Yusuf Atılgan kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

36

Yusuf Atılgan kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1921) Türk öykü ve roman yazarı. Büyük kent ve kasaba insanının yabancılaş­masını ele alan iki önemli romanı vardır. Manisa’da doğdu. 1922 Eylülü’nde Yunanlılar’ın Manisa’dan çekilirken kenti yakmaları üzerine kol memuru olan babası görevinden ayrılıp Hacırahmanlı köyüne yerleşti, ilk ve ortaöğrenimini köyde ve Manisa’da yaptı. 1939’da Balıkesir Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne girdi. 1944’te mezun olup Akşehir’de Maltepe Askeri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. 1945’te fakülte yıllarında bazı öğrenci etkin­liklerine katılması yüzünden yargılanıp altı av hapis cezası aldı. Cezaevinden çıkınca Hacırahmanlı köyü­ne yerleşip çiftçilik yapmaya başladı. Yazarlığını uzun bir süre köyünde sürdürdükten sonra 1976’da İstan­bul’a yerleşti. Yayınevlerinde redaktör olarak çalış­maya başladı.

Atılgan edebiyata 1952 yılında öyküler yazarak başladı. 1954’te “Evdeki” adlı öyküsü Tercüman gazetesinin öykü yarışmasında birinci oldu. Adını Aylak Adam adlı romanının 1958 Yunus Nadi Roman Yarışması’nda ikinci olması ve ertesi yıl kitabının yayımlanmasıyla duyurdu. Aylak Adam 1950’lerde Türk toplumunun ve edebiyatının gündemine ağırlık­la giren bireyselleşme sorununu, sıradan insanlardan biri olmayı reddeden genç bir aydının yalnızlığı çerçevesinde işliyordu. Toplumun yerleşmiş meka­nizmalarının bir parçası olmayı yadsıyan roman kahramanı, çevresinde örülü olan iletişimsizlik çem­berini kırma arayışını roman bovu sürdürür. Yusuf Atılgan 1961’de yayımladığı Bodur Minareden Öte adlı öykü kitabından sonra uzun bir süre sessiz kaldı, ikinci romanı Anayurt Oteli 1973’te yayımlandı. Romanda küçük bir kasaba otelinin kâtibi olan roman başkişisinin cinsel yönü ağırlık taşıyan yabancılaşma­sının ve kimlik arayışının neredeyse hastalıklı boyut­lara varan sonuçları sergilenir.

YAPITLAR:

Roman:

Öykü:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 9. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

Yusuf Atılgan kimdir? hayatı ve eserleri: (1921-1989) Hikâye ve roman yazan Yusuf Atılgan, 1921’de Manisa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Hacırahmanlı köyü ve Manisa’da yapan Atılgan, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne girdi. 1945’te fakülte yılla­rında bazı öğrenci hareketlerine katılması yüzünden yargılanıp, altı ay hapis ce­zası alan Atılgan, cezaevinden çıkınca Hacırahmanlı köyünde çiftçilik yapmaya başladı. Yazarlığını da uzun süre köyünde sürdüren Yusuf Atılgan, 1976 yılında İstanbul’a yerleşip, bir yayınevinde redaktör olarak çalışmaya başladı.

Atılgan’ın edebiyata başlaması 1952 yılına rastlar. 1954 yılında yazdığı “Evde­ki” hikâyesiyle Tercüman gazetesinin yarışmasında birinci olan Atılgan, asıl şöh­retini “Aylak Adam” adlı romanı ile sağladı. “Aylak Adam”, 1950’lerde Türk toplumunun ve edebiyatının gündemine ağırlıkla giren “ferdileşme” (bireysellik) ko­nusunu, sıradan insanlardan biri olmayı reddeden bir genç aydının yalnızlığı çer­çevesinde işliyordu.” “Bodur Minareden Öte” adlı hikâye kitabı, beklenilen sesi getirmedi. 1973 yılında yayınlanan ikinci romanı “Anayurt Oteli”, Ömer Kavur ta­rafından sinemaya uyarlandıktan sonra, yazarın ismini sınırların dışına kadar iletti. Filmin kazandığı ödüller arasında, 1987 İstanbul Film Festivali, Antalya Al­tın Portakal, Sinema Eleştirmenleri, 44. Venedik Valencis ve Nantes Film festival ödülleri de vardır. “Ekmek Elden Süt Memodan” (1981) adlı bir çocuk kitabı da bulunan Yusuf Atılgan, “İşkence” adlı romanını bitirmeden ölmüştür.

1950’lerde “Yeni roman, anti roman, absürd”, Kafka’cı, Faulkner’ci, J. Joyce’cu akımlar, Türkiye’de köycü-sosyalist-toplumcu-gerçekçi romana karşı bir çeşit is­yan ve hürriyet bayrağı gibi eserken, hem klâsik yapıda, hem de ‘bunalım’a, saç­maya, varoluşa ve “küçük burjuva aydınının” sıkıntılarına açılan önemli (ve hâlâ çok değerli) bir roman, Yusuf Atılgan tarafından yazıldı. Adı: “Aylak Adam”dır. (1959) Bu sabırlı ve titiz yazar, gerçekten “evrensel”e kadar açılan ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni, 14 yıl sonra, 1973’te yayımlamıştır. Biri 126, öteki 171 küçük sayfadan ibaret iki roman yazmış olan Yusuf Atılgan, bu bakımdan, “Yeni”nin önemli bir yazan ve Türk romanının da ustalarındandır.

Romanları

Yusuf Atılgan’ın “Bodur Minare’den Öte”de toplanan hikâyeleri de ilgi çekici konular, özellikle köy ve kasaba hayatını ustalıkla veren eserlerdir. Fakat, onlar iki romanı ile karşılaştırıldıklarında sönük kalırlar. Onların çoğunda romanların­daki tahlil derinliği ve modem ürperişler de bulunmaz.

Atılgan’ın, romancılıkta en seçkin hüneri “tip”ler ortaya koymasıdır. Roman­da unutulmaz kişi ve tip’ler kurabilmek, eski yeni bütün romanlarda, başlıca üs­tünlük sayılmıştır. Bizde Halit Ziya’dan, Halide Edib, Reşat Nuri, Peyami Safa, Tanpınar ve Abdülhak Şinâsi’den bu yana ölümsüz kişiler yaşatan romancılar, parmakla sayılacak kadar azdır.

