Yerleşik Grupların DİNÎ TUTUM VE DAVRANIŞLARI

Yerleşik Grupların DİNÎ TUTUM VE DAVRANIŞLARI

Yerleşik Gruplar

Göçebelikten yerleşikliğe geçiş ve yerleşik hayat da kendine has bir hayat formuna veya daha doğrusu formlarına sahip olup, böylesi- ne bir intikal ve yerleşik hayatin dinî yaşayış, tutum ve davranışlarda önemli değişim ve yankılarının bulunduğunu belirtmek gerekir. Me­selâ Zerdüşt dini, göçebelikten yerleşikliğe böylesine bir geçişin tipik izlerini yansıtmaktadır. İşte bu şekildedir ki, orada kanlı kurbanların yasaklanmış olması kayda değerdir.

Yerleşik hayat, toprak, ülke, ekim ve mahsul gibi unsurlara ağırlık vermekte, bütün bunlar ise bu toplulukların dinî yaşayış ve davranış­larında az çok yankılanmaktadır. Bu durumu muhtelif yerleşik hayat formları ve kategorileri üzerinde gözlemek ilginç olmaktadır.

  1. Ziraatçılar ve Köylüler

Tabiatla doğrudan doğruya ve devamlı temas halinde bulunan köylü, tabiat üstü sihrî formlara öteki toplumsal çevrelere oranla da­ha duyarlıdır. Bu nedenledir ki, büyüsel unsurlar köylü dindarlığında çok önemli bir yer işgal etmektedirler. Bu yolla köylü, kendi hayat fa­aliyetleri için, esrarengiz güçlerin yardımını sağlamaya, kötülerin de fesadını bertaraf etmeye çalışmaktadır. Keza, ziraata dayalı köylü din­leri ve dindarlıklarında bolluk ve bereket tanrıları ve benzeri kutsal­lıkların önem kazanması da bu bakımdan kayda değerdir. Köylü din­darlığı her çeşit savaşçı girişimi reddetmektedir.

Bu nedenle de göçebelik ve savaşçı toplumların yerleşik hayata geçişlerinde bu iki form arasındaki telâkkilerin onların dinî yaşayışla­rında da yansımasını görmek konumuz bakımından ilginç olmaktadır. Zerdüşt dönemi İran dini bu tür bir çatışmayı bize tipik bir biçimde sunuyor. Egemen sınıflar olan soyluların savaşçı dindarlığına karşı ye­ni din toprağı ekip biçmeyi ve çalışmayı kutsallaştırıyor. Bu şekilde, bu dindarlık türü içerisinde kutsallıkların da köylü ve ziraata dayalı hayat telâkkisine göre şekil değiştirmesi kayda değerdir.

Eski İsrail’de, yerleşik hayata geçişle birlikte, dinî yaşayışta, tutum ve davranışlarda gözlenen değişime bu çerçevede önemle işaret etmek gerekir. Toplum toprağa yerleşince, ülke kavramı önem arz etmekte, bu değişime paralel olarak Tanrı kavramı da yeniden şekillenmek süreriyle tüm ülkenin ve milletin ilahı halini alıyor. Bundan böyle zi­raat bayramları dinî bir önem kesbederek toplum hayatındaki yerle­rini almaktadırlar. Zerdüştlük’te ineğe atfedilen kutsallık, eski İran toplumunda göçebelikten yerleşik hayata ve ekonomiye geçişin yan­kısı olmak bakımından kayda değer bir örneği bize sunmaktadır.

  1. Şehirliler

Site ve orada yaşayan burjuvazi de kendine has bir dindarlık ge­liştirmiştir. Eski Yunan dini belli bir dönemde bu durumun tipik bir örneğini bize sunmaktadır. Site devletinin düzeni, vatandaşın devletin tanrılarına itaati anlayışı üzerine temellenmiş bulunmaktaydı. Böyle- sine bir anlayışın tipik bir formülasyon ve anlatımını Solon’d a bulmak mümkün olmaktadır. Orta Çağın Hıristiyan Kilise Medeniyeti de bu tür bir site ve burjuvazi dindarlığının tipik bir örneği olarak karşımı­za çıkmaktadır. Onun ahlâkî idealleri, pratik akılcılık, ılımlılık ve ata­erkil bir itaat gibi karakteristik eğilimlere cevap verecek bir burjuva dindarlığı esasına göre formüle edilmiş bulunmaktaydı. Zaten Hıris­tiyanlık, büyük ölçüde, gezginci zanaatkârlarm dini olarak başlamış ve sonuçta burjuva topluluğunun kilise dindarlığı şeklinde kurumla­şıp gelenekleşmiştir.

  1. Tacirler

Tüccarların faaliyetleri daha çok bu dünya işleriyle ilgili olmakla birlikte, genellikle onlar dinî konuda tersine tutum göstermişler ve en dindar çevrelerden olarak dikkati çekmişlerdir.

  1. Aydınlar ve Kitabî Yahut Entelektüel Dindarlık

Entelektüel tabakanın dinî tutumları ise oldukça çeşitli olmuştur. Bu tabakanın rahipler ve din adamları tarafından teşkil edildiği dö­nemde ilimle din iç içe ve sıkı münasebet halinde görülmüştür. Buna karşılık zamanla ortaya çıkan ayrımlaşmaya paralel olarak bu müna­sebetlerin müsamaha, ilgisizlik veya tecavüz şekillerinde tezahür eden istikametlere yöneldiğine şahit olunmuştur. Alimler sınıfının dinî tu­tum ve davranışlar üzerindeki etkilerini Yahudilik, Parsilik, Brahman­lık, Mani dini ve Konfüçyanizm’de görmek mümkündür. Özellikle Konfüçyanizm, her şeyden önce, zengin ve kültürlü sınıfların dini ola­rak karşımıza çıkmakta olup, onun ahlâkı Çin törelerinin ana formu­nun belirlemiştir.

  1. İşçiler

Alt tabakalar ve özellikle işçiler şimdiye kadar kendilerine mahsus bir dindarlık tarzı gösterememişlerdir. Nitekim modern proleterya di­ne karşı ilgisiz tutumu ile karakterize olmuş bulunmaktadır. Yine de, kurtuluş dini ve dindarlığı, alt tabakalar için temel bir ideali oluştur­muştur. Nitekim Weber, meselâ Hindistan’da, alt tabakaların, bir kur­tarıcının sakramantel dindarlığı ile yükselme idealine yöneldiklerine işaret ediyor.

  1. Halk ve Popüler Dindarlık

Hemen bütün büyük dinlerde resmî ve kitabî dindarlık ile halk dindarlığının kayda değer çizgilerle birbirinden ayrılmakta oluşuna önemle işaret etmeliyiz. Bu çerçevede, “halk dindarlığı” veya “popü­ler dindarlık” terimi “resmî” (ofisiyel) veya “kitabî” yahut “entelektü­el dindarlık” biçimlerine göre daima özel bir formu teşkil etmiştir. Ni­tekim İslâmiyet’te “avam” ve “havas” dindarlıkları arasında gözetilen ayırım bu durumun tipik bir göstergesi olmaktadır. Halk dindarlığı içerisinde yer verdiği büyüsel, mistik ve mitolojik unsurlar ve vurgu­larla, kutsal metinlere yahut nass’lara yad onların falan ya da filan bi­çim kabul görmüş ve kurumlaşmış bir yorumuna sıkı bir bağlılık esa­sına dayalı kitabî yahut resmî dindarlıktan ayrılmaktadır.

  1. Asillerin Dindarlığı

Askerî kast prensip olarak dine karşı olumsuz bir tutuma sahip olup; günah, kurtuluş ve alçak gönüllülük gibi kavramlara yabancıdır. Zadegân sınıfı ise, kendine mahsus karakteristik özelikleri tipik bir bi­çimde dindarlığına yansıtmaktadır. Asillerin dinlerinde tanrılar asil kahramanlardır ve soylu savaşçıların ideallerini yansıtırlar. Vikingler döneminin Cermen dini, asillerin ideallilerine göre şekillenmiş bir din­darlığın tipik bir timsalini bize sunmaktadır. Öyle ki, orada, ölümden sonraki hayat telâkisi bile, asiller için saraylarda devam eden bir ölüler imparatorluğu tasavvuruna dönüşmüş bulunmaktadır. Eski Yunan dini, özellikle de Homeros destanlarında sunulduğu şekil altında, asillere ait dinî tutum ve tasavvurların karakteristik bir örneğini bize sunmaktadır. Orada asillerle tanrılar özdeşleşmekte ve bu şekil altında onlar halktan ayrılmaktadırlar. Asalete ait dindarlığın en tipik bir unsurunu “atalar kültü” oluşturmaktadır. Eski Yunan, Türk ve Japon dinleri bu unsuru güçlü bir biçimde bünyelerinde bulundurmaktadırlar.

Öte yandan, esnaflık, ticaret, ziraat, göçebelik, muhariplik, köle­lik, işçilik veya entelektüel tabakalara mensubiyetin özellikle politeist din gruplarının dinî hayatlarında bariz etkilerinin bulunduğu anlaşıl­maktadır. Nitekim bu tür dinlerde her meslek grubunun bir tanrısının bulunması ve meselâ çiftçilikle uğraşan kavimlerde toprak, verimlilik ve bereket tanrılarının (Hititlerde Telipinus, Frigyahlarda Attis, vs. gi­bi bolluk ve bereket tanrıları) önem kazanmaları vakıası da bunu gös­termektedir. Aynı şekilde muharipler sınıfının hakim olduğu politeist toplumlar da savaş, çarpışma ve zafer tanrıları önem kazanmaktadır. Meselâ savaşçı bir kavim olan Meksika’nın Azteklerinde en mühim ulûhiyet savaş tanrısı Huitzilopochtli’dur. Azteklerde savaşçılar sınıfı­nın heyecanlı ve kavgacı karakteri Meksika mitolojileri ve ayinlerini de etkilemiştir. Nitekim, bunların dinlerinde çok sayıda insan kurba­nına yer verilmesi bundandır. Mithra kültü, savaşçı çevrelerin dinî te­lakkilerinin tipik bir örneğini bize sunmaktadır. Zaten Mithra kültü, bu şekli altındadır ki, Romalı askerlerin dini olmayı da başarmıştır. Hinduizmde ineğe atfedilen kutsiyetle, bu hayvanın Hint toplumu- nun sosyo-ekonomik hayatında oynadığı rol arasında yakın münase­betin bulunduğu kuşkusuzdur. Japonya’da Budist ilâhiyat, ibadet ve teşkilat Samurailer denilen Japon şövalyelerinin etkisi altmda yeni bir şerhe maruz kalmış ve Budizm’in Hindistan’daki dünya hayatından kaçan anlayışı yerini şövalyevari bir karaktere bırakarak Zen Bu­dizm’i haline dönüşmüştür.

Genellikle, pek çok dinlerde zengin sınıfların gösterişli dinî ayin­ler düzenlemek eğilimine karşılık, fakir sınıfların dinî ayinlerinde sa­delik göze çarpmaktadır. Ancak, her iki durumun da istisnaları mev­cuttur. Zamanla pek çok dinlerde yerleşmiş, gelenekleşmiş ve mües­seseleşmiş dine yeni bir şekil vermek ve onu yeniden teşkilatlandır­mak için cereyanlar ortaya çıkmaktadır. Çoğu zaman bu tip cereyan­ların belli sosyal çevrelerden geldikleri dikkati çekmektedir. Meselâ Hıristiyanlıktaki Hümanizma ve Ünitarizm hareketleri, Yahudilikteki Karaizm, Budizm’in Mahayana kolunda ortaya çıkan hareketler hep ilim dünyasından geldiklerini öne süren rasyonalistlerin müesses dine tepkileri olmaktadırlar. Yine aynı şekilde İslâmiyet, Hıristiyanlık, vb. pek çok dinler*de görülen “reformizm” ve “modernizm” hareketleri “münevver” zümresi tarafından temsil olunmaktadırlar. Buna karşılık modernist eğilimlerin tam karşısında belli bir eğitim düzeyinden mah­rum ve ekonomik bakımdan alt düzeyde bulunan kişiler ve grupların temsil ettikleri dinî veya dinî-tasavvufî cereyanlar yer almaktadırlar. Bu anlamda genellikle mistik hareketler, hakim dine karşı geniş halk kitlelerinin eğilimlerine göre şekillenmiş popüler dindarlığın bir for­munu oluştura gelmişlerdir. Nitekim, mistik bir din olan Budizm, te­melinde Hindistan’da Brahman kastının dinine karşı bir tepki dindar­lığını oluşturmakla birlikte, o orada Hinduizme dayalı güçlü kast sis­temi karşısında pek bir başarı elde edememiş, ancak Hindistan’ın dı­şında böylesine sert ve gelenekleşmiş kast sisteminin olmadığı güney, doğu ve orta Asya toplumlarında az çok başarılı olmuştur. Bu çerçe­vede Budizm’i, asil ailelere mensup dilenci rahipler dini şeklinde ka- rakterize etmek mümkündür. Aristokratik eğilimi altında Budizm, Ja­ponya’da Samurai’lerin dini halini almış bulunmaktadır.