Ana Sayfa Sosyoloji İshak Güven Güvelioğlu – Bir Köy Monografisi Rize Kalkandere Hüseyinhoca Köyü

İshak Güven Güvelioğlu – Bir Köy Monografisi Rize Kalkandere Hüseyinhoca Köyü

0

İshak
Güven Güvelioğlu – Bir Köy Monografisi Rize Kalkandere Hüseyinhoca Köyü

…araştırmacılara açılmış olan belgeler
arasında Doğu Karadeniz bölgesini konu alanların en eskisi fetihten 25 yıl
sonra 1486 yılında tutulan Mufassal Tapu Tahrir Defteri’dir. (s. 15)

Bundan sonra tutulan defter ise, 961
tarihinde tutulmuş Maliye/evkaf konulu Tapu Tahrir Defteri’dir. Köyümüzle
ilgili ilk bilgileri bu defterde buluyoruz. Bu defterdeki kaynaklara göre
köyümüzün en eski ismi Sivagnü’dür. Bu ad zamanla değişime uğrayarak Sivarne
şeklinde geçmeye başladı.

1860 yılından itibaren (…) Sivane şeklinde
geçmeye başladı…

1913 yılında Enver Paşa’nın emriyle (…) adı
Hüseyin Hoca’ya çevrildi.

1950 yılından sonra (…) İncirli’ye çevrildi.

1964 yılında köy tekrar Hüseyinhoca olarak
tescil ettirilmesini temin etti. (s. 16-17)

Halk arasında köyün en eski adı Issızvane
idi.

Köyümüzün eski adına benzeyen başka yerleşim
adları da vardır. Artvin Yusufeli’nde İnanlı (İphan) köyünün Başyurt mahallesi,
bu mahallenin eski adı Sivanet’dir.

Yine Yusufeli’nde yabani bir ota Sıvana
denir.

Gürcistan’da da Sıvanet adlı dağlık bir bölge
bulunmaktadır. (s. 18)

Köyümüz Osmanlı Devletinin son devirlerinde bir
ara Of kazasına bağlandı. (s. 21)

Hüseyinhoca köyü ilçe merkezine 4 km
mesafededir.

Rakımı 350 metredir.

Köyün en yüksek kısmı Dağdibi Mahallesi ile
köyün sınırlarını oluşturan Gelintaşı adıyla anılan tepedir.

Elektrik 1975’te köye getirilmiş,

1985 yılında ilk telefon hattı merkez
camisine bağlanmış,

Yer adları

Ardala: Kuman Türkçesinde “küçük ırmak”
demektir.

Arkofol: Pontus dilinde “ayı yuvası”
demektir.

Kangel: Pontus dilinde “eğri yer-viraj”
demektir.

Gurbetçilik

Gurbetçilik önceleri Rusya’ya yönelikti.
Çalışmak için Rusya’nın Kırım ve sair yerlerine gidenler olurdu. 1917
devriminden sonra bu yol kapandı.

1960 yılına kadar, yani çay tarımı
yaygınlaşmadan önce, köyde kalanlar arazilerine fındık, mısır ve fasulye gibi
tarım ürünleri ekerlerdi.

1960-1980 yılları arasında tarım arazileri
çaylıklara dönüştürüldü. 1980’den sonra çaydan elde edilen gelir azalmaya
başlayınca gurbetçilik tekrar hortladı. (s. 30)

El
Sanatları

Kilim: …eski bez ve eşyalar makasla boylu
boyuna kesilip uçkur haline getirilir. Bu bez parçalarına purtuli adı verilir.

Purtuli topları tezgâhlarda işin ehli yaşlı
kişiler tarafından dokunarak kilim haline getirilirdi.

Esçemi (İskemle): …mısırlar soyulduktan sonra
çıkarılan mısır yaprakları bir müddet suda kaynatılıp yumuşatılınca, bunlar tek
tek ele alınarak ip halinde üçlü burgular şeklinde dokunup uzatılırdı. Uzayan
bu iplere çami adı verilir. Bu çamiler (…) iskemle iskeleti üzerinde dört
taraftan gezdirilerek örgü tamamlanır.

Kendir ipi: kendir, diplerinden kesilerek
kurumaya bırakılır. Kuruyan kendir ağacı muhtelif yerlerinden kırılarak
çıkarılan ince kabukları bir müddet suda bekletildikten sonra yumuşayınca lif
haline gelir. Bu lifler birbirlerine sarılarak uzatılır ve ip haline getirilir.

