Weber (1864-1920)

Weber (1864-1920)

İnsan davranışını anlama çabasının, özel metotları gerektirdiğini düşünen Weber’e göre geçerli sosyolojik açıklamalar, anlam düzeyinde de yeterli olmalıdır. Ancak bu, sosyolojinin toplumsal olgular arasındaki nedensel ilişkileri araştırmaktan vaz­geçmesi anlamına gelmez. İnsanlık durumu öyle bir şeydir ki hiçbir bilim dalı, an­lam ya da nedenselliği ihmal ederek nispeten yeterli bir açıklama yapamaz. Bun­dan dolayıdır ki sosyoloji, insanların kendi davranışlarına atfettikleri öznel anlam ile bu davranışların nesnel sebep ve sonuçlarını eşit bir şekilde kavramaya çalışan bir bilim olmalıdır. Yani, bir bilim dalı olarak sosyoloji, açıklamalarını anlam ve ne­densellik düzeylerinde ortaya koymalıdır. Toplumsal dünya, esas olarak özneler arası bir dünyadır. Ancak bu, insanlar arasındaki ilişkilerin hiçbir zaman nesnel so­nuçları olmayacağı anlamına gelmez (Zeitlin, 1991: 302-303). Böylece Weber, ne­densel analiz üzerindeki pozitivist vurgusuyla hermenötik anlama kavramını sen- tezlemeye çalışır.

Weber’in hukuk analizi, karşılaştırmalı sosyolojiye, çok sebepli ve çoğulcu açıkla­malara olan ilgisini yansıtır. Weber’in hukuka yaklaşımının ağırlıklı olarak pozitivist nitelik­te olduğu söylenebilir (Anleu, 2000: 21). We- ber, pozitif hukuk ile insan eliyle yaratılma­yan, ahlak kurallarını da içeren doğal hukuk arasında ayrım yaparak, sosyolojinin sadece pozitif hukuk ile ilgilenmesi gerektiğini ifade eder. Ancak bu, Weber’in yorumsayıcı bir an­lama çabasından tamamen vazgeçtiği ve do­ğal hukuku inceleme dışı bıraktığı anlamına gelmez. Eğer doğal hukuk ilkeleri, özgül top­lum koşullarında insan davranışına anlamlı birer rehber olarak hizmet edebiliyorsa sos­yolojik incelemenin konusu olmalıdır (Fre- und, 1968: 251).

 

Weber her zaman, hukuksal gelişme ile ekonomi tarihi arasındaki karmaşık iliş­ki ile yakından ilgilendi. Bu yaklaşımıyla, hem idealist hukuk teorisinden hem de ekonomik determinizm anlayışından farklı bir yerde durur. Hukuksal formların ekonomik ve toplumsal faktörler tarafından nasıl belirlendiğini ve onları nasıl şe­killendirdiğini göstermeye çalışır (Anle, 2000: 21). Weber’in teorisinde hukuk, eko­nomi, bilim ve siyaset, birbirleriyle karşılıklı ilişkileriyle ve bağımlı pozisyonlarıyla ele alınır. Hiçbirinin, diğerine önceliği söz konusu değildir.

 

Modern dünyanın rasyonelleşme süreciyle karakterize olduğunu ve bunun önemli bir gelişmeye işaret ettiğini düşünen Weber, söz konusu süreçte, hukukun da bilim, eğitim, müzik, sanat, siyaset, din, tıp ve spor gibi, rasyonel örgütler tara­fından yaratılan ve uygulanan bir niteliğe büründüğünü ileri sürer. Bu süreçte, for­mel yazılı hukuk kuralları, yazılı olmayan geleneksel kuralların yerini alır.