İşte Yusuf Atılgan, iki romanında, birbirine az çok benzeyen ve aynı zamanda farklılıkları da olan iki tip’in yazıcısıdır. Bunlar Aylak Adam’da, C ile Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’tir. İşte, hikâyelerinde de üslûp özenişi ve gözlem (müşahede) gücü gösteren Atılgan’ın, bunlarda, yeter kuvvette kişiler yaşattığı söylenemez. (Türk hikâyelerinde, güçlü tipler ortaya koyan hikâyecilerimiz arasında, Refik Halit, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Haldun Taner ve Oğuz Atay’ın isimleri sayılmalıdır.)

Atılgan’ın iki romanında da sadece iki tip vardır. Hatta bunlar, denilebilir ki C ile Zebercet’in romanlarıdır. Onlardan başka her şahıs, onların kişiliğini ayırt etmemize ve derinleştirmemize yarayan “figür”lerdir. Romanlarının bütün gücü, aynı zamanda çağdaş roman, sanat ve fikir akımlarından yararlanarak sunduğu bu iki tiptedir.

Birincisi şımarık, mağrur, orijinal, kendini beğenmiş, güçlü ve zengin, bunla­ra rağmen toplumdan kopmuş, kendi kendisini ayırmış olan C’dir. İkincisi taşra­lı, yoksul, güçsüz, çelimsiz, çirkin yüzlü, içine kapalı Zebercet’tir. Çevreleri, yaşa­yışları, kültürleri, imkânları ayrı ayrı olan bu iki kişinin ortak yanlan: Aradıkları aşkı ve hayatı bulamamaları, topluma küskün, ondan kaçan ve yalnız olmalarıdır.

Her ikisi topluma direnmekten, onu düzeltmeye çalışmaktan âciz gençlerdir. Bu vasıflan ile Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar’ını hatırlatırlar.

Bu iki romanı, ayrı ayrı anlatmaya geçmeden, Atılgan’ın roman ve hikâyelerin­de güzel ve seçkin olan üslûp üzerinde de duralım:

Yusuf Atılgan’ın iyi romancı olduğu kadar da “üslûpçu” olduğu hemen bütün eleştirmenlerce benimsenmiş bir hükümdür. Romanının her cümlesini “Yeniden yeniden yazdığı” söylenmiştir. Bu titizliği yüzünden, bir ömür boyu iki roman ve­rebilmiştir. Aylak Adam üzerine konuşurken kendisi de “Bence roman, şiir gibi yazılır. Romanda deyişin çok büyük önemi var” diyordu. Böylece romanın “mesa­jından” ziyade bir üslûp meselesi olduğunu, o yıllarda (1959) köy ve toplum “bil­diri” cilerine karşı, cesaretle anlatıyordu.

Nokta dergisinin (8 Kasım 1987) kendisiyle yaptığı bir “söyleşi” de, roman me­tinlerini hemen hemen “kendisi” için yani sanat heyecanını doyurmak için yazdı­ğını şöyle açıklıyor: “Metinlerimi sanki mektup yazarmışçasına yazarım, daha çok kendime yöneliktir bu çabam. Eleştirilerden de fazla alınmam, yüksünmem. ”

Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın iki romanım, iki kuvvetli tip, yahut kişi üzerine yazdığını söy­lemiştim. Aylak Adam’da bu kahraman C idi; Anayurt Oteli’nde ise Zebercet. Her ikisi de ağrılı, sıkıntılı, hasta ruhlu ve her anlamda toplumun dışında yaşayan, onun şartlarına razı olmayan kişilerdir. Razı olmadıkları için de romanların so­nunda biri delirmiş öteki intihar etmiştir. Kuvvetli gözlem, tahlil ve tasvirlerle an­latılmış iki tiptir.

Atılgan’ın romanları bu tip’lerden ibarettir demiştim. Olaylar, hatıralar, geriye dönüşler, başka kişiler, kadınlar, çevreler hep o kişileri anlatmak içindir. Bu ba­kımdan (C) dolayısiyle Aylak Adam’ı Zebercet yüzünden de Anayurt Oteli’ni kısa­ca tanıyacağız.

“Aylak Adam”ı daha iyi anlayabilmek için, onun romanında kendi kendini an­lattığı birkaç sayfayı gözden geçirelim:

Aylak Adam (C)’nin Babasından Nefreti

“… Başını kaldırdı. Dudaklarım onun yarı açık ağzına yaklaştırırken Ayşe

doğruldu. Yataktan inmek istiyordu. Bırakmadı.

-Ne var, nereye?

-Perdeyi kapayacaktım.

Güler’i hatırladı. “Pencere, demişti. Açık!” Kafasındaki uğultu dağıldı.

-Neden ? Perde her zaman açık değil miydi? diye sordu.

-Pencerede Semra’nın yüzünü görür gibi oldum. Sanki bizi seyrediyordu.

-Kimse yok orda; görüyorsun.

–  Evet, ama kafama takıldı bir kere; bırakamıyorum kendimi. Dur, kapayıp ge­leyim.

-Lüzum yok. Baksa bile bir şey göremiyecek.

İçinde kızgınlığa benzer bir duygu vardı. Önemli olan pencereden bakıp bak­madıkları değil, onun dudaklarına yaklaştığı zaman bunu düşünebilmesiydi. Yok­sa kişi, dışardakilerden hiç mi kurtulamıyacaktı? Elinin hâlâ onun bacağında durduğunu farketti. Tam sırasıydı. Yüreği hızla çarparken kulağındaki eski kaşın­tıyı bekledi. Gelmiyordu. Hizmetçinin eteklerini sıyırıp kalın, beyaz bacaklarını gösterirken “-Korkma, gel! Yemezler seni. ” deyişini düşündü. Çekine çekine eli­nin altındaki ılık bacağı aşağı yukarı okşadı. Kaşınmıyordu işte! Birden, Ayşe’yi titreten bir telâşla ona sarılıp öptü.

–  Ötekiler yok! dedi. Unut hepsini. İkimiziz. Biz vanz.

-Evet, evet!

İstediği bu titrek sesle söylenen “- Evet, evet!” değildi. O gece “- Ezgiyi duyu­yor musun?’’ diye sorduğu zaman söylediği o rahat, inandırıcı “Evet”ti. Başını onun kucağına koyup uzandı.

-Atelyeni özledim, dedi. Bir gün oraya gidelim.