Çarık: hayvanların derileri gerilerek iyice
kurutulur. Daha sonra bu derilerden ayakkabı olacak şekilde parça kesilir ve kalın
bir iğne ile dikilerek papuç haline getirilir.

Kanaviçe, oya, dantel: çeyiz işlemeleri için
devam edilen bir sanattır.

Sözlük

Çalakop: Çay orağı

Kösere: Bileyi taşı

Deyişler

Korkma kişun kişinden kork abrilun beşinden

Dualar

Yattum Ellah kaldur beni, nurlarune daldur
beni. Can bedenden ayrilurken imanumlan gönder beni. (s. 34)

Anan kesilsun sağa

Sular gibi artasun

Beddualar

Allah uyuz versun tirnak vermesun

Hiyir görmiyesun

Yedi yorgan ipratasun

Ander kalasun

Başun kesile

Korbakor çıkasun

Murt gidesun

Gün görmiyesun

Kaybana kalasun (s. 35)

Ninniler

Ellah Ellah Lailahe İllellah, uyusun da
beyisun. Uykularini doysun Ellah Ellah. Nenni oğul nenni. Allah beyitsun seni
oğul seni. Uyusun yavrim uyusun, uyusun bebeğum uyusun, uyusun da uykularini
doysun.

İnançlar

Ayağın altı kaşınınca bir yere gezmeye
gidilmesi gerekeceğine inanılır.

Kulak içi kaşınınca, yağmur yağacağına
inanılır.

El içi kaşınınca, eline para geçeceğine
inanılır.

Gökteki yıldızlan sayan kişinin eli üzerine
koço-temre (siğil, yağ bezeleri) çıkar diye inanılır.

Yaz aylarında güneş varken aynı anda yağmur
yağınca, çakalların düğün yaptığı söylenir. Bu duruma “çakal düğünü” adı
verilir.

El süpürgesiyle bir yer süpürülürken, süpürge
birisine değerse, o kişinin hasta olabileceği düşünülür. Bu durumu ortadan
kaldırmak için, süpürgeye hafifçe tükürülür.

Burnun sağ tarafı kaşınınca birisi tarafından
iyilikle anıldığı, sol tarafı kaşınınca da kötülükle anıldığına inanılır. Bu
durum “İyiluğumi ediyiler veya kötiluğumi ediyiler” şeklinde söylenir.

Akşam hava kararmaya başladıktan sonra, evden
dışarıya özellikle sıcak su atılmaz veya dökülmez. Eğer dökülürse cinlerin
sofrasını kurduğu çatılardan damlayan suların aktığı damlalık adı verilen
yerlere değeceğinden, cinlerin rahatsız olabileceği, bu durumda su döken kişiyi
çarpabileceklerine inanılır. İlle de su dökülmesi gerekirse besmele çekilerek
dökülür.

Küçük çocuk ilk yürümeye başlayacağı zaman,
düşmemesi ve normal gezişe çabuk geçebilmesi için, yağ ve şekerle yoğrulmuş,
adına “yağli” denen bir ekmek pişirilir. Bu ekmek çocuğun dizine değdirilerek
kırılır ve gezmekte olan başka çocuk ve büyüklere parça parça verilerek bunları
yerken koşmaları istenir. Bunun sonucunda çocuğun gezmeye çabuk geçeceğine ve
gezerken düşmesine engel olacağına inanılır.

Değirmeni süpürenin erkek çocuğu olmaz diye
inanılır.

Üşenen kişinin erkek çocuğu olmaz diye
inanılır.

Eşi hamile iken yılan öldüren veya kurbanın
başını kesenin, doğan çocuğunun gözleri şaşı olur diye inanılır.

Gece tırnak kesmek doğru kabul edilmez.

Yeni doğan çocuk, 40. günden itibaren
annesini tanımaya başlar ve annesini tanıdıktan sonra bir müddet annesinin
saçları dökülür diye inanılır.

Bebeğin ilk dişi çıkınca, bu dişi ilk gören
kişi, o bebeğe bir hediye almalıdır diye inanılır.

