gibi hiçbir ayrımcılığı kabul etmez. Aynı şekilde İslami devlet; sınıf ve itikat farklılıklarına bakmaksızın toplumun tüm bölümleri için ekonomik ve sosyal güvenlik, sosyal adalet ve insan haklarının temininin emredildiği bir refah devletidir.

 

 

            Gelişim üzerindeki İslami perspektifin birbiriyle ilişkili iki boyutu makro ve mikro boyutlar olarak tasvir edilir. İslam’ın makro boyutu evrensel ve kültürel-ötesi bir gelişim vizyonunu içerir. Diğer taraftan, İslami gelenek kendi içindeki bölgesel özellikleri birleştirmek için yeterince açıktır ki bu da onun mikro boyutunu oluşturur.  Böylece İslami gelişim modeli sahte evrenselcilik ve dar kültürel görecilik gibi iki yanılgıdan uzak durmaktadır. Yine İslamiyet, modernleşme projesinde gerekli görülen aşırı yüceltilmiş insan anlayışına da bir denge getirir. Böylece maddecilik, zevke düşkünlük ve tüketiciliğe bir düzenleme önermektedir. Bu bakımdan İslamiyet, batı sahnesindeki son gelişmeler tarafından doğruluğu kanıtlanan, modernliğin köklü, kapsamlı ve yapıcı bir eleştirisini teklif etmektedir.

 

            Ancak günümüz Müslümanlarına baktığımızda bu çizgiyi yansıtmayan üzücü bir tabloyla karşılaşmaktayız. Genel olarak Müslüman ülkelerin şu kültürel sendromu paylaştıkları görülmektedir: mülkiyet ve ekonomik gelişmemişlik, cehalet, dış borç, yardımlara aşırı itimat ve yerleşik tembellik..Açık olarak tüm bu özellikler İslami kültüre aykırıdır. Bu yüzden Müslümanlar bu durumdan kendilerini sorumlu tutmalıdırlar.

           Sonuç olarak modenizme karşı İslami gelişim vizyonunun yayılması için birbiriyle ilişkili iki gereksinime ihtiyaç vardır. İlk durumda İslamiyet’in olmazsa olmaz idealleri ve prensiplerine uygun olarak Müslüman ülkelerin yeniden yapılandırılması elzemdir. İslami ruha uyumlu bir demokratikleşmeye, eşit zenginlik dağılımına, kaynakların akıllı kullanımına, kendi kendine güvene, insani kaynak gelişimine ve finansal yeniden yapılandırılmaya gereksinim vardır. İkinci olarak İslami gelişim modelinin parametrelerinin incelenmesine ve çağdaş akademik söylemde incelikle işlenmesine gereksinim vardır. Bu bakımdan Müslüman sosyal bilimcilere önemli bir sorumluluk düşmektedir