ALGI

Bir an olsun herhangi bir duyunuzun işlevsel olmadığını düşünün. Örneğin, görme duyunuzu kaybettiğinizi ve ailenizdeki bireylerin yüzlerini, bahçedeki çiçekleri ya da yemek masasındaki yemekleri göremediğinizi; işitme duyusunu kaybettiğinizi ve ailenizle birlikte olduğunuz yemekte konuşulanları duyamadığınızı; bir bahar günü çiçeklerin açtığı bir parkta yürürken hiçbir koku alamadığınızı ve yediğiniz leziz bir şeftalinin tadını alamadığınızı düşünün. Bu örneklerde hep bir şeyler eksiktir. Bir anlamda, beyin dış dünyanın resmini çekmekte ancak resmin bir kısmı hep eksik kalmaktadır.
İnsan beyni dış dünyaya duyu sistemleri olan görme, işitme, koku, dokunma ve tat vasıtasıyla bağlanmaktadır. Bu bağlantılar sonucunda dış dünyayı deneyimle- mek, bilmek ve anlamak gibi birçok bilişsel süreç yürütülmektedir. Duyum ve algı uyaranların (bilgi) dış dünyadan alınması, beyine taşınması, beyinde işlenmesi, yorumlanması ve bir karar verilmesi süreçlerini içermektedir. Algısal sistemlerin temel işlevi, hareket sisteminin ürettiği davranışlara gereken duysal bilgiyi sağlamaktır. Bütün bu süreçlere ait mekanizmaları belirlemek ve tanımlamak duyum ve algının çalışmaları kapsamına girmektedir.
Duyum içinde bulunulan bir ortamdan uyaranların içerdiği bilginin ilgili duyu sistemi tarafından yakalanarak sistem içine alınması ve beyindeki fizyolojik merkezlere iletilmesini kapsamaktadır. Algı ise uyaranların taşıdığı bu bilginin analiz edilmesi, tanınması, yorumlanması ve organize edilmesini kapsayan süreçlerdir. Burada uyarandan kastedilen duyu sisteminde tepki doğuran fiziksel bir enerjidir. Genel olarak çevremizdeki bir fiziksel uyaranın sistem içine alınması ve sonrasında belli süreçlerden geçirilerek bu uyarana karşı tepki üretilmesi algısal süreç olarak ifade edilmektedir. Örneğin gözünüzü açtığınızda dışarıdan gelen uyarana karşı hemen bir tepki üretirsiniz. Bu farkında olmadığınız çok kısa bir süre içinde gerçekleşir. Ancak, ayrıntılara bakıldığında uyaran ve tepki arasında bir dizi alt süreçler ve işlemler yapılmaktadır. Şekil 4.2 bu süreçleri kısaca özetlemektedir. Çevremizde sonsuz sayıda uyaran bulunmaktadır. Bu uyaranlardan biri dikkat çeker ve ilgili duyu sisteminin alıcı hücreleri vasıtasıyla sistem içine alınır. Alıcı hücreler tarafından yakalanan uyaranın (ışık, ses gibi) sinir sisteminin anlayacağı dil olan aksiyon potansiyellerine (nöral sinyaller) dönüştürülmesi gerekmektedir. Nöral sinyallere dönüştürülen uyaran sistemdeki sonraki yapılara aktarılarak analiz edilir. Bu analizler sırasında uyaran, işleme koşulmakta ve kodlanmaktadır. Bunu takiben elde edilen ürün algılanır ve tanınır. Bu aşamada önceden sahip olduğumuz bilgi dağarcığı süreç içine alınır. En sonunda, organizma dış dünyadan gelen uyarana karşı tepki oluşturarak eyleme geçer. Yapılan bu eylem çevrede değişiklik yaratacağından bir sonraki algısal süreç başlamaktadır. İşin doğası gereği bu süreç bir döngü şeklinde devam etmekte ve bu da algısal sürecin dinamik olduğuna işaret etmektedir.

 

Çevremizdeki uyaranlar çeşitlilik ve şiddet seviyeleri açısından farklılaştığından farklı duyu organlarını uyarmaktadırlar. Örneğin, objeleri ve renkleri görmeyi sağ­layan ışık ile bir şarkının duyulmasını sağlayan ses uyaranları ayırt edilmektedir, çünkü insan anatomisi çeşitli duyu sistemlerine sahiptir: görme, işitme, dokunma, koku ve tat. Her sistem farklı anatomi, farklı duyu organı ve farklı alıcı hücrelere sahiptir. Yine her sistemin meydana getirdiği nöral sinyalleri beyine aktaran özel­leşmiş nöral fiberleri de vardır. Her bir duyu sisteminde bulunan alıcı hücreler et­rafımızda bulunan farklı türdeki uyaranlara tepki verirler. Tablo 4.2 duyu duyuları sınıflarken Resim 4.1 bu duyuların insan beyninde nerede işlendiklerini göster­mektedir.

Duyu

Enerji

Alıcı Hücreler

Organ

Beyin

Görme

Işık

Koni ve çubukçuklar

Göz

Primer Görme Korteksi

İşitme

Ses

Kokleadaki saç hücreleri

Kulak

İşitme Korteksi

Tat

Kimyasal

Burundaki saç hücreleri

Dil

Primer Tat Korteksi

Koku

Kimyasal

Dil ve ağızdaki Hücreler

Burun

Olfaktori

Korteks

Dokunma

Basınç, Sıcaklık vb.