Weber’e göre, hukukun rasyonelleşmesi, tarihsel süreçte belli aşamalardan ge­çilerek mümkün olmuştur. İlkel toplumlardaki hukuk, ilahi bir görünümde olup büyücü, falcı ve dinî kimlikli kimselerden ve onların karizmasından kaynaklanı­yordu. Toplumsal hayat üzerinde güçlü etkiye sahip karizmatik şahsiyetler, huku­ku da ifade ediyordu. Bu hukuk, keyfilik yanı ağır basın karizmatik bir nitelik ta­şıyordu. Yani, hukuku yaratan otoriteler, kendi arzularına göre yorumlar geliştirip keyfi düzenlemelere ve uygulamalara gidebiliyordu. Zamanla, bu hukuk yaratıcı­ları, ortaya çıkan toplumsal tepkileri yumuşatmak, toplumdaki gelenekleri ve gö­renekleri daha iyi bir şekilde kavrayabilmek için, kendilerine danışmanlar buldu­lar ve böylece hukukun rasyonalizasyonuna yönelik ilk adımı attılar. Bu, doğrudan hukukla ilgili kimselerin ampirik yollarda hukuku bulması ve yaratması anlamına geliyordu. Bir sonraki aşamada yöneticiler, ekonomik, toplumsal ve etik dengeyi sağlamak bakımından rasyonelleşme doğrultusunda bir adım daha atarak uzman kişileri ve grupları devreye soktular. Son aşamada hukuk, uzmanlar aracılığıyla gerçekleştirilen ve belirli bir sistematiğe sahip kurallar biçiminde görünüm kazan­dı. Bu aşamada, bir yandan hukuk kuralları sistemleştirilirken diğer yandan yargı işlevi, hukuk mesleği esaslarına göre yerine getirilmeye başlandı. Hukukun, gide­rek mantıki akılcılığa ve sistemleşmeye doğru bir gelişme süreci yaşadığını ileri sü­ren Weber, her toplumun söz konusu aşamaların hepsinden geçtiğini ve aynı sıra­yı izlediğini söylemez; hukukun rasyonelleşme veya aklileşme sürecinin, farklı yer­lerde farkı nitelik ve ölçülerde yaşanabileceğini kabul eder (San, 1971: 56; Öktem, 1994: 382).

Weber’in teorisinde insan eylemleri; geleneksel eylemler, duygusal eylemler, değer yönelimli rasyonel eylemler ve amaca yönelik rasyonel eylemler olarak sı­nıflandırılır. Geleneksel eylemler, toplumdaki mevcut geleneklere göre basit bir tarzda, her zaman aynı şekilde icra edilen davranışları ifade eder. Duygusal eylem­ler, esas olarak duygular tarafından belirlenen eylemlere gönderme yapar. Değer yönelimli rasyonel eylemler, din, etik veya estetik gibi değer sistemlerine yönelik ve bu değerler temelinde şekillenen davranışları anlatırken; amaca yönelik rasyo­nel eylemler ise pratik amaçlara yönelik olup rasyonel tercihler tarafından belirle­nen davranışları ifade eder (Anleu, 2000: 22).

Modern kapitalizm, amaçsal rasyonel davranışın prototipini oluşturur. Modern kapitalizm, kâr elde etme ve belli amaçlara ulaşmak için gerekli araçların rasyo­nel seçimine dayanır. Böylece Weber, ekonomik hayattaki rasyonalite ile hukuk­sal düşüncedeki rasyonalite arasında açık bir bağ kurar. Hukuksal düşünceye iliş­kin kategoriler, açık bir şekilde ekonomik davranış kategorilerine paralel şekilde tasarlanır. Hukuksal düşüncenin mantıki-formel rasyonalitesi, ekonomik davranı­şın amaçsal rasyanolitesinin karşılığını oluşturur (Anleu, 2000: 22). Kısaca, We- ber’in teorisinde modern hukukun oluşumu ve gelişimi ile kapitalizm arasında ya­kın bir ilişki vardır.

Kapitalizm, yüksek ölçüde öngörülebilir ve hesaplanabilir bir normatif düzen gerektirir. Tarihsel süreçte ortaya çıkan hukuk tiplerinden sadece modern rasyonel hukuk veya formel rasyonaliteye sahip hukuk, ihtiyaç duyulan öngörülebilirliği ve hesaplanabilirliği sağlayabilir. Hukuk kurallarına ve kanunlara karşı gösterilen güç­lü bağlılık, düzenli ve öngörülebilir bir ortam sağlayarak kapitalizmin gelişmesini destekler. Serbest piyasa şartlarında kâr güdüsüyle özel mülkiyet temelinde faali­yette bulunan kapitalist girişimciler, başta mülkiyet hakkı, miras hakkı ve sözleşme özgürlüğü olmak üzere birçok temel hak ve özgürlüğün genellik, süreklilik, nesnel­lik ve belirlilik niteliklerine sahip hukuksal düzenlemelerle güvence altına alınma­sına ihtiyaç duyarlar. Yani, ekonomik ve ticari etkinliklerini öngörülebilir, hesapla­nabilir bir ortam içinde sürdürmek isterler. Böyle bir ihtiyaca yanıt verecek kurum ise hiç kuşkusuz, formel, yazılı ve sistematik nitelikteki modern hukuk olacaktır.

