Oktay Rifat kimdir? Hayatı ve eserleri: Trabzon’da doğdu (1914). Ortaöğrenimini Ankara Gazi Lisesi’nde, yükseköğrenimini Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı (1943). Memurluk, avukatlık yaptı. 18 Nisan 1988’de öldü. İlk deneylerini Varlık dergisinde (Ezâ, 15 Aralık 1936; Halka, 1 Ocak 1937) yayımlayan Oktay Rifat, yaşıtı öteki şairler gibi II. hececi kuşaktan öğrendiği sezilen teknikleri, onlara özgü sözcük ve tamlamalarla uygulamaya çalışırken kendisinden haber veren dizeler ortaya koyabilmiştir. Yaşından, çevresinden, toplum koşullarından sıkılarak içi içine sığmayan bir kişilik gibi görünmez bu şiirlerde. Geleneğin çizdiği bir dünyada, kurulu düzenle sorunlan olmayan şairlerin alışılmış duyarlıklarını andıran temaları işler. Sorarsa, Göründü gökyüzünde martılar Nerede hasret kaldığım deniz? diye sorar; yakınırsa,
Kayboldu gittiği beldelerde Sonsuzluğa bıraktığım gemi diye yakınır; sevinirse,
Ey tuhaf bir hüzünle hatırlanan isim Artık bana verildi bu ebedî bahar
diye sevinir.
Ahmet Haşim’i, Ahmet Hamdi’yi, Ahmet Muhip’i yakından izlediğini kanıtlayan dizelerdir bunlar. Bu evresinin geçmişe dönük anıları işleyiş yönünden başarılı ürünlerinden biri olan “Günler Geçmiş Buradan”da (Varlık, 1 Şubat 1937) bu genel görünüşten kurtulmuş, yakın çevreyle, özellikle eşyaya bakışı ile özgünleşen bir şair kimliği kazanmıştır. Aynı yıl Varlık’ta çıkan (Yıldızlar, sayı 101; Karga, sayı 103; Karaca Ahmet, sayı 103) ölçü ve uyak dışı verimlerine karşın, yeni bir Servet-i Fünun şiirinin kaygılarını taşıyan kimi kuruluşlarda da bu özelliğinin peşini bırakmadığı söylenebilir (İthaf, Oluş dergisi, sayı 1, 1 Ocak 1939).
“Garip” evresine özgü girişimlerini yaparken bile geleneksel çizgiden uzaklaşmama özelliği, şiirinin sonraki aşamalarında da görüldüğü için değişik sayılabilecek dönemleri kesin çizgilerle ayrılmaz Oktay Rifat’ın. Çeşitli olanaklardan sonuçlar çıkarmak isteyen bir deneyci gibi görünmesi bu nedenledir. Gene de şiirinin gelişme aşamalarını belirleyebilme amacı ile genel bir ayırma yapılırsa şu sonuçlara varılabilir:
Defler vuruldu önceden Sazlar çalındı inceden Döşek sermişler yoncadan Bir nur doluyor cismime
Tepsilerde vişne kiraz Şerbet içtim kandım biraz Dedim gayri durmak olmaz Remil atılsın ismime.
(Rüya, Güzelleme, 1945,)
Aynı evrenin öteki kitabı, Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler’ e (1945) ölçülü uyaklı şiirlerini alarak eski-yeni kavramlarım biçim kurallarının dışında gördüğünü belirtmek ister gibidir.
Ey bana bahçesini göstermeyen kalın çit Ceviz kapılarını çaldığım sırlı konak Gizli anahtarını avuçlarıma bırak Çözül artık ey düğüm, açıl artık ey kilit (Anahtar)
İlkin Varlık dergisinde çıkan (Temmuz 1946) Uludağ Sokak Satıcıları (Aşağı Yukarı, 1952) ise on yıla yakın deneyciliğin önemli ürünlerinden biri sayılmalıdır. Hece ölçüsüyle ve özgün uyaklara özen gösterilerek yazılan bu 6’şar dizelik kuruluşlarda şairin sözcüklere egemenliği, dengeciliği, ölçüden bağımsız olarak gelişen sesinin yanı sıra çizimlerindeki yaşarlık açık nitelikler olarak belirir.
Dağlar görünürken kapıda ardınızdan indirin tüy gibi küfeyi sırtınızdan Bir elmada bir mevsim dolsun evimize.
Hepimizin ağzımız burnumuz var
Hepimizin aklı
Apaçık ortada işte
O haksız bu haklı
Biz yaya kalmışız bu kervanda
Beyler paşalar atlı
Dökülmüşüz yollara çoluk çocuk
Kimisi kel kimisi bitli
(‘Kervan, Aşağı Yukarı)
İstanbul Şiiri, Fadik ile Kuş, Çocuğun Dişleri, Ağa Tekerlemesi (Aşağt Yukarı) Hürriyet, Karga ile Tilki (Karga ile Tilki) gibi bu evrenin en bilinen parçalarının aynı kuruluş özellikleri göstermelerine karşılık, Oktay Rifat şiirinin önemli aşamalarından biri olan Telefon (Karga ile Tilki) içeriği ve yapısı ile öteki ürünlerinden ayrılır.