Derideki

hücreler

Deri

Somatosensöri

Korteks

Algı hemen oluşan ve özel ve ayrıca bir çaba gerektirmeyen bir olgu olarak görünse de algısal süreçler incelendiğinde arka planda karmaşık süreçlerin yer aldığı görülmektedir. Bir ışık hangi parlaklıkta olursa görülmektedir? Bir kişi ne kadar parfüm kullanırsa başkaları tarafından fark edilebilir? Bu sorular bir yandan uyaranın şiddeti ile ilgili olup diğer yandan uyarana karşılık verilen tepkileri içermektedir. Psikofizik, uyaranın fiziksek özellikleri ile bu özelliklere karşı verilen davranışsal (psikolojik) tepkiler arasındaki ilişkileri inceleyen psikolojinin alt dalıdır. Bu uyaran-davranış etkileşmesini ifade eden fonksiyona da psi- v    

Fark eşiği aynı tür iki uyaran arasında farklılık meydana getiren fark edilebilen en düşük enerji seviyesidir.
ile açıklanmaktadır. Mutlak eşik bir uyaranın fark edildiği en düşük enerji seviyesi olarak tanımlanmaktadır. Örneğin karanlık bir odada görülebilen en düşük ışık seviyesi, sesiz bir ortamda dullan en düşük ses seviyesi, bir odada fark edilen en az parfüm miktarı veya bir kova suda fark edilen en düşük tuz miktarı. Duyu sistemleri uyaranlara aşırı şekilde duyarlıdır. Normal koşullar altında bir mum ışığı yaklaşık olarak 48 km uzaklıktan görülmektedir. Sessiz bir odada bir kol saatinin tik sesi yaklaşık olarak altı metre uzaklıktan durmaktadır. Bir çay kaşığı şeker yaklaşık olarak 7,5 litre suda, bir damla (bir bırakımlık) parfüm üç odalı bir daire içinde ve bir arının kanadı bir santimetre ^kseklikten bırakıldığında fark edilmektedir. Bu veriler sizi şaşırtabilir. Unutmayın bunlar normal ya da ideal koşullar altındaki ölçümlerdir. Günlük yaşamda ise bu verilere ulaşılamaz çünkü gürültü (noise) her zaman ortamda bulunmaktadır. Gürültü arka planda var olan ve uyaran ile karışan bir başka uyarandır. Bir başka deyişle duyum ve algıda gürültü uyaranla birlikte ortamda var olan ve genellikle istenilmeyen bir başka uyarandır. Örneğin, radyoda haberleri dinlerken arada sırada frekansların karışmasıyla oluşan cızırtılar. Gürültü kavramı sadece işitsel uyarana değil diğer uyaranlar içinde kullanılmaktadır.
Eşiğin bir başka biçimi ise fark eşiğidir. Bir sabah kahvaltısı için mahallenizdeki fırına gittiğinizi düşünün. Buradaki simitler arasından en iyi kızarmış simidi almak için simitler arasında karşılaştırmalar yapar ve birkaç simide kadar ayıklamalar yaparsınız. En sonunda içlerinden birini tercih etmekte zorlanırsınız ve rastge- le birini alırsınız. Bu durum aslında pazarda ya da markette meyve veya sebze alırken çok sık yapılan bir eylemdir. Algı psikologları bu karşılaştırmaları fark eşiği altında değerlendirmektedir. Bir uyarıcının şiddetinin değiştiğinin organizma tarafından fark edilebilmesi için gerekli asgari miktara fark eşiği denir. Örneğin, elle kaldırdığınız ağırlıkta 100 gramdan sonra 105 gramı fark edebilirsiniz. Buradaki fark eşiği 5 gramdır. Eğer ağırlık 200 grama çıkarılırsa o zaman 210 gram ağırlığı ancak fark edebilirsiniz. Bu durumda fark eşiği 10 gramdır. Fark eşiği aynı tür iki uyaran arasındaki değişikliği farketme olarak tanımlanmasından dolayı “ancak farkedilebi- lir farklar” olarak da isimlendirilmektedir.
İnsan duyu sistemlerinin en önemli özelliklerinden biri çevremizdeki uyaran şiddetindeki değişikliklere duyarlı olmasıdır. Güneşli bir günde etrafta dolaştıktan sonra karanlık bir ortama (örn. Sinema) girildiğinde öncelikle bu ortamda hemen hemen hiçbir şey görülememektedir. Fakat bir müddet sonra (yaklaşık 25 dakika sonra) en yakındaki kişinin yüzündeki ayrıntılar bile görülür. Bu olgu duyusal adaptasyon olarak adlandırılır ve belli bir uyaran seviyesine uzun bir süre maruz kaldıktan sonra duyu sisteminin duyarlılığını ve kapasitesini yeniden düzenlemesi olarak tanımlanır. Bu nedenle duyusal adaptasyon bilgi işleme süreçlerini etkiler ve sonuçta algılar ve biliş üzerinde olası değişiklikler meydana getirir. Bir başka açıdan bakıldığında ise sanki insan beyni zihinsel olarak uyarılmanın sesini kısmaktadır (Calin-Jageman ve Fischer, 2007). İnsan duyu sistemlerinin (birçok canlıda bu durum mevcuttur) adaptif özelliği hayatta kalma prensibi ile doğrudan ilintilidir. Çünkü eğer canlıların duyu sistemleri uyaranların sadece belli bir seviyesine (örn. sadece öğle ışığı) tepki vermiş olsalardı, çevrede meydana gelen ve olağan olan değişikliklere karşı duyarsız kalırlardı. Bu durum canlının tepkilerini oldukça kısıtlı bir alan içinde yapmasına neden olurdu.