Ataerkillik Feminizm

Marksist feminizm

Buna karşılık, Marksist feministler daha geniş, daha teorik bir bakışa sahiplerdir. Onlar ataerkilliği basitçe kapitalist üretim tarzının ortaya çıkardığı sömürü ve baskının daha ileri bir evresi ve şekli olarak gö­rürler. Kari Marx’ın ömür boyu destekçisi olan Friedrich Engels’e göre (1884), sosyal sınıf gibi ataerkilliğin temelinde de özel mülkiyet yatar; tekeşli evlilik erkek ve kadını evlilik saadetinde birleştirmek için değil, özel mülkiyeti korumak amacıyla geliştirilmiştir.

Tekeşli evlilik büyük bir servetin tek bir kişinin -bir erkeğin- elin­de toplanması ve bu serveti sadece kendi çocuklarına bırakması arzusundan doğmuştur.

Bu yüzden, erkekler kadınları kontrol altında tutabilmek ve ‘tar­tışmasız babalık’ konumlarını sürdürebilmek için evliliği kullanma gereği duymuşlardır. Engels’e göre erkek egemenliği, bu yüzden, ekonomik egemenliğe dayanır; onun ortadan kaldırılmasıyla ataerkil­lik de ortadan kalkacaktır. Marx ve Engels, sadece mülkiyetin ortak olduğu sosyalist toplumlarda gerçek anlamda cinsiyet eşitliğinin mümkün olabileceğini savunmakla birlikte, kapitalizmin bazı unsur­larının ilerlemeye açık olduğunu görmüşlerdir. Marx ve Engels kadın işgücüne olan talebin kadınları evin dışına taşıyacağını, onlara birta­kım ekonomik bağımsızlıklar sağlayacağını ve kadınları, sosyalistler olarak sömürü ve eşitsizlik bilinci taşıyan ve sömürü ve eşitsizliğe karşı birleşen erkek işçilerle bir araya getireceğini savunmuştur. Marksistler ve sosyalist feministler kadınların ve özellikle evli kadınla­rın, bir sosyal kontrol biçimi ve yedek işgücü ordusu gibi davranarak, kapitalizmin daha etkin işlemesine hizmet ettiklerinin altını çizerek bu fikre katılmış veya onu yeniden analiz etmişlerdir. Kadınlar şu yollarla kapitalizmin daha etkin işleyişine katkıda bulunmaktadırlar:

  • Hızlı büyüme dönemlerinde işe alınma ve ekonomik durgunluk dönemlerinde erkeklere göre daha kolay bir biçimde işten çıka­rtabilme anlamında bir yedek işgücü ordusu Ayrıca onlar düşük ücretli, yarı-zamanlı ve vasıfsız işleri kabul ederler, nadi­ren sendikalara katılırlar ve erkeğe göre daha itaatkârlardır. Sosyalleşme süreçleri onlara sadece itaatkâr ve pasif olmalarını değil, çalışmayı ev kadınlığının ve annelik gibi birincil rollerin gerisinde tutmayı da öğretmiştir.
  • Bir sosyal kontrol kaynağı olarak: (Ücretsiz çalışan) ev kadınları olarak kadınlar, erkek işgücünün hem sağlıklı hem de itaatkâr kalmasını sağlarlar. Hiçbir koca, eşleri ve çocukları üzerindeki etkilerini bildiği için, iyice düşünmeden greve veya diğer is­yankâr hareketlere yeltenmez. Erkekler hayal kırıklıklarının acı­sını işverenlerinin yerine çoğu kez eşlerinden çıkartırlar.
  • İdeolojik kontrol ve hegemonya kaynağı olarak: cinsiyetçi ideoloji kapitalizmi tehdit etmekten çok ona hizmet eder, çünkü o işçi sınıfını erkekler ve kadınlar biçiminde böler ve böylece onları daha kolay kontrol altına alır. Erkek egemenliğini kabul eden ve savunan, kadınlarda -proletaryada olduğu gibi- yanlış bir bilinç yaratmaya, onlara aşağı ve pasif varlıklar olduklarını benimset­meye çalışan cinsiyet-temelli egemen bir ideoloji vardır. Mark­sist feminist perspektiften bakıldığında, kadınlar ikili bir açmaz içindedirler. Onlar, sınıfsal yapı içindeki konumları nedeniyle, kadınlar olarak ayrıcalıksız ve sömürülen bir konumda olmanın yanı sıra, iki kere işçi sınıfı muamelesi görürler -veya daha da kötüsü, siyah olarak! Kapitalizm ve ataerkillik işçi sınıfından ka­dınları hem mahkûm eder hem de baskı altında tutar.

