Zimmî Kimdir, Nedir? Tanımı, İslam Tarihinde ve Hukukunda Yeri (İslam Kavramları)

31

Bir İslâm devletinin himaye ve hakimiyetini kabul etmiş Yahudi ve Hiristiyana, Müslümanlar tarafından zimmî adı verilir. Mal, can, namus ve dîni için teminat verilmiş olan gayr-i müslim kişi anlamındadır.

Zimmî kavramına bütün İslâm devletlerinde rastlanır. Bir islâm devletinin tebası durumunda olan kişilerden İslâm’ı din olarak benimseyenlere müslüman, dini ayrı olmakla birlikte islâm yönetimi altında kalmayı ve müsl umanların hakimiyetini kabul edenlere ise “zimmî” denilir. İzin ve pasaportla islâm ülkesine giren yabancılara da “müste’men” adı verilmiştir.

Zimmîlerle ilgili uygulamaların temellerini hicretten sonra Medine’de kurulan İslâm devleti anayasasında bulmak müm­kündür. Bu anayasaya göre devletin Müslüman ve Yahudiler’den meydana gelen vatandaşları vardı ve bunların kendilerine ait hak ve görevleri bulunuyordu. Fetihlerin yayılması ve devletin sınırlarının genişlemesi ile pek çok gayr-i müslim Müslüman­ların hakimiyetini kabul ederek İslâm devleti sınırları içinde kaldı. Bu arada Hayber Yahudileri ve Necran Hıristyanları ile Medine Yahudileri gibi itaat ve hizmet anlaşmaları yapıldı. Ehl-i Kitabı oluşturan bu Yahudi ve Hıristiyan toplulukları, Kur’an ayetleri ve Hz. Muhammed (s.)’in tatbikatı doğrultusunda, ehlü’z-zimme olarak, zamanla devlet içinde belli bir hukukî statüye kavuşturuldu. Harran Sabitleri ve İran’da yaşayan Mecusiler de zimmî sayılmışlardı. Hatta Hindistan’daki İslam İmparatorluğu zamanında Budistleri de “Kitap ehli”nden sayan alimler olmuştur. Yalnız, İslâm top­lumuna zararlı akidelerini sokmak isteyen zındıklar, Maniheistler ve bunların etkisinde kalanlar, Bâbek Mazdekleri gibi dinî-politik faaliyetlerde bulunan ve İslâm hakimiyetini tehlikeye sokan gruplar, zimmet hakkından yararlandırılmamışlardı.

İslâm fatihleri gayr-i müslim topluluklarla karşılaşınca onlan müslüman olma, İslâm devleti hakimiyetini tanıma veya savaşma şıklarından birini kabul etmeye davet ederlerdi. Bu davete uyup müslüman olanlar derhal diğer müsülmanlarla aynı statüye kavuşur; savaştan önce veya sonra İslâm hakimiyetini kabul edenler ise “cizye” vermek şartı ile “zimmî” sayılırlardı. Cizye, güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir defa devletin, zimmîlerin mal, can, namus, din ve vicdan hürriyetlerini teminat altına alma karşılığında topladığı bir vergi idi. Buna karşılık zimmîler, müslümanların ödemek zorunda oldukları zekât ve fitre gibi ibadet-vergilerden muaf tutulmuşlardı. Ayrıca ödeme gücü olmayan fakir, işsiz ve kimsesizler, serveti olmayan yaşlılar, akıl hastalan ve manastırlarda oturan rahipler cizye vermezlerdi. Bütün müs-lümanlar askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde zimmîler bu görevden muaf tutulmuş, gönüllü olarak askerlik yapan zimmîlerden ise cizye alınmamıştır. Zimmilerden düşmana esir düşenlerin müslüman esirler gibi fidye ödenerek kurtanlmaları devletin görevi sayılmıştır.

Zimmîlerin mal, can, namus ve şerefleri müslümanlannki gibi dokunulmazdı. Halid b. Velid’in Şam Hıristiyanları ile yaptığı anlaşmada: “… Onların hayatları, malları ve kiliseleri teminat altındadır. Allah’ın, Resulünün, halifelerinin ve müslümanlann zimmeti (himayesi) onlara verilmiştir. Onlar cizye ödedikleri müddetçe üzerlerine iyitikten başka bir şey gelmeyecektir.” denilmektedir.