–  Gidelim.

Saçlarında gezinen el artık sakindi.

– Eskiden orada gene böyle kucağına yatardım.

– Ben… (Öksürdü.) Sana bir şey sormak istiyorum.

-Sor.

-Neden hep bacaklarımı öpüp okşuyorsun?

Babasının yüzünü görür gibi oldu. “- Zehra, şu bacakların yok mu?” Bıyıkları­nı buruyordu. Filimdeki kadının o korkunç sesi kulaklarında yeniden çınladı: “Babanı öldürdün.” Doğruldu.

–  Çünkü senin bacaklarından korkmuyorum, dedi.

-Anlamadım.

Onları ilk günlerin rahat havasına belki de her şeyi anlatmak götürecekti. Ay­şe elini omuzuna dayadı.

–  Neden susuyorsun? diye sordu. Benim her şeyimi biliyorsun. Ya ben senin? Hiç! Öğrenmek istiyorum. Seni nasıl sevdiğimi görmüyor musun? İçinde başlıyan gevşemeyle birlikte çocukluk, ilk gençlik anılarının karmakarışık saldırışına uğ­radı. Hangisinden başlıyacağmı bilemiyordu. “Babamdan?”

–   Önce babamı anlatmam gerek, dedi. Kadın bacaklarının bende uyandırdığı korkuyu ancak o zaman anlarsın. Bende gördüğün her şey babamla başlar. Pek küçükken yanaklarımı öpmeye yaklaşan adamın kara bıyıklarından gene o kor­kuyla karışık iğrenmeyi duyar mıydım, yoksa bunu sonradan mı düşündüm, bil­miyorum. Bu seyrek yaklaşmaları “içilmiş şarap kokulu öpüşler” olarak hatırla­dığıma göre, onlara bende yarattıklarını sandığım duyguyu ilerde eklemiş olaca­ğım. O yaşta, içilmiş şarap kokusunu elbette bilemezdim. Ben onu daha çok “Ço­cuğu yatır” sözüyle hatırlıyorum. Gündüzleri evde olmazdı. Komisyonculuk yap­tığını söylerlerdi. Yemeği evde yediği akşamlar sofradaki o sıkıcı sessizlik! Yasa­ğı unutup konuşmağa başladığım zamanlar, kaşları inik, bana bakardı. Büzülür­düm. Akşamlan yemeğe gelip gelmiyeceği belli olmazdı. Saat yediye dek bekler­dik Vakit yaklaştı mı yüreğimde bir çarpıntı başlardı. Tam gelmiyeceğini düşün­düğüm sıra kapıdan girişleri! Nasıl kararırdı içim! Kimi nerdeyse geleceğini umarken Zehra Teyzemin “ – Saat yedi. Baban gelmiyecek!” deyişleri! Bağıra, ça­ğıra, iştahla yediğim yemeklerdeki o değişik tad! Teyzemin “- Saat on biri geçmiş. Kim bilir nerelerde sürtüyor!” dediği geceler pek seyrekti.

Beni yatınr, öperdi. Hemen her gece babam eve girer girmez beni, teyzemle oynadığımız oyunlardan, m asalların mutluluğundan ayırırdı. Çocuğu yatır!” derdi. Büyük sevinçlerden büyük kederlere birden geçişi öğreniyordum. Çünkü onun kucağındayken babamın varlığını unutmuş olurdum. Yatakta, beni ondan ayırmasındaki haksızlığı düşünürdüm.

-Kim bu kadın?

–    Teyzem. Annemin kardeşi. Annemi bilmiyorum. Ben bir yaşımdayken ölmüş. Belki de teyzem, onun güzel, mavi gözlerinden bahsettiği için, bu gözleri gördü­ğümü sanıyorum. Mavi gözlerden hep hoşlandım. Belki sana anlattığım o kıza üç ay dayanabilmem mavi gözlü oluşundandı. Bilmiyorum. Beni Zehra Teyzem bü­yüttü. Onu kıskanç, bencil bir sevgiyle severdim. Olaylar onunla yalnızlığımızı bo­zup bozmadıklarına göre ya iyi ya da kötüydüler. Eve gelen komşu kadınlara kı­zardım. Oysa onlarla konuşurken çoğu beni dizine yatırırdı. Babamın gündüzleri evde kaldığı pazarların, bayram günlerinin azabı! Okula başladığım yıla değin, so­kağa pek seyrek çıkardım. Çocukluğumun içinde geçtiği Alemdar’daki bu ev iki katlıydı. Tahtadandı. Babam ölünce sattım. Okulda bize öğrettiklerinden başka şeyler de öğreniyordum. Bilgiç, küçük erkekler vardı. Artık evde neden sık sık hizmetçi değiştiğini anlıyordum. Ah, bu kadınlardaki sıvışkan, arka sallayışlı di­şilik! Babamın bıyık buruşları! Kaçamak çimdikler; mutfakta, sırtları kanbur sa­rılmalar? Babamda korkunç bir kadın düşkünlüğü vardı. Onun gibi olmama ka­rarını, bu iğrençlikleri gördükçe vermiş olacağım. Salt onun rahatını kaçırmak için üstlerine giderdim. Tokatlardı beni. Nasıl istiyordum bu dayaklan bilsen! On­lar beni “babayı sevmeme” azabından kurtarıyordu. Onun hizmetçilerle düşüp kalktığını teyzem de bilirdi. Yakınmazdı. Sonraları onun bu eve nasıl dayandığı­na şaşmışımdır. Benim yüzümden mi, yoksa her gece babamın erkekliğinden pa­yını aldığı için mi? Okuldan suratımda çürükler, tırnak yaralarıyla döndüğüm günler babam “- Görürsünüz, adam olmıyacak bu çocuk” derdi. Konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa ben olmıyacaktım. “Büyüyünce bıyık bırakmıyacam” derdim kendi kendime. Ertesi gün daha çok döğüşürdüm. Ötekiler benden yıldı­lar. Öğretmenler babama yazarlardı. İyi ki okumamı istemiyordu. Yoksa ona inat okumazdım. Okuyup da ne olacak? İş adamı olmalı” derdi. Teyzem ona çıkışır­ken, ben iş adamı olmamaya karar verirdim. Bazı kere teyzem bana büyüyünce ne olacağımı sorardı. “-Bilmiyorum, derdim. Komisyoncu olmayacam ben.”Gülerdi. Başını sallar Sen, derdi, bu kötü adamın yüzünden azap çekeceksin.” O zaman­lar, onun kötü dediği bu adamın metresi olduğunu bilmezdim. Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız. Onun da babamdan iğrendiği kanısındaydım. Duru­mu benden iyi gizlemişlerdi doğrusu. Çok geç farkına vardım. İlk okulu bitirdi­ğim yaz, bir gün odada dergi okurken kapı çalındı. Açılıp kapanınca babamın se­sini duydum. “- Hizmetçi nerde?” Teyzem “- Dışarı çıktı. ” dedi. Ya çocuk?” “- Or­talıkta yok. O da çıkmış olacak.” Sonra bir sessizlik.. Eğilip aralık kapıdan bak­tım. Babam bir koluyla teyzemin etekliğini kaldırıp sarmış, öteki eliyle çıplak ba­caklarını okşuyordu. “- Zehra, şu bacakların yok mu?” dedi. Çevrem kararır gibi oldu. Fırladım. Üstlerine atıldığımda bacaklar hâlâ çıplaktılar. “- Bırak onu, bı­rak!” diye bağırdım. Elini ısırdım. ”-Uyy anam!” dedi. Dişlerim acıdı. Birden sol ku­lağıma yapıştı. Pis, yakıcı bir acı duydum. Teyzem Ah, ne yaptın? diyordu. Ku­lağı yırtıldı! Alçak kulağını yırttın onun! Kulağı yırtıldı. ” Ağlıyordu. Sonra düş­tüm. Kafamdaki ses durmadan “Kulağı yırtıldı” diyordu. Kulağı yırtıldı, kulağı yırtıldı, kulağı yırtıldı..