Ayrıca, ‘üretim araçları’ mülkiyetinin ortak olduğu ve hatta gelenek­sel aile ve evlilik biçimlerinin ortadan kalktığı sosyalist toplumlardan deliller, ataerkilliğin otomatik olarak yıkıldığını göstermemektedir. Komünist ülkelerde ve özellikle İsrail kibbutizmlerinde kadınlar daha özgür, daha eşit olmalarına ve muhtemelen daha üst mevkilerde ve önemli pozisyonlarda daha fazla yer almalarına rağmen, önemli ka­rarlar halen erkekler tarafından alınmaktadır. SSCB’nin ana karar organı olan Politbüro’da hiçbir kadın yer almaz ve hatta kibbutizmde yemek pişirme ve çocuk bakıcılığını büyük ölçüde üstlenen de halen kadınlardır. David Lane’in (1970) vurguladığı gibi, üretim araçlarının ortak mülkiyeti “kadının bağımsızlığı için gereklidir, ancak tek başına yeterli değildir”.

Radikal ve devrimci feminizm

Bu yaklaşımın kaynağında, Marksist-feminist analizden duyulan memnuniyetsizlik, özellikle bu analizin “ataerkilliğin temelinde – sınıfta olduğu gibi- ekonomik güç yatar ve böylece o da sınıflar gibi sosyalizmle birlikte ortadan kalkacaktır” iddiasından duyulan rahat­sızlık yatar. Onların düşüncesine göre, ataerkillik, tarihi kapitalizm ve bütün diğer sosyal tabakalaşma biçimlerinden çok daha öncelere uzanan farklı bir baskı biçimidir. Onun birçok farklı kökeni ve türü vardır -bunlar ekonomik, politik, cinsel, kültürel, ideolojik ve hatta biyolojik olabilir, ancak sonuçta hepsi aynı yola çıkar. Bir sınıf olarak erkekler başka bir sınıf olarak kadınlar üzerinde güce sahiplerdir. Erkekler toplumu kontrol eder, önemli mevkilerde yer alır, bütün önemli kararları verirler. Erkekler evde ve işte kadınları astları olarak kontrol eder; kadınlar hâlâ esasen ‘kadın işleri’ (örneğin; hemşirelik, sekreterlik) yaparlar, hâlâ ev kadınlığı rolünü temel görevleri olarak görürler. Onlar hem ikincil konumda tutulurlar, hem de erkek ege­menliğini benimseyen, kadının yerini evi olarak gören, erkeklik ve kadınlık gibi cinsiyet ayrımlarını pekiştiren, normal olanın heterosek- süellik olduğunu varsayan ve ‘doğal’ normlardan sapan kadınları (bekâr anneler, lezbiyenler, kariyer yapmak isteyen kadınları) ceza­landıran yaygın bir ataerkil ideoloji tarafından pasif olarak yetiştirilir­ler. Bazı radikal feministler daha da ileri gider ve ataerkilliğin kökenini biyolojiye dayandırırlar. Örneğin Schulasmith Firestone’a göre (1972), cinsel sınıf, “ekonomik sınıftan farklı olarak, doğrudan biyolo­jik bir gerçeklikten kaynaklanır”. Zira kadınlar çocuk doğurdukları için erkeklere fiziksel ve ekonomik açıdan bağımlıdırlar. Erkekler kadınlar üzerinde güce sahiplerdir ve böylece tahakkümlerini toplumsal ya­pının her yerinde sağlamlaştırırlar. Ona göre, bu cinsiyete dayalı sınıf sistemi, aslında sadece kadınlar en temel biyolojik rollerinden, yani çocuk sahibi olmaktan kurtarıldıklarında ortadan kalkabilir ve doğum kontrol teknikleri bu yönde bir adım olsa bile, gerçek bağımsızlık sadece bebekler yapay üremeyle rahim dışında doğduklarında mümkün olabilir.

Bu yüzden, radikal feministler ataerkilliği, Marksist feministlere göre, sosyal tabakalaşmanın çok daha derin bir biçimi olarak görür­ler, dolayısıyla onun kökünün kazınması konusunda fazla iyimser değillerdir. Onlara göre, toplum, sosyal grup ve hatta toplumsal du­rum ne olursa olsun, örneğin en basit konuşmalarda bile erkekler kadınlara baskınlardır ve kadınlar ancak bilinçlerini (ve erkeklerin bilincini) yükselterek bağımsızlıklarını kazanmaya başlayabilirler.

Bu tür analizler giderek ataerkilliğin daha derin köklerini, çok- yüzlü tabakalarını ortaya çıkardı ve sadece bütün toplumsal kurumla- rın (hemşirelik ve ebelik gibi alanlarda bile) erkek egemen olma de­recelerini değil, kadınların görünmez, güçsüz kılındıklarını da sergile­yerek, erkeksi ön-kabullerin dilimiz ve bilincimizin gerisinde yatma derecesini ortaya koydu. Bazı aşırı feministler, işi, gerçek bağımsızlı­ğın ancak sadece kadınlardan oluşan bir toplumda mümkün olabile­ceğini; lezbiyenliğin cinsiyet özgürlüğünün tek gerçek yolu olduğu­nu savunmaya kadar götürmüşlerdir.

Siyah feminizm