1953’lerde Amerika’da yargılanan karı koca Rosenberg’lerin ölüm cezası karşısında bile onurlarından bir şey yitirmeyen kişiliklerinin uyandırdığı sevgi, hayranlık duygularının işlendiği sezilen bu şiir, 9 dizeden kurulu dört bölümde geliştirilmiştir. Birinci bölümde, erkeğin söyleyişiyle, inançta birleşilen sevgiyi, “Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu / Bize yeten aydınlığı sevdamızın” dizeleriyle somutlanmış buluruz. Ethel Rosenberg’in söyleyişiyle, çocuklara değgin duyarlıkların sergilendiği II. bölümde analık sevgisiyle direnme bilinci savaşır gibidir. III. ve IV. bölümlerdeyse, ölüm anma değin, telefonla bile “itiraf” olanağı tanıyan zorbalık karşısında, analık duygusunun insanlık duygusuyla özdeşleşerek yenilgiye kafa tuttuğu görülür. Çocuklara bakma dayanırım Gide gide çoğaldım halkım ben artık Dağ taş kalabalık kalabalık Satar mıyım onları onlar da çocuklarım Ben kadınım çocuklarımla varım Telefon nafile açmam seni.
Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak ve Âşık Merdiveni kitaplarında “gerçeğin gündelik düzenini değiştirme” ya da “gerçeğe başka bir açıdan bakabilme” olanaklarını araştırmaya bağlı yönelişlerle sözcüklerin yarattığı görüntülerin peşine düştüğü söylenmiştir. îlk gençlik ürünlerinde bilinen durumlarıyla rastladığımız eşya, bu şiirlerinde temel öğe durumuna getirilirken alışılmışın ötesinde boyutlarla yansıtılmak istenir. Bu istekle şair, “güneşin kanatlan”, “papatyaların renkli camları”, “evlerin başaklan”, “uykusuz camların kırmızı boynuzlu öküzü”, “alnımın kuşları” biçiminde söyleyişlerle donanmış bir şiir düzeyinde sözcüklerin özerk olarak işlevlerini göz önünde tutmanın hesabı içindedir.
Elleri Var Özgürlüğün (1966) ve Şiirler (1970) çeşitli deney evrelerinden geçmiş; toplumu, insanları tammış; öğretilerden öğreti beğenmiş bir kişiliğin olgunluğunu yaşar gibidir Oktay Rifat. Şiirlere, geçmiş deneylerinden elde ettiği olanaklar sanki kendiliğinden ağırlıklarını koyarlar. Ahmet Hamdi’nin bir dizesinde söylediği gibi “her şey yerli yerinde”dir. Kendi uzağında, kalabalığı yaşarken, “evren kovanının arıları, tarihsel akışın yiğit sürücüleri olarak” nitelediği işçilere seslenir. Dünle, yaşananla, gelecekle hesaplaşarak gerçek özgürlüğün ilkelerini koymaya çalışır.
Bir kara somunun çevresinde döndükçe Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler O somunla doğrulur uykusundan akıl Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz O güneşle bağımsızlığa erer kişi.
(Elleri Var Özgürlüğün)
Azgelişmişliğin acısı, İstanbul, deniz, yağmur, değişen mevsim, eskidikçe büyüyen vazgeçilmez olan sevgi, sabır ve öfke, her şey şiirde gün görmüşlüğün, yıllar yılı düşünüp aramışlığın simgeleri olarak, ateş böcekleri gibi parıldar durur. Düşünür kişi, bilgelik aşamasında şair kişinin bütün özümleme isteklerine yol vermiştir.
Gitmez bu böyle, bu böyle yürümez. Bir gün Durulur bu çalkantı, doğarsın güneşe Bakarsın gökyüzü eski bir resim gibi Pencerede yeniden ve kitap masada Tasaların, kaygıların yunmuş, arınmış Peşkirin, çarşafın, yanı sıra Uçuşuyor çırpına çırpına rüzgârda.
Nerdesin alın teriyle gülen aydınlık Nerdesin güzel kokularla dolu gece.
(Gündüze Geceye Özlem, Şiirler, 19 69)
Oktay Rifat’ın 1970’lerden sonra görme gücünün yaratıcı işlevine teslim olduğunu söyleyebiliriz. Odaya, sofaya, mutfağa, komşu evin duvarına, kilime, sandığa, bohçaya, çalışan bir kadının ellerine, işçilere, köylülere, minibüs, otobüs bekleyen insanlara, bir heybeye doldurulmuş lahanalara;
bir at arabasının tekerine, bir gelinin sırtında taşıdığı bebeğin emziğine bakarken duyumsadıkları şiirsel ağlamaya dönüşür. Bu şiirlerde ayrıntılar gerçeği yansıtırken toplumsalı yaratmıştır.
ŞİİR KİTAPLARI:
Kaynak: Çağdaş Türk Edebiyatı 3, Cumhuriyet Dönemi 1, Şükran KURDAKUL, 1994, Evrensel Basım Yayın.