ZİHİN

160
PAYLAŞ

 

ZİHİN

 

Toplumların tarihi
boyunca önemli an­lam kaymaları geçirmiş bir kavram olan zi­hin, geleneksel
düşüncedeki insan anlayı­şında merkezî bir yer tutmaktaydı. Ruh’un ölümsüzlüğü
ve insanî varoluşun kozmos ve metakozmos ile bağlantılı olduğu ilkele­ri Rene
Descartes (1596-1650) ile birlikte köklü bir değişikliğe uğradı. Descartes, in­sanı
değerlendirmede kendince çok basit gördüğü geleneksel Ruh anlayışım terkede-rek
daha üretken olduğuna inandığı zihin (mind) kavramını onun yerine geçirdi. Ona
göre zihin düşüncenin temeliydi ve onu ma­tematiksel olarak ifade etmek
mümkündü. Madde dünyasını da benzer tarzda yetile­rinden ve biçimlerinden
kopartarak bütü­nüyle tek bir boyuta indirgedi. Descartes’a göre Tann bu
boyuta, hayat ve hayvanların duyusal ve hareket işlevleri de dahil olmak üzere
bütün doğal süreçler mekanik olarak açıklanabilsin diye hareketi
yerleştirmişti. Bu, Kartezyen zihin ve Kartezyen ikicilik (dualism) olarak
adlandırıldı; bu anlayış

Newton”un
(1642-1727) neredeyse mü­kemmele yakın bir şekilde fiziksel dünya­nın
matcmatiksel-fizikscl analiziyle daha da pekişti. İngiliz deneyci
düşünürlerinin (Locke, Berkeley, Hume, Hartley ve James Mili) XVII. yüzyılın
sonlanyla XIX. yüzyı­lın başlan arasında gösterdikleri çabalarla Kartezyen
zihin sistemli bir biçimde duyu­sal yaşantıdan elde edilen hayallerin meka­nik
dizilişine indirgendi. Böylelikle zihin kavramı geleneksel düşüncenin dini ve
koz­molojik içeriklerinden tamamen ‘arındırıl­mış’ oldu. İngiliz deneycileriyle
birlikte ar­tık Batı düşüncesi fikirlerin doğuştan geti­rildiklerine değil,
bireyin yaşantısının seyri sırasında oluştuklarına (Locke); halta mad­di,
kimyasal bir zihin tanımına (Mili) inan­maya başlamıştı. Descartes ile birlikte
baş­layan insan anlayışının sekülerleşmesi (dünyevi bir nitelik kazanması)
süreci gü­nümüzde ‘maddi olmayan’ hiçbir varlık ala­nı tanımamaya doğru hızla
ilerlemektedir. Öyle ki, zihin kavramının hiçbir anlamı ol­madığı bile ileri
sürülebilmektedir.

Modernizmin etkisiyle
geleneksel dü­şünceden çok hızlı bir kopuş yaşayan, an­cak modem düşünce
kalıplarına henüz yü­rürlükte olan geleneksel dil öğeleriyle yak­laşmakta olan
Batı-dışı toplumlarda ve ül­kemizde kavramların anlam kaymaları çok daha hızlı
ve karmaşıktır. Ülkemizdeki yeni bir dil yapılandırma girişimleri bu karma­şıklığı
arttırmaktan başka bir işe yarama-maktadır. Örneğin bütün çabalara karşın
geleneksel ‘Ruh’ kavramının kullanımın­dan vazgeçilememekte ve zihin olarak kar­şılanması
gereken ifadelerde bile *Ruh’ kav­ramı kullanılmaktadır. Batı dillerinde zihin
olarak ifade edilen kavramların dilimize ‘Ruh’ olarak çevrilmesi oldukça ilginç
ve Önemlidir. Oysa Baü düşüncesindeki yuka­rıda özetlenen değişimlerden dolayı
‘Ruh’ olarak karşılanması gereken psyche, soul gibi kavramların bile dilimize
zihin (an) di­ye çevrilmesi gerekir, çünkü Batılılar için artık Ruh, zihin
anlamına gelmektedir.

Zihin kavramının
felsefe ve psikolojide­ki farklı anlam alanlarına karşılık gelmesi Batı
düşüncesindeki bu temel temayülü de­ğiştirmez. Zihne daha derinlikli anlamlar
yüklediği iddiasında olan analitik (Freudcu ve Jungcu) psikolojinin felsefeyi
eleştirisi, felsefenin zihni yalnızca bilinçle sınırladı­ğı, genetik olarak
taşman ve biyolojik yapı­ya dayanan bilinç dışına önem vermediği
doğrultusundadır. Günümüzde geleneksel ruh anlayışını savunan herhangi bir
felsefe veya psikoloji okulu yoktur.