Çocuk doğuran kadın ve bebeğine doğumdan
sonra 40. gün, “Kırklanmak” denen bir temizlik yapılır. Bu iş için, Kadın bir
kaptaki sudan başka bir kaba kırk kaşık su aktarır. Daha sonra bu suya, çocuğu
yıkadıktan sonra durulamasına yetecek kadar daha su ilave edilir. Bu su bir
kenara kaldırılıp çocuk normal bir su ile yıkanır. Son durulaması ise
hazırlanmış olan bu su ile yapılır. Tekrar aynı şekilde hazırlanmış ikinci bir
su ile de anne yıkanıp durulandıktan sonra bebek evden yakın bir komşuya
götürülerek gezdirilir. Bu şekilde çocuğu evden çıkarmaya “Çocuğun kırkım
uçurmak” denir. Yıkanıp kırklanmadan önce mecbur kalmadıkça çocuğun evden
dışarıya çıkarılmamasına özen gösterilir.

Küçük bebeklerin zaman zaman durup dururken
güldüğü olur, bu durumda bebeği meleklerin güldürdüğü söylenir. (s. 36-37)

Çocukların dişi çekilince bu diş evin
çatısına atılır. Diş atılırken de “Karga al eskisini, ver yenisini” denirse
yeni dişin çabucak büyüyeceğine inanılır.

Küçük çocukları nazardan korumak için
burunları ucuna hafifçe kömür sürülür.

Küçükken eline kına yakılan erkeğin,
büyüyünce elinde tüfek patlar diye inanılır.

Ekmek artığını yediğin kişinin iştahı sana
geçer diye inanılır. Kedinin artığı olan ekmeği yiyen çocuğun sesi güzel olur
diye inanılır.

Yeni yapılan ve düzenlenen tarlayı nazardan
koruman için yuvarlak (çember) şekline getirilmiş bir demirin etrafına bez,
çapul parçalan bağlanıp sarkıtılır. Bu demir tarlanın ortasına dikilen bir
sırığa takılır.

Evin giriş kapısı üzerine veya görünür dış
bir duvara, kesilip derisi y
üzülmüş koç-koyun başı yerleştirilirdi. Bu hem sus, hem de bir çeşit
koruyucu, u
ğur getirici kabul edilirdi.

Rumi-Kameri yılbaşında evin kapısından
içeriye ilk girecek kişiye önem verilirdi. Bu nedenle uğurlu, hayırlı, dindar
olduğuna inanılan bir kişiye önceden haber verilir, o gün erkenden evine
gelmesi istenirdi. Bu kişiye para, şeker veya fındık gibi ufak hediyeler
verilirdi. O gün evden içeriye ilk olarak hayırlı birisi girerse sene boyunca
bereket ve hayırlı olacağı kabul edilirdi. (s. 38)

Değirmenler

…değirmenler hiç boş kalmaz, mısır götürenler
sıraya girerek saatlerce hatta günlerce sıra bekledikleri olurdu. Gece
sabahlara kadar sıra bekleyenler olduğu gibi, sıranın kendisine daha çabuk gelmesi
için gece yarısından sonra değirmene gidip sıraya girmek de yaygın bir
uygulamaydı. Geceleri değirmenlere gidenler cin, peri, karakonca gibi
varlıklarla karşılaştıklarını ve çeşitli hadiselere şahit olduklarını çokça
abartarak anlatırlardı. (s. 59)

Kuş
Fadime Nene

Bir kadın düşünün, 85 yaşında ve ağırlığı 35
kilo ya var ya yok. Bu kadın Kalkandere’nin Sivane (Hüseyinhoca) köyünde tek
başına bir evde yaşıyor. Gençliğindeki ataklığı, çalışkanlığı ve çabuk oluşu
nedeniyle komşularınca kendisine Kuş Fadime diye lakap takılır. Bu gün ise Kuş
nene’ye döner bu ad. Çünkü aynı çalışkanlığı ve ataklığı değişmeden devam eder.

Bir zamanlar televizyonda süper babaanne adlı
bir dizi vardı. Zor durumda kalan kişilerin yardımına koşan yaşlı bir kadını
canlandıran bu kadın, Bizim Kuş Nene’nin yanında inanın solda sıfır kalır.
Çünkü bizim Kuş Fadime Nene, sabah erken saatte herkes sıcak yatağında
yatarken, kalkıp ahırdaki ineklerinin hizmetine koyulur, ahırını temizler,
sütünü sağar. Bir defada taşıyamayacağı ağırlıktaki yalağı ikiye üçe taksim
ederek öyle ahıra indirir ve ineklerinin karnını doyurur. Yine komşuları
yatağında yatarken ormana çıkar, otunu keser, yükünü yapar, sırtına alır,
evinin yolunu tutar. Kendine ait çayı tek başına keser, sırtına yük eder, çay
alım yerine taşır ve satar. (s. 157)