İslâm hukukuna göre devlet, vatandaşın son sığınağıdır. Bu nedenle zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayan vatandaşlarına yardım etmek zorundadır. Yiyecek, giyecek, mesken ve sağlık gibi temel hizmet alanlarını içine alan ve bir çeşit sosyal sigorta durumunda bulunan bu yardımlardan müslümanlar gibi gayr-i müslim vatandaşlar da yararlanma hakkına sahiptirler.

Zimmîler, yüksek derecede sorumluluk gerektiren memuriyetler (tefviz vezirliği gibi) hariç, devlet hizmetlerinde görev alabilirlerdi. Ebu Hanife, Şafiî gibi bazı îslâm hukukçuları, zimmîlerin, Kur’an, hadis, fıkıh gibi dinî ilimleri öğrenme hürriyetlerine sahip olduklarını ve bundan men edilemiyeceklerini belirtmişlerdir.

Bazı istisnalarla müslümanlarla zimmîler kanun önünde eşit sayılmışlardır. Zimmîlerin şahsî hak ve hürriyetleri tıpkı müslümanlar gibidir. Hz. Ali: “Onlar cizyeyi; malları ve kanları bizimkiler gibi olsun diye veriyorlar” demiştir. Zimmîlere kötü sözle, namuslanyla ilgili hususlarda gıybet veya fiilî davranışlarla tecavüzde bulunmanın Allah, Resulü ve İslâm’ın onlara verdiği teminata ihanet olacağı kabul edilmiştir. Ancak, zimmîlerin müslUmanlardan farklı giyinmeleri (değişik renk ayakkabı giymeleri ve bellerine kıldan Örülmüş “zünnar” denilen kuşak bağlamaları gibi) istenmiştir. Zaman zaman yeni kilise ve havra yapmaları yasaklanmış, eskilerinin tamiri de izne bağlanmıştır. Şehirlerde ata veya eyerli hayvanlara binmelerinin yasaklandığı devirler de olmuştur. Ayrıca gayr-i müslimlerin Mekke’ye girmelerine de izin verilme­miştir.

Müslümanlarla zimmîler arasındaki farklara rağmen, islâmiyet’in gayr-i müslim vatandaşlara sağladığı en önemli hak şüphesiz din ve vicdan hürriyetidir. Hz. Muhammed (s.)’in Necran Hıristiyanları ile yaptığı anlaşmada ise: “Necranlılar ve tabileri için, malları, din ve cemaatleri, kiliseleri ve malik oldukları diğer şeyler hususunda Allah’ın himayesi ve Muhammed (s.)’in teminatı vardır” denilmektedir, İşte bu temel prensipler nedeniyle, tarih boyunca İslâm devletlerinde kilise ve havralar mevcut olmuş ve devlet zimmîlerin inanç ve ibadetlerine en küçük bir müdahalede bulunmamıştır. Hatta gayr-i müslim teb’a arasında çıkan mezhep ihtilâflarında bir mezhebe mensup olanların diğerleri tarafından ezilmesi engellenmiş ve herkes aynı ölçüde devlet himayesinden yararlandırılın ıştır. Bir müslumanın gayr-i müslim olan eşine müslüman olmayı teklif etmesini İmam Şa­fii’nin: “Bu, onlara verilen teminata aykırı bir davranıştır” diyerek caiz görmemesi, temel haklarda, özimmîkle din ve vicdan hürriyeti konusunda müslümanların ne kadar titiz davrandıklarını göstermektedir.

Zimmîler, pek çok konuda davalarını kendi inançları ve kanunlarına göre karar veren mahkemelerine götürmek hakkına sahiptirler. Bu durum, onların, din ve vicdan hürriyeti yanında özerk mahkemelere de sahip kılındıklarını gösterir ki bu derece geniş hak ve hürriyetler, günümüzde muhtelif devletlerde yaşayan azınlıklara henüz verilmemiştir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi zimmîler bütün bu hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınmasına karşılık devlete “cizye” ödemek zorundadırlar. Bu teminatın yerine getirilemeyeceği durumlarda ise kendilerinden cizye alınmamış, hatta toplanan cizyenin iade edildiği de görülmüştür.

Osman ÇETİN – SBA