Bugün zihin kavramı en
genel anlamda,

a) Fiziksel
yapılar ve süreçlerin, bilinç ve bilinçdışmm organize olmuş toplamı,

 b) Bir insan veya hayvanın, içsel veya dışsal uya­ranlara
geçmişteki yaşantıları ve gelecekte­ki beklentileriyle bağlantılı olarak
verdiği tepki eyleminin bütünü diye tanımlanabilir. Fakat daha önceden
belirtildiği gibi kulla­nım alanı giderek daralmakta ve hatta orta­dan
kalkmaktadır. Çünkü özellikle Ameri­ka’da sosyal bilimlerde belirsiz,
niteliksel, felsefi bakışlar yerlerini davranışsal ve ni­celiksel yaklaşımlara
bırakmaktadırlar. Maddi dünyada temelleri olmayan tama­men manevi süreçler
bulunduğu kabul edil­memekte, böyle iddialar biJim-dışı vehim­ler olarak
değerlendirilmektedir. Buna göre zihin de ancak insan (ve hayvan) bedenin­deki
organik süreçlerin bir yan ürünü olarak görülmekte, zihnin kaynağının beyin
oldu­ğu konusunda tam bir fikir birliği sağlan­maya doğru gidilmektedir. Ancak
zihnin,

bedende değil de insan
ilişkilerinde bir yeri olduğunu; davranışla ortaya çıkan bir top­lumsal olgu
olarak zihnin beyinde varol­maktan daha çok toplumsal ilişkilerde üre­tildiğini
ve oluştuğunu savunan sosyal bi­limciler de vardır.

Bilim ve felsefe
çevrelerinde zihnin ne olduğuna ilişkin tam bir fikir birliği olma-masına
rağmen buraya kadar anlatılanlar­dan modern düşüncenin zihni ele alışındaki
genel kabul görmüş noktalan şöyle özetle­yebiliriz:

 a) Zihin, modern dünyada gele­neksel “Ruh”
kavramının yerine kullanıl­maktadır;

 b) İnsanın maddî yapısının aksi­ne bir de duyu
organlarıyla algılanamayan, ölçülemeyen, yer kaplamayan zihinsel ya­pısı
olduğuna, fakat bu yapının son tahlilde beynin ürünü olduğuna inanılmaktadır;
ve

 c) Beynin anatomisi, fizyolojisi ve biyo­kimyası üzerine
yapılan araştırmalarla in­san zihninin anlaşılabileceği sanılmakta­dır.

Beyinle zihin
arasındaki bu neredeyse özdeşlik düzeyinde yakın ilişki olduğu yo­lundaki zan,
insanların zihinsel yetileri yö­nünden farklı oluşlarının beyinleri arasın­daki
yapı ve/veya işleyiş farkına bağlı oldu­ğu önyargısına yol açmıştır. Beynin
büyük­lüğü veya beyin hücrelerinin sayısı ya da beyin hücrelerini birbirine
bağlayarak bilgi iletimini sağlayan uzantıların arasındaki bağlantı ve
geçişlerin miktarıyla ilgili bir­çok araştırma yapılmıştır. Fakat bu araştır­malardan
bugüne kadar belli bir sonuç alı­namamıştır. Bu, modern perspektifin yan­lışlığına
yorulabileceği gibi, yapılan çalış­maların ve kullanılan tekniklerin yetersizli­ğine
de yorulabilir. Çünkü bilinmektedir ki, insan beyninde bir dakikada yüzbinlerce
kimyasal tepkime meydana gelmektedir;

zihinsel yetileri
ürettiğine inanılan insan beyninin işlevlerini yerine getirebilmek için
dünyamız büyüklüğünde bir bilgisayar gerekmektedir. Kaldı ki, normal insanların
zihinsel yetilerinin farklılığı açıklanamasa bile, psikolojik yönden anormal
olduğuna inanılan insanlar ile normal denilen insanla­rın beyinlerinin yapı ve
işleyiş farkı göster­diğini kanıtlayan birçok araştırma vardır. Normal beynin
işlevleri giderek daha iyi anlaşılmaktadır, örneğin modern bilim, beynin sağ ve
sol yarımkürelerinin farklı iş­levler üstlendiğini; sağ yarım kürenin hayâl,
mekân ve biçim işlevleriyle, yani sa­nat ve el becerisi ile (nitelikle)
ilgiliyken sol yarımkürenin dil, mantık, matematik, sen­tez ve analiz
işlevleriyle, yani nicelikle ilgi­li olduğunu saptamıştır. Yine ortaya çıkarı­lan
bir gerçek de insanın zihinsel gücünün çok küçük bir bölümünü kullandığı şeklin­dedir.

Sonuç olarak zihne
modern yaklaşımlar, tam bir kaos görünümü arzetmektedir. Bir yandan insan
beyninin yapı ve işleyişiyle il­gili binlerce araştırma, sayfalar dolusu yeni
bilgi ortaya çıkmışken, bir yandan ‘neden uyuyoruz?’, ‘rüyanın işlevi nedir?’,
*Einste-in’in beyninde normale göre beyin hücrele­rinin değil de glia
hücrelerinin fazla oluşu nasıl açıklanır?’ gibi sorulara cevap verile­memektedir.
İnsan zihniyle ilgili bildikleri­mizin bilmediklerimizden çok çok az oldu­ğu
kabul edilmektedir. Araştırmalardan el­de edilen sayısız bilginin günün birinde
ger­çeği verip vermeyeceği, halk arasında me­rak, aydınlar arasında tartışma
konusu ol­maya daha uzun yıllar devam edeceği kesin gözükmektedir.

Erol GÖKA

 

PAYLAŞ
Önceki makaleZINDIKLIK
Sonraki makaleZULÜM