Sonbahar gelince ağaçlardan dökülen
yaprakları tırmıkla toplar, ahırdaki ineklerinin altına sermek için yine
sırtına yük edip evine taşır. Kış ayları yaklaşınca da odun ihtiyacını 85
yaşında olmasına rağmen, orman, bayır, kaban demeden sırtında taşıyıp evine ulaştırır.
O zayıf ve yaşlı vücuduna rağmen sırtındaki yükü o kadar ağır yapar ki,
neredeyse burnu yere değecek gibi olur. Bu durumu gören komşularından hiç biri
Kuş Nene’ye müdahale etmeye cesaret bile edemez. Çünkü daha önceleri buna
benzer durumlarda Kuş neneden her biri iyi bir azar işitmiştir. Bazen de iyi
damarına rast gelip hoş bir sohbet esnasında, “Yahu be Fadime nene artık yaşını
başını aldın, oğullarının-torunlarının yanında rahat bir hayat varken, niye bu
eziyetlere katlanıyorsun, çekil kenara, yap ibadetini, yan gel yat” denilince
de, çoğu yaşlılarımızın dediği gibi “Ben köyden başka yerde rahat edemem,
kimseye de tenezzül etmem” gibi laflarla baştan savar onları. Hiç hoşlanmadığı
bu tür laflardan kurtulmak için de, ipini-orağını alıp, yeniden koşar ormana.
Biçtiği otlan sırtına yükleyip çevredeki komşularının kıskanç bakışları
arasından salına salına taşır evinin önüne.

Bu kadar çalışma heveslisi, bu kadar iş
delisi bir insan ben hayatımda görmüş değilim. Bu Kuş Nene, benim nenem.

Bu yazı Temmuz 1998 tarihinde yazılmıştır.
Kuş Fadime kimseye yük olmak istemediğini anlatmak için zaman zaman “Üç gün
yatağa, dördüncü gün toprağa” derdi. Neticesi de öyle oldu. 14 Mayıs 2006
tarihinde Pazar günü akşamüzeri saat 17 civarında sağ tarafına inen felç sonucu
Rize’de hastaneye kaldırılmış, aynı gece sabaha karşı, saat 5 sıralarında son
nefesini vererek kimseye yük olmadan irtihal etmiştir. (s. 158)

Mahalli
Dil-Köyün Sözlüğü

Ahaviça: İlk defa hamile kalan kadın.

Ahbin: Ahırdaki hayvanların altına serilen yaprağın,
hayvan dışkısı ile karışmış hali. Meyve ve sebzelerin dibine serilip gübre
niyetiyle kullanılır.

Aposkal: İşe başlamak, işe başlanan yer.

Arapiko: Bir cins kara kabak. (s. 179)

Becit: Çetin, zor.

Beyuzar etmek: Bıktırmak.

Bi koyin bi oyin: Müsrifçe davranışı anlatmak
için kullanılır.

Çakal duğuni: Güneş esnasında yağmur yağması.

Çakal osuruğu: Kendiliğinden yetişen yabani
mantar. (s. 180)

Çitari: ibik.

Çiten: Fındık dallarından yapılan ve yaprak
taşımaya yarayan büyükçe bir taşıma kabı.

Çiçili: Kırmızı renkli küçük solucan.

Çiha: Eti yenen bir tür kuş.

Fambur: Ihlamur.

Feli: Kabak dilimi.

Fitruka: Fide.

Fofotora: Kelebek.

Fuşci-Fuşki: inek gübresi.

Goreslenmek: Özlemek.

Galiya: Gelincik.

Ğavroz: Kız bebeklerinin büyük abdestini
yapması için, yattığı beşiğe yerleştirilen bir kap.

Ğovili: Kaya balığı.

Ğarğaris: Bağırarak ağlamak. (s. 181)

Ğezep: Bela.

Ğoy: Üvey.

Hacinika (Kızılgerdan kuşu): Boğazının alt
kısmı sarımtırak olduğu için insan yerine cehennemde kendini feda ederek
yaktığına inanılan, bu nedenle kutsal kabul edilen küçük bir kuş.

Hağu-Hau: Şu.

Hamdana: Hamile kalmamış inek.

Hapsikoli: Mısır unu ve hamsi karışımından
yapılan ekmek.

Harçi: Ufak sırık.

Hapsi: Hamsi.

Haşil: Kavrulmuş mısır unundan yapılıp sıcak
olarak yenen hamur işi yemek.

Haşli-Haşlak: Çok sıcak.

Hiliça: Henüz olgunlaşmamış mısır.

Holopiça: Sırılsıklam.

Hopeçi kabağı: Bir kabak cinsi. Kurutulduktan
sonra üst kısmı kesilir ve içi boşaltıldıktan sonra su ve ayran kabı olarak
kullanılırdı.

Hopi: Ufak iken koparılmış mısır bitkileri.

Hutupis etmek: Saçını başını yolmak.

İşmar: Göz kırpmak. (s. 182)

Kanci: Dilim.

Karakonca: Kış mevsiminde değirmen ırmaklarında
gezdiği varsayılan, her tarafı tüyle kaplı insan benzeri hayali yaratık

Karamiş: Karayemiş.

Kağurunti: Yıkanıp kavrulmuş turşu.

Kakanis etmek: Tavuk gıdaklamak.

Kastaniça: Bir cins beyaz kabak.

Kâvâ kaşağusi: Kavga çıkarmaya meyilli kişi.

Kavara: Osuruk.

Kavurunti: Bir çeşit yemek.

Kaybana: İstenmeyen bir şey.

Kebre (Çebre): Gübre.

Kenef: Tuvalet.

Kiçi: Ekmekte ısırılan yer.

Kiviçi: Geceleri gezen ve hangi ev civarında
öterse o evde kız çocuk doğacağına inanılan bir kuş.

Koğlidi: Sümüklü böcek

Kolistivra: Kertenkele

Koliva: Suda pişmiş mısır.

Kolof: Ufak ekmek.

Komri: Tahtadan yapılmış basit iskemle.

Komsilamak: Dedikudusunu yapmak.

Kopali: Sağlam odun parçası

Kopeli: Zina sonucu doğan çocuk.

Korbakor: Geberip giden.

Korkota: Kalın öğütülmüş mısır

Korop: Uzak arazilerde yapılan basit baraka.

Kot: 7 kilogram karşılığı ölçü birimi.

Kofi: Karalahana bitkisinin gövdesi.

Kukaçi-Kukari: Ucu çatallı odun.

Kukuli: Başa giyilen sivri uçlu başlık.

Kunci: Kendir bitkisinin gövdesi. (s. 183)

Kuplika: Hıçkırık.

Kutali: Lahana yemeğini karıştır-maya yarayan
odun değnek.

Kuyiça: Taze fındık dallarının kabukları
çıkarılarak elde edilen malzeme ile dokunan ince uzun sepet.

Lağus: Mısır.

Lahmi: Aptal.

Lapaza: Bir tür yabani bitki.

Liğiçi: Yabani sarmaşık.

Likapar: Ormanda yetişen küçük boncuk benzeri
siyah meyvesi olan çalı türü bir bitki.

Lobut: Aptal.

Mamalika: Bebekler için mısır unundan yapılan
bir yemek.

Manca: Karalahana yemeği.

Maniya: Kömür lekesi.

Momoli: Böcek.

Mozuka: Süt veren inek. (s. 184)

Muncurlarini asmak: Küsmek.

Murt gitmek: Dini bakımdan kötü bir netice
ile ölüp gitmek.

Muşi: Hayvan ayağı.

Osuruk hurması: Karahurma.

Paçi: Genç kız.

Pali: İskemle ayağı.

Pasmanika: Patlamış mısır.

Patiçi: Taze fasulye

Peçibaş: Kel kafa.

Pertuali: Doğuran ineğin ilk bir haftasında
verdiği süt.

Puli: Yavru.

Rokopi: Tarladaki mısır fidelerini
seyrekleştirmek.

Salahana köpeği: Başı boş dolaşan kişi. (s.
185)

Şinatiça: Irmak kenarlarında büyüyen, sarı
çiçekli bir tür bitki.

Tatuli: Hayvanın ayak kısmı.

Tavara: Gece insanların ağzını eliyle
kapatarak onları boğmaya çalıştığına inanılan bir yaratık.

Temeçi: Taze fındık ağacının kabuklarından
elde edilen malzeme.

Teşke: Keşke.

Yangaz: Geçimsiz.

Yansilamak: Taklit etmek.

Yavelemek: Sayıklamak-Uykuda konuşmak.

Yukli: Hamile kadın. (s. 186)

Kaknüs Yayınları

2007