–  Yeteri dedi Ayşe. (Yan karanlıkta, C’nin taştanmış gibi duran yüzüne bakıyor­du. İçini bir korku kapladı.) Anlatma istersen. (Aylak Adam, 1959, s. 98-101)

Burada ve romanın bütününde, Freud’a imân ölçüsünde inanmış bir adamın ruh tahlilleri görülüyor. Her iki romanda C’nin de Zebercet’in de hemen bütün benlikleri ve çevreleri kadın’la “cinsellik”le, çok yerde lüzumundan fazla açık sözler ve sahnelerle doludur, bazen öyle gelir ki, Atılgan, iki kahramanını ve öbür figürleri, Freud’un (sonunda bir kısmı Adler ve Yung tarafından çürütülmüş olan) nazariyeleri için bir uygulama alanı yapmıştır. Her satırında Freud’un insan ru­hunu erotik açıdan kurcalayan bir kehaneti dile gelmektedir.

Yukarıda metinde abartmalı biçimde gördüğümüz baba nefreti (baba kom­pleksi) anaya sığınma… (Burada annesinin yerine teyzesi Zehra geçiyor.) Ana sev­gisini hiçbir kadında doyurucu olarak bulamadığı için sürekli kadın değiştirme… Birini tam bulduğunu zannederken kaybetme halleri hep Freud’da ele alınmış ve izah edilmiş bulunan temalardır.

Yukarı metne baktığımız zaman, C’nin babasından miras kalan kadın düşkün­lüğü ile habire sevgili değiştirdiği görülmektedir. Semra, sonra Güler, sonra Ay­şe, hizmetçi kadın vs. yalnız bu bölümde geçenlerdi. Romanın sonunda, aradığı sevgilisi zannettiği “Mavi yağmurluktu bir kızın” ardından otobüse yetişemeyecek, bu yüzden ezilme tehlikesi geçirecek, kavga edecek ve hayatı bilinmezlere karışacaktır. Konuyu açıklaması bakımından o son bölümü de aktarıyorum:

Aylak Adam C, yaşadığı dağınık hayattan üzgün ve bezgin, birçok kadınla dü­şüp kalktığı halde aradığını bulamayan haliyle, bir kahvenin camında oturmuş, geçen kadınlarla ilgili tasanlar kurmaktadır. Kendi bahtı ve çoğunu tanımadığı “başkaları” ile içten içe kavga halindedir.

“Yumruklarım sıktı. Artık bu kadarı da fazlaydı. Yoksa yalnız onunla uğraş­maktan, başını ağrıtmaktan hoşlanan alaycı, korkunç, gizli bir varlığın oyuncağı mıydı? Kesin olarak bilmediği bir şeylere kızıyordu. İçinden sövdü. “Vız gelirsi­niz bana. Alay edin bakalım. Hepinize inat, bir gün bulacam onu.” Camın önün­den geçen bir kız yürürken başını çevirip ona değil, dükkânın içine doğru baktı. Bu gergin yüzü, bu ürkek mavi gözleri eskiden bir yerde görmüştü. Birden başı­nın ağrısı kesildi. İçinde acaip bir sevinç, delice bir telâşla kalktı. Aradığı oydu. Başının ağrısını böyle kesiveren, portakal suyuyla birlik içtiği Aspirin değil, onun yüzünü görmesiydi. Kapıdan hızla çıkıp açık mavi yağmurluğu görünce yavaşla­dı. Yirmi adım kadar önünde, arkasına bakmadan yürüyordu. Gidip kolunu tuttu, “-Merhaba” dese, belki başka bir söz bile söylemeden anlaşacaklardı. Belki yalnız, “-Sus, biliyorum” diyecekti. Onun kolunu burada, karıncaların arasında değil, ilerde tenha bir sokakta tutacaktı. Bilmediği o sokağa çabuk varmak istiyordu. Mavi yağmurluklu kızın koşmağa başladığım görünce şaşırdı. Duraktaki otobüse atlar atlamaz o da koştu, ama yetişemedi.

Otobüs kalkmış gidiyordu. Koşarken:

-Heyy, dursana! diye bağırdı.

Geçenler ona bakıyorlardı. Bir adama çarptı; sonra birine daha. Gittikçe uzak­laşan otobüse yetişemiyeceğine inanamıyordu. Bunun bir yolu olmalıydı. Otobüs ilerde, başka taşıtların arasında kayboldu. İnsanların hızlı yaşadıkları bir çağda olduğunu neden unutmuştu? Soluk soluğa durdu. Ötekiler ona bakıyorlardı. Önünden geçen taksiye el salladı.

-Taksi!

İçi doluydu, durmadı. Otobüse yetişebilmek için bunlardan birini durdurması gerekti. Yolun ortasına çıkıp karşıdan hızla gelen taksiye iki kolunu da kaldırdı. Araba yavaşlayıp yanından geçmek niyetiyle sağa kırınca önüne koştu. Bir kadın bağırdı. Taksi durdu. Kapıyı açıp dışarı çıkan şoföre yaklaşırken arkada oturan ada­mın sıkıntılı, kızgın gözlerini gördü. Belki işine giden bir komisyoncuydu. Şoför:

-İtoğlu, dedi, canına mı susadın?

-Beni otobü….

Göğsüne inen yumrukla sendeledi. Önce şaşırdı, sonra içinde kabaran bir öf­keyle şoförün suratına vurdu. Adam elleriyle yüzünü kapayıp ıslak taşlara kıvrıl­dı. Parmaklan kanlıydı. Çevresini yavaş yavaş otomobil komalı, tramvay çanlı, in­san sesli bir gürültüdür kapladı.

-Burnu kırılmış, diyorlardı.

-Bayılmış.

-Burnu kırılmış!

Birisi kolunu tuttu.

-Ne var, ne oldu? diye sordu.

Baktı bir polisti. Taksideki adam:

–    Ben gördüm, dedi. Kabahat onda. Arabanın önüne geçip durdurdu. Üstelik şoföre vurdu.

Çevresindeki herkes ona düşmanca bakıyordu. Kuşatılmıştı. Artık otobüse ye­tişmesi imkânsızdı. Birden sol şakağındaki ağrı yeniden başladı. Yıllardır aradı­ğını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi. Şimdi ona istediklerini yapabilirlerdi. Yanındaki polis ko­lunu sarsıp, ummadığı yumuşak bir sesle sordu:

-Ne oldu? Anlat.

–  Otobüse yetişecektim…

Sustu. Konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmiyecek- ti. Biliyordu; anlamazlardı. (Aylak Adam, 1959, s. 125-126)

Yukarıda, iki bölümde de görüldüğü üzre candan bir sevgili aramak, kendisi­ni “gönülden seveni” bulamamak, başkalarının sevgilerinden de şüphe ederek, çokluk kendi kabuğuna çekilmek ve karamsarlık her iki roman kahramanının va­sıflandır.

Son metinde, gerçek sevgilisi zannederek peşine düştüğü fakat kavuşamadığı kızın“gözlen de mavi”dir.

Bilindiği gibi, bebek iken kaybettiği annesinin de gözlerinin mavi olduğunu, teyzesi Zehra ona söylemişti. Demek, Freud’cu bakış yani anayı arayış temi bura­da da geçerlidir.

C’nin babası ile ilgili duygulan, metinde yeterince anlatılmıştır. Bu nefretin yanına “korku”nun da karıştığı bir histir. Yalnız babasına karşı değil, okuldaki ar­kadaşları, tanıdıkları ve hatta seviştiği kadınlar da, ona zaman zaman tahammül edilmez görünmektedir. Kendisinde onlara karşı sevgi ve samimiyet yoktur.

Buna bir sebep ararken “başkalarını” iki yüzlü, riyakâr, paragöz bulduğunu düşünmektedir.

J. P. Sartre’in düşüncesi burada geçerlidir. “Başkaları cehennemdir.” Başkalarının hayatı, varoluşu “abes ve saçma ”dır. Bu bakışta ahlâkî bir tenkit tavrı yok­tur. Bir anlamda da, varoluşçuluk açısından hayatın yorumu ve izahıdır Metne göz atalım:

“Bir ay sonra teyzem öldü. Artık yalnızdım. Arkadaşlarla anlaşamıyordum. İn­sanların kaçınılmaz ikiyüzlülüğünü görüyordum. Bir gazozluk dostlar! Herkes, tren yolculuğundaki süresiz tanışıklıkla yetinir gibiydi. Çok para lâfları. Hoşlan­mıyordum.”

Yukarıda belirttiğim gibi, Atılgan’ın iki kahramanı, mevcut düzenle uzlaşa- mazlar. Ancak, onu düzeltmek için fazla bir çaba da göstermezler. Belki “pasif mücadele içindedirler” denilebilir. Ancak, her iki romanın sonunda bunların (bi­ri olaylara teslim olmak, İkincisi de intihar etmek suretiyle) yenildikleri görülür. Aylak Adam C’nin bitişini gösteren son metinde yazar bunu anlatmaktadır.

“Birden sol şakağındaki ağn yeniden başladı. Yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma ve alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini ko­yuverdi. Şimdi ona istediklerini yapabilirlerdi… Konuşmak lüzumsuzdu.. Biliyor­du; anlamazlardı.”

Zebercet’le, yine Aylak Adam C ile, onları romanlaştıran Yusuf Atılgan’ın ha­yat ve mizâcı arasında yakınlıklar var mıdır? Özellikle yazarın İstanbul’daki üni­versite yılları ile C’nin avare hayatı; Hacırahmanlı köyündeki kapalı ve yalnız günleri ile de Cevahir’in bir kasabadaki otele sıkışmış yaşayışı arasında benzer­likler bulunabilir mi?

Burada romancının iki kahramanına benzeyişini kendi ağzından iki delil ile göstereceğiz. Atılgan, “Zebercet”i anlatan bir konuşmasında (Nokta, 8 Kasım 1990)

“Zebercet’in kişiliğine, gerçek Zebercet’ten başka, ayrıca kendimden çok şey­ler… Derinlemesine yaşadığım bir bunalım döneminin kimi özelliklerini de yük­lediğimi ekleyebilirim.” diyor.

Aşağıya Aylak Adam romanının 31. sayfasından dört paragraf alacağım. Yaza- nn C ile benzeşmekten de öte nasıl aynileştiği bu paragraflarda görülecektir. İş yapmayı düşünen Aylak Adam, kendisini avutacağını bilmekle beraber, herkesin, her gün yaptığı biteviye, otomatça işlerden de nefret etmektedir. Ancak “yaratıcı ve orijinal” bir iş yapmaya karar verdiği zaman rahatlamaktadır. “Yaratıcı güç iş” derken “yazmayı” kastetmektedir. Yazı yazarken C’nin bir sıtma halinde gibi sü­rekli çalışması, yazma tarzı, üslûp ve kelimeler üzerinde düşünceleri, “Cümle üze­rinde saatlerce durması, düşünceleri seçmek sorumluluğu, kelimeleri yetersiz bulması” tıpatıp Atılgan’ın fikirleridir. Yazarlığı, taşanları ve hevesleriyle de Atıl­gan “Aylak Adam”ın kendisidir.

“Duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü. Yalık çalar gibi uzanan du­daklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. Böylesi gerekti ona. Ama resim yapamazdı. Olsun! Yazacaktı. O gece yatar yatmaz uyudu.

Artık sabahları geç kalkıyordu. Mutfakta bir şeyler yeyip su içmek, ayak yoluna gitmek gibi zorunlu aralıklar da olmasa hava kararıncaya değin hiç kalkmıyacağı masajım başına geçerdi. Saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o ev­den çıkar yakın lokantalardan birinde yemek yerdi. İlk günler yemeği yer yemez dönüyor, gece yarısına dek çalışıyordu. Güçtü ama yılmıyordu. Bir cümle üstün­de saatlerce durmak vardı; kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. Kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu. Bazı günler sigara içtiğini küllüğün doluşundan anlardı. Acaba onun da alnı kırışıyor muydu?

Uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. Çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. Alışmayı anlı­yordu. İşte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. Boyuna: “Karın­calar bilmeden severler.” diyordu. Öte yanma dönüyor, kurtulamıyordu. “Uyu­mam gerek. ” diye düşündükçe kafası sanki! “Olmaz!” diyordu, “Karıncalar bilme­den severler.”

Bundan kurtulabilmek için geceleri yazmadı. Yemeklerden sonra tiyatroya si­nemaya gitti; sokaklarda dolaştı. Nereye gitse hikâyesi onunla olurdu; ama dışa­rının etkisi de vardı. Arada unuttuğu oluyordu. Artık geceleri uyuyabiliyordu.

(Aylak Adam, 1959, s. 31)

Anayurt Oteli

Anayurt Oteli’ni, başka deyişle Zebercet’i anlatabilmek için romanın genişçe bir özetini vereceğiz. Çünkü Zebercet tipinin ayrıntılı tahlili, daha çok bu olayla­rın içindedir. Diğer kişiler ve çevre de zaten Zebercet’in etrafında dönmektedir.

Yalnız, Prof. Dr. Cengiz Güleç’in, (Varlık sayı: 1013’te çıkan) güçlü bir tahlili­ni baştan okumak, bu kişiyi daha iyi tanımamızı sağlayabilir :

“İşin başında belirtmeliyim M bu yazı bir edebiyat eserinin değerlendirilme­sinden çok, sıra dışı, hatta normal dışı olarak görülebilecek bir roman kahrama­nının psikanalitik yönden çözümlemesini denemek niteliğinde olacaktır.

Zebercet, psikiyatrik teşhisler açısından bakıldığında tam bir şizoid kişilik ya­pısı göstermektedir.

Alabildiğine içine dönük, toplumsal ilişkileri soğuk ve mesafeli, karşısındaki­lere güvensiz, kuşkucu ve ürkek bir insan. Küçük bir otel neredeyse tüm duygu­sal evrenini doldurmaya yetmektedir. Doğup büyüdüğü kasabada çalıştığı otelin bulunduğu sokaktan bir adım öteye hemen hiç geçmemiş ve tüm gününü otelin içinde geçirmekten hiç yakınmayan sessiz, biraz ‘garip’ bir insan. Fizik yapısı da ruhsal yapısı ile uyumludur. Dar omuzlu, zayıf ve çelimsiz. Kimsenin iç dünyası­nı merak etmeyen ve onlarla duygusal hiçbir alışverişe girmeyen bu sessiz ve içi­ne kapanık insan, dışardan bakıldığında dayanılması zor gibi görünen bir ruhsal denge ve uyumla yaşamını sürdürmektedir.

Şizoid insanlar bilindiği gibi insanlara duygusal açıdan yaklaşmaktan ve on­lara bağlanmaktan müthiş korkarlar. Terk edilmeye ve reddedilmeye aşırı duyarlıdırlar.

Gerçek ya da hayalî red ve terk deneyimleri normal insanlardan çok daha de­rin bir biçimde bu insanların benliklerini yaralar. Erken çocukluk dönemlerin­den beri bu konuda zedelenmiş olan şizoidler bir bakıma doğal bir savunma me­kanizması geliştirerek kendilerini ruhsal/duygusal yönden muhtemel örselenmelere karşı korumak için yakın ilişkilerden uzak tutarlar. Alabildiğine sosyal bir tecrit içine kendilerini sanki hapsetmiş gibi bir havaları vardır. Dışa dönük insan­lar için bir kâbus görünümündeki bu tek düze yaşam biçimi onları hiç de rahat­sız etmez. İnsanî ilişkilerden uzak kalabildikleri ölçüde belirli bir işde oldukça başarılı da olabilirler. “

Sahibi olduğu bir otelin içine ve işlerine, kendisini âdeta hapsetmiş bulunan Zebercet dışarı ile kesik olan ilişkilerini, gelip giden kadın erkek müşterilerle gi­dermeye çalışmaktadır. “Cinsel” hislerinin tatminini ise bir gün otele getirilen kimsesiz hizmetçi (ortalıkçı) kadında aramaktadır. Ne var ki, hizmetçi ile ilişkisi tek yanlıdır. Uykusu çok ağır olan o kadına, geceleri, o uyanmadan yaklaşmakta­dır. Ancak bu tek yanlı münasebet, Zebercet’i tatmin edeceğine, daha fazla acık­tırmakta ve sıkmaktadır. Çünkü onun istediği, (Aylak Adam’ın C’si gibi) bir kadın tarafından sevilmektir. Kendisini seven kadını buluncaya kadar huzur duyamaya­caktır.

Zebercet, bu seven kadını gerçi bulamaz, fakat onu, hayalinde bir ümit olarak şekillendirir. Ümidinin kaynağı bir gece, Anayurt Oteli’ne “Gecikmeli Ankara tre­niyle gelen esrarlı bir kadındır.” Bir gece kaldıktan sonra hemen ayrılan bu ka­dında “sevdiğini” ve kendisini seven eşi bulduğunu zanneden Zebercet onun bir gün döneceği ümidi ile, yeniden hayata bağlanır. Dış âlemle, berberle, terzi ile, herkesi yadırgatan yakınlıklar alışverişler kurar, Lokantalara gider; “birkaç ka­deh atar” kahvelerde sohbetler eder, hatta (sonunda rahatsız olduğu) bir horoz döğüşü seyreder.

Ortalıkçı kadınla da artık tek yanlı sevişme istememekte, onu gece uykusun­da sarsarak “uyan artık kız” diye bağırmaktadır. Ancak ne yaparsa yapsın onu uyartıp karşılıklı sevişmeği başaramayınca öfkelenip çileden çıkmaktadır.

İlgisizlik ve soğukluktan kaçmaya çalışan Zebercet, Ankaralı kadının hayaliy­le sevişmek için, onun yattığı odada unuttuğu havlu ile kuşanıp sarınarak cinsî münasebetlere kalkışır. Fakat bu hayal ona yetmez, “gece treniyle gelen” kadının bir gün kendisine geleceğini umar ve karasevdasına onun derman olacağını ümit etmek, onu delice hayallere, sonra hatta cinayetlere sürükler. Şöyle ki:

Bir gece sarhoş gelen Zebercet, ortalıkçı kadının yanma yine uzanır. Karşılık­lı sevişmek için, ne yaparsa yapsın, onu uyartamaz. Bunun üzerine isteksiz, son­ra “iktidarsız” bir duruma düşer. “İktidarsızlık” dolayısıyla kendine güvensizlik hissi onu çileden çıkarır. Öyle ki:

Öte yandan çeşit çeşit cinsî arzular, hayaller, tutkunluklar ile âşık olarak bek­lediği esrarlı kadın’ın yerine, onun bıraktığı havluyu almaya gelen kaba saba adamlarla karşılaşır. Zebercet, sevgi beklediği kadının, öylesine bir melek değil de, bir köy ağasının metresi olduğunu onlardan öğrenir. Nitekim, kapatmasının havlusunu almak üzre onları ağa göndermiştir. Zebercet, koca hayallerle dolu aş­kının bir simgesi olan o havluyu vermek istemeyince, dayak yer. Kahramanımız öldürücü hayal kırıklığı yüzünden çöküverir.

Ufak tefek, çelimsiz ve gösterişsiz Zebercet, daha önce de gururunu yıkan ve kendisini başkalarından tiksindiren birçok hayal kırıklığı görmüş, korkunç aşa­ğılık duygularına itilmiştir:

Zebercet, yedi aylık doğmuştur. Bebek çok ufak olduğu için ebesi: “Bunu pa­muğa sarıp, inci kutusuna yatırmak lâzım, adını Zebercet koyun” demiştir. Zeber­cet daha çok kız ismi olabilir. Yine ona yetişme çağlarında dahi erkekten ziyade kız çocuğu muamelesi edilmiştir. Kadınlar, onun yanında teklifsiz konuşmuşlar, yani erkekten saymamışlardır.

Ankaralı kızın darbesi olan bu son “aldatılış”, umut çökmesi ile onu kesin is­yana sürüklemiş, canından bezdirmiş ve artık yaşamamaya karar vermiştir. Ken­disini intihara götüren bu kararı ise ağır ağır ve tam soğukkanlılıkla uygulamaya başlamıştır.

Önce oteli herkese kapatır. Kapandığı kararını levha yapıp kapıya asar. Ol­dum olası sığınağı olan bu otelde, karanlık, ağrılı, sancılı günler geçirir; yemeden içmeden kesilir. Artık tek çare ölümdür. Çünkü kendisinden, etrafından, insan­lardan tiksinmektedir. “Hayatın saçmalığı” kafasına dank etmiştir. Camus’nun, Kafka’nın, Sartre’inkileri andıran, ölümle ilgili bazı düşünceler de onu bunaltır. O sırada, dayısı Faruk Bey’in de karasevda yüzünden intihar ettiğini öğrenince, olağan bir hal olan intihar, Zebercet için olağanlaşmış, sadece uygulanışı kalmış­tır. Nitekim tavandan sarkan ipin ucunu ilmikleyerek boynuna geçiriverir…

Zebercet’in Hayatından Sahneler

Aşağıdaki metinde, Zebercet’in, birbiriyle sevişen çiftin, kocasına “nasıl şeni­nim” diyen kadınına imrenmesi… Oteldeki hayatı “Ankara treniyle gelen kadını”

düşünüşleri anlatılmaktadır. Ayrıca yazar, Zebercet’in geçmişine göndermeler ya­parak, onu “komplekse” düşüren sebepleri, olaylar içinde göstermektedir.

“- Teşekkür ederiz.

Giderlerken arkalarından baktı. Dün gece ‘Nasıl şeninim’ demişti kadın. Yer­yüzünde erkeğiyle böyle konuşan başka kadınlar da vardı elbet. Sigara paketini almak için elini sağ cebine soktu yanlışlıkla.

Emekli Subay’dan başka herkes gittikten sonra, salonda gezinirken gazeteci geldi. Masasına gidip çekmeceden fişleri çıkardı, adama verdi. Böylece perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının o odada yattığı belgelenmeden kaldı. Kaç gündür kafa yorması boşunaydı; aslında her kadın adı onun adı olabi­lirdi; ama bunu kendisinin söylemesi gerekti. Üç güne değin gelecek, adını söyle­yecekti. Koltuğa oturdu. Gazeteye uzanırken durdu; çekmeceyi çekip paralan al­dı; kasayı açtı. Üst bölmedeki bakır kapta bir tek lira kalmıştı; bunu aşağıdakine aktarıp kapların yerini değiştirdi. Elindeki paralardan on beş lira ayırıp arka ce­bine koydu; ötekileri otelin zarfına yerleştirdi; kasayı kapadı. Yukarıdan ayak ses­leri geliyordu. Ortalıkçı kadın merdiven dönemecinde, avluya bakan pencerenin önünde durdu. Yüzü görünmüyordu.

–  Ne oldu ağa?

–  Yok bişey. Çok yoruldun dün; uyandırmadım. Odaları topla; 6 numaranın çar­şaflanın değiştir.

Kadın indi; sandık odasından çarşaf alıp çıktı. Önünden geçerken duraksadı; baktı. Merdivene doğru yürüdü. Farkındaydı belki; hiç değilse yastığın altında du­ran mendilden.

Öğleden sonra salonda, yerlerinde oturmuş gazete okurlarken (onun okuduğu yoktu pek; bir başlık, anlamadan birkaç satır… Bir perde gibiydi gazete) kapı açıl­dı. Baktılar. Bavulları almaya gelen adamdı. Askıdan anahtarı alıp yukarıya çıkar­dı adamı. Oda aydınlıktı; sırma püsküllü vişneçürüğü perde açıktı. O açmamıştı giderken; ışığı söndürmeyi unutmuştu. ‘Kurşun gibiymiş bunlar’ dedi adam. Aşa­ğıya indiler. Dış kapıyı açtı adama; dönüp koltuğuna oturdu, gazeteyi aldı. Kadın on sekiz kırkla gelirse Emekli Subay dışarda olacaktı; ama daha önce de gelebi­lirdi: beş-altı yıldır dolmuşlar işliyormuş o köye. Büyük ova köylerinden biri, ya­kın. Babasının sağlığında, on beş yaşındayken bir yaz günü gitmişti bikere. Ömer çağırmıştı. ‘Kara Mustafaların evi dersin.’ O da geçmiştir o çeşmeli alandan: kah­velerin önünde oturanlar bakmıştır. Uzun bir bağda kokulu üzümler yediler, Kumçay’da balık tuttulardı. Geçitte mandalar yatıyordu; üstlerine basa basa koşmuştu Ömer, hayvanlar kıpırdamıyordu. Ayakkapları, pantolonu elinde uzaktan dolaşmıştı o; Ömer’le sığırtmaç güldülerdi. Savaş’ın son yılıydı, ekmek kıttı. Av­lunun ucundaki fırından yeni çıkmış bir somun ev ekmeği sarıp verdilerdi akşa­müstü dönerken. On sekiz kırk mıydı gene? Emekli Subay’a baktı; gazete yüzüne yakındı. Tedirginliğinin bir nedeni de belki adamın eski bir subay oluşuydu. ‘Ahmet oğlu Zebercet.’ ‘Buyur komutanım.’ ‘Bağırma be, sağır mıyız.’Bölükte altı ay kaldıktan sonra yüzbaşı emireri almıştı. Askerlikten önce ne iş yaptıklarını sor­muştu bir gün. Otelde çalışmış biri daha vardı ama nedense onu ayırmıştı yüzba­şı. Büyücek bir evdi; kapı yanında bir odada yatardı. Sabahtan öğleye değin bir or­talıkçı kadın gibi… Yüzbaşı’nın karısıyla oldukça geçkin baldızı onu umursama­dan konuşurlardı yanında. Ayda bir hamama giderlerken bohçayı taşır, karşıki kahvede oturup çıkmalarını beklerdi. Kahveciyle çırak takılırlardı. ‘Hanımlara dört demli çay.’ ‘ Sen mi götüreceksin içeri?’ ‘Nerde o günler; kapıdaki kart keş­kek bırakır mı hiç’ ‘Şuna bak be, par par yanıyor yüzü. Geceye…İki küçük oğlanı da götürürlerdi yanlarında. Küçüğün dili dönmez “Gebecet abi” derdi. Emireri ol­duğunu babasına bildirmedi. Bölükte mektupları açtıkları için bir arkadaşının ev adresini verdiğini yazdı. Çoğu bir örnek mektuplardı. Para isterdi sık sık: Tüfeği karıncalanır, matrası çalınır, kasaturası kırılırdı. Haftada bir ya da iki gün öğle sonlan geneleve giderdi. Arsaya girer, hep o seyrek dişli, yaşlıca kadın açardı pencereyi. ‘Gel kız, seninki.’ Aa, küçük askerim gelmiş. ’ Kollarından tutup içeri çekerlerdi. Kimi günler kadın yukarıda bir erkekle olurdu. Oturup beklerdi. ‘Uzat­tı seninki, enişte.’ Gülüşürlerdi. Merdivenden inip çıkanlar olurdu; hangisi bile­mezdi. Kadın inerken sözcüklere uymayan, kayıtsız bir sesle ‘Aa, küçük askerim gelmiş’ derdi.

-Bişey mi dediniz?

Toplandı.

-Hayır efendim, dedi.

Akşam yemeğini yerken ortalıkçı kadın merdivenin önünde, korkuluğa dayan­mış bekliyordu.

–  Çık yat sen, dedi.

Kadın başını eğdi; karşılık vermedi. Çabuk yiyordu. Fasulye biraz helmelenmişti.

-Dan unuyla bir yemek yapardın; gene yapsana ondan.

-Kaçamak mı? Olur.

(Anayurt Oteli, 2. bs. 1974. s. 43-46)

KAYNAK: TÜRK EDEBİYATI 5. CİLT, AHMET KABAKLI, TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI, İSTANBUL

Yusuf Atılgan kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: Hikaye ve roman yazarı (27 Haziran (nüfusta Ağustos) 1921,Manisa – Ö.9 Ekim 1989, İstanbul). Tam adı Yusuf Ziya Atılgan. Nevzat Çorum, Ziya Atılgan isimlerini de kullandı. İlk ve ortaöğrenimini Hacırahmanlı köyü ve Manisa’da yaptı. Parasız yatılı olarak Balı­kesir Lisesini (1939), ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Akşehir’de Maltepe Askeri Lisesinde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı (1945). 1945’te, fakülte yıllarında bazı öğrenci hareketlerine katıldığı iddiasıyla yargılandı, altı ay Sansaryan Hanında, dört ay da Tophane Cezaevinde hapis yattı. Cezaevinden çıkınca (1946) Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde uzun süre çiftçilik yaptı. Burada evlendi. Hacırahmanlı Spor Kulübünün kurucularından biridir (1950) .. 1976 yılında İstanbul’a yerleşti, önce Milliyet (daha sonra Karacan) Yayınlarında danışmanlık ve çevirmenlik yaptı, kısa bir süre de Can Yayınlarında redaktör olarak çalıştı. Kalp krizi nedeniyle Moda’daki evinde öldü. Yazmaya 1952 yılında başladı. Hikayelerinde köy ve kasaba insanlarını anlattı. Yazarlığını da uzun süre köyünde sürdürdü. Aylak Adam adlı romanı ile adını duyurdu.

1973 yılında yayınlanan ikinci romanı Anayurt Oteli, Ömer Kavur tarafından sinemaya uyarlandıktan sonra, yazarın ismini yurtdışında duyurdu.

Çocuk kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981).

Kaynak: Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ansiklopedisi, 2. Cilt, Hasan Latif SARIYÜCE, Nar yayınları, 2012