Weber, kapitalist üretim tarzının Batı Avrupada ortaya çıkıp gelişmesiyle ya­kından ilgilenir ve Avrupa hukuk sisteminin farklı bir karaktere sahip olduğunu belirtir. Bu hukuk sisteminde hukuk, siyasal faaliyetin diğer yanlarından ayrılmış­tır. Uzmanlaşmış profesyonel hukukçular grubu vardır. Hukuk kuralları, bilinçli bir şekilde belirlenir. Yasa koyma süreci, dinsel etkilerden ve diğer geleneksel değer kaynaklarından nispeten bağımsız olarak işler. Somut kararlar, evrensel kuralların uygulanmasına dayalı olup karar verme süreci, sürekli bir şekilde politik müdaha­leye konu olmaz (Trubek, 1991: 128-130). Tekrar belirtmek gerekirse, Weber’e gö­re formel-rasyonel bir hukuk sistemi, rasyonel kapitalizm için en uygun sistemdir. Rasyonel kapitalizm, idari altyapının oluşturulmasında, bürokrasinin şekillendiril­mesinde, ekonomik ve ticari sözleşmelerin düzenlenmesinde öngörülebilir ve is­tikrarlı bir yapıyı zorunlu kılar (Graber, 1985: 97).

Weber’in teorisi hakkında daha kapsamlı bilgi edinmek üzere Weber’in “Toplumsal ve K i T A P 1 Ekonomik Örgütlenme Kuramı” (2011) adlı kitabına başvurunuz.

Weber, ekonomi ile hukuk arasında olduğu gibi, siyasal ve hukuksal yapılar arasında da karşılıklı ilişkiler bulunduğunu düşünür. Bu çerçevede, hukuksal dü­şünce tipleri ile egemenlik tipleri arasında yakın bir bağlantı kurar. Hukuk yarat­ma sürecinin, karizmatik egemenlik, geleneksel egemenlik ve yasal rasyonel ege­menlik tipleriyle bağlantılı olarak geliştiğini düşünür. Bu bağlamda, karizmatik hu­kuk, geleneksel hukuk ve formel yasal rasyonel hukuk ayrımı yapar (Ritzer, 1988: 130). Karizmatik hukukun oluşumunda olağanüstü kişisel niteliklere sahip bulun­duklarına inanılan karizmatik şahsiyetler belirleyicidir. Geleneksel hukuk, geçmiş­ten beri süregelen örf ve âdetlere dayalıdır. Geleneksel toplum yapısında modern toplum tipine geçiş sürecinde, bir hukuk kaynağı olarak örf-âdet veya geleneğin önemi azalır ve bunun yerini parlamento ve modern bürokrasi almaya başlar. We- ber, hukuku, kültürel bir normlar sisteminden daha yapılaşmış bir formel kurallar

sistemine doğru evrimleşen bir olgu olarak görür. Bu süreçte modern rasyonel hu­kuk, önceden çerçevesi çizilmiş karar alma prosedürlerine tam bir bağlılığa daya­nır. Buna uygun olarak yürürlüğe konan hukuk kuralları, meşru kabul edilir. Mo­dern devletin meşruiyeti de onun hukuksal egemenlik formunun mevcut prose­dürler takip edilerek inşa edilmiş olduğu inancı üzerinde temellendirilir (Turner, 1992: 192). Weber’e göre, modern bürokratik devlet yapısında rasyonel-yasal oto­rite, hukukun tarafsız otoritesinin sayesinde kişisel otoritenin yerini alır. Yasama eliyle kural koyma ve yargısal yolla karar üretme süreçleri birbirlerinden ayrılır (Munch, 1994: 193). Modern devlet, rasyonel bir bürokrasiye, rasyonel bir anaya­saya, rasyonel hukuk kurallarına ve yasalarına sahip bir devlettir. Hukuk, insan eliyle bilinçli bir şekilde konmuş soyut kurallar bütünüdür. Kanunlar, herkesin bunlara uyması beklenerek çıkarılır. Bürokratlar, kişiliklerinden bağımsız bir düze­nin kurallarına göre hareket eden kimselerdir. Yönetilenler, vatandaş statüsünde olup kanunlara itaat eden şahıslar konumundadırlar (Mommsen, 1989: 48; San, 1971: 125).

Weber, ekonomik faktörlerin önemini kabul etmekle beraber, modern kapita­lizm ile modern hukuk sistemi arasında tek yönlü neden-sonuç ilişkisi kurmaz. Weber’in teorisinde hukuk, ekonomi ve politika, birbirleriyle ilişkilerinde hem ba­ğımlı hem de bağımsız değişken pozisyonu kazanabilir. Mars’ın ekonomik yapıya nispeten ağırlık veren yaklaşımına karşın, politik şartların ve modern bürokratik devlet yapısının önemini vurgulayan bir yaklaşım sergiler. Weber’in hukuk hak­kındaki analizi, ağırlıklı olarak Batı tecrübesine dayalı olmanın sınırlarını